Gerçek aşk diye bir safsata almış başını gidiyor. Neymiş efendim, gerçek aşk denilen bir olgu varmış. Genellikle tek bir kişiye karşı duyulabilen hislerden oluşan bu olgu, karşındaki insanın güzelliğinden, zekasından, kültüründen ve bilimum davranış biçimlerinden bağımsız olarak yani nedensizlik üzerinden vuku buluyormuş. Ancak herhangi bir seçim, yönelim için bir nedensizlikten bahsedilebilir mi? Kendimize itiraf etmemiş olmamız ya da henüz nedenini bilmiyor olmamız ortada bir neden olmadığını gösterir mi? Hadi biz tüm bu soruları görmemezlikten gelip ortada bir neden olmadığını kabul edelim ve bir insana aşık olduğumuzu varsayalım. Aşık olduğumuz insana, aşık olduğumuzu bırakın maşuka, kendimize itiraf ettiğimiz andan itibaren, yani aşık olduğumuzu farkettiğimiz andan itibaren artık ortada aşk yoktur. Çünkü gerçek aşk söylemi, çıkarsızlığa, çıkarsızlık da nedensizliğe dayanır. Biz birine aşık olduğumuzu farkettiğimiz andan itibaren, artık araya nedenler, nasıllar, neler girmeye başlar. Bu da aşkın nedensizliğine, çıkarsızlığına vurulmuş bir darbedir. Bu durumda aşk ancak aşık olmadığımız ya da en azından bunun farkında olmadığımız zamanlarda gerçek olabilir. Peki sevme eylemi bundan ayrıksı mıdır? Tabi ki hayır, bir insana sevdiğimizi söylememiz için yalan söylememiz gerekir. Sevmek duygusu ana aittir, an itibariyle seversiniz, siz sevdiğinizi hissettiğiniz anda sevme işi geride kalmıştır, bunun dile dökülüş aşaması, artık işin sahtekarlığına girer. Bu yüzden öyle romantik ayaklara yatıp, gerçek aşktan, sevgiden bahsetmenin manası yoktur.
Ben insanların birbirlerine "sevişelim mi" diye sorabilmesinden yanayım. Yani bir insan hiç tanımadığı bir insana gidip "sevişelim mi" diyebilmeli. Ancak öyle bir noktadayız ki, değil bunu sormak, "konuşabilir miyiz" demek bile dayak sebebi olabiliyor. Bir insanın bir diğer insanla konuşmak istemesinden, sevişmek istemesinden daha insani ne olabilir? Bunun karşısında kadının vereceği olası bir "hayır" cevabı erkeğin kendisini geri çekmesi için yeterli olmalı. Ya da tam tersi bir kadının erkeğe yaklaşmasında da geçerli olmalı. Kadınların maruz kaldıkları, tacizlerin, tecavüzlerin, şiddetin tabi ki farkındayım. Ancak ortada ikiyüzlü bir tutumun olduğunun da farkındayım. Hali vakti, kültürü, karizması yerinde bir erkeğin kadına yaklaşmasında karşılaştığı tavırla, bunun tam tersi konumda bir erkeğin kadına yaklaşmasında karşılaştığı tavrın birbirine çok uzak noktalarda duruyor olması da günümüz kadınlarının ayıbıdır.
Bilimi önemseyen biriyim. Ancak bilimin putlaştırılmasına, dogmatikleştirilmesine, felsefenin alanından çıkartılmasına karşı bir duruş sergilerim. Bilimde çoğu zaman, inancı, inanışları aşağılama durumu vardır. Ne var ki bilimin kendisi de inanmaktan gelir. Öncelikle bilim insanının araştırdığı konuyu seçmesinde çevresinin etkisi vardır, toplumsal kurallar, ahlak ve normlar, bilim insanını inceleyeceği konuya yönlendirir. Bu incelemeye giriştikten sonra bazı bilimsel önkabullerde bulunur, bunlar tamamiyle önceki bilgilere inanmaktan ibarettir. Sonra üretilen bilginin, yanlışlanabilirliği test edilir, ancak bu test etme işi de önceki bilgilerin doğruluğunun kabulüne dayanır. Yani sonuç itibariyle bilim dediğimiz şey de, inançlarımızla var olur. Gözümüzün doğru gördüğüne inanmaktan başlar, mikroskopların doğru gösterdiğine inanmakla devam eder. Ortada var olan şey sadece inanmaktır.
Binlerce legal Kürt siyasisi ya da bu siyasetin içerisinde bir şekilde bulunan insanlar son zamanlarda KCK operasyonları adı altında içeriye alınıyor. Dün yine haberlerde bu gözaltılar varken, babam; "dışarda kürt bırakmayacaklar" dedi. Kendisi koyu bir AKP'cidir, belirtmekte fayda var. Abim ve müstakbel yengemden babama itiraz geldi, "onlar Kürt mü, PKK'lı". Yani PKK sempatizanı ise bu insanlar, her şeyi hak ederler gibilerinden bir algı hakim. Tutuklamalara, gözaltına alınmalara maruz kalan insanların hepsinin PKK sempatizanı olmadıklarını net bir şekilde biliyoruz, velev ki hepsi PKK sempatizanı olsun. Bu insanlar insan mı öldürmüşler, bombalı eylememe mi katılmışlar, PKK'nın ideolojik çerçevesini mi oluşturmuşlar? Halk da oluşan KCK operasyonları algısı oldukça tehlikeli bir boyutta. KCK'den içeriye alınanların kafalarını taşla ezseler, bu halkın yarısı alkış çalacak haleti ruhiyede. Yazıklar olsun insanlığını kaybedenlere.
Kürt sorunu mevzusunu ne zaman konuşmaya başlasak önümüze getirilen argümanlardan bir tanesi; "ama ayrılmak istiyorlar, devlet istiyorlar" söylemidir. Vah, vah ne kadar da kötü bir şey istiyorlar, hiç olacak şey mi? Nasıl ayrı bir devlet isterler, ayıp değil mi? Defalarca kez söyledim, Kürtler'in genelinin bağımsız bir Kürdistan Devleti ülküsünü taşıdıklarını düşünmüyorum. Taşıyor olsalar dahi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, tartışalamaz bir haktır. Bunu söylediğimiz zaman, bir karış toprak vermeyiz diyen insanlar, İncirlik Üssü'nü görmezden gelebilmektedirler. İncirlik'in kapatılması için, Amerika ordusunun defedilmesi için sokaklara dökülen sosyalistleri, komünistleri, anarşistleri linç etmek isteyenler, yine bu, bir karış toprak vermeyiz diyen sözde vatanseverlerdir.
Kazan Vadisi'nde İranlı sekiz PKK mensubu öldürülmüş. İran cenazeleri kabul etmemiş. Bunun üzerine var olan yönetmelik, defin işleminin Malatya'da gerçekleştirilmesi yönünde. Ancak, öldürülen gerillaların aileleri, cenazeyi ziyaret edebilmeleri için, defin işleminin sınıra yakın bir yerde gerçekleştirilmesini istemiş. 52 gündür bu çileli durum devam ediyor. BDP'nin tüm girişimlerini cevapsız bırakan devlet, Sırrı Sakık'ın RTE'yle yapmış olduğu iki dakikalık görüşmenin ardından gerekeni yapmış, defin işlemini Hakkari'ye aldırmış. Recep Tayyip'e helal olsun demekle birlikte, Recep Tayyip'in ağzından çıkacak iki cümleye bakan, 52 gündür işlem yapmayan, devletin kurumları ne işe yarar, bu nasıl bir cumhuriyettir, bu nasıl bir demokrasidir sormak lazım.
Gün geçmiyor ki, hukuk adı altında, üniversitelilerimizin düşüncesine, hayatına ket vurulmasın, akılları, sözleri ellerinden alınmasın. Üniversiteli Rıdvan Çelik BDP mitinginde marş söyleyip slogan attığı gerekçesiyle 14 yıl 7 ay hapse mahkum edildi. Geçenlerde Festus Okey'in katiline 4 yıl verilmişti. Aradaki farkı siz hesaplayın artık. Bir üniversite öğrencisi, sadece marş söyleyip slogan attığı gerekçesiyle, üye olmadığı örgüt adına suç işlemekten bu cezayı alıyorsa, bu insan cezaevinden çıkınca ne yapar, ne düşünür nasıl hareket eder, bu insanın arkadaşları eşi dostu, ailesi ne düşünür nasıl hareket eder, neler yapar? Nasıl bu kadar mantıksız olabiliyoruz, nasıl bu kadar pervasızca hareketlerde bulunabiliyoruz? Nasıl bir adalet, nasıl bir hukuk anlayışımız var?
17 Aralık 2011 Cumartesi
8 Aralık 2011 Perşembe
BİR SARHOŞUN NOTLARI
Saatlerdir politik videolar izleyip, politik kitaplar okuyorum. Sanırım bu yazı politik ağırlıklı bir yazı olacak. Olmasında da fayda var. Malum, o kadar çok depolitik bir hale gelmiş, '80 darbesini yaşamış, postalların korkusunu hissetmiş ailelerin çocuklarıyız ki, en devrimci geçinen aileler bile, çocuklarının politikleşmesinden rahatsızlık duyabiliyor. Şimdiki gençlerin, en azından sarhoşkenyazılmış bu metinleri okumasında fayda var diye düşünüyorum. Nitekim, yüzlerce sayfadan oluşan politik kitapları okumalarını beklemeyelim. Zira artık politikayla ilgilenen gençler öcü olarak görülüp, genelde uzağından geçme ihtiyacı hissedilen, kaldırımda karşılaşıldığında, yol değiştirme ihtiyacı hissedilen insanlara dönüştürüldüler. Bu gençlerin kendini ifade edebilecekleri tek materyal kaldı elde, o da kalemleridir.
Hazır gündemdeyken değinilmesi gerekilen bazı konular var. Bunlardan bir tanesi, saç kestirme eylemi. Biliyorsunuz, yakın bir dönemde, başbakanın Hopa ziyaretinde yapılan bir eyleme, kolluk kuvvetlerinin sert müdahelesi gerçekleşmiş, bir eğitimcimiz de bu arbede esnasında geçirdiği rahatsızlık sonucu hayatını kaybetmişti. Eylemin yapılma nedeni, yapılmakta olan HES'lerin yapımının durdurulmasıydı. Önce bu insanlar vatan haini ve provakatör ilan edildiler. Arkasından, bu insanlara destek olmak için eylem yapanlara dayak atmayı, terörist destekçesi bunlar diyerek meşrulaştırdılar. İşte böyle bir ortamda, Ozan Gündoğdu, tutuklanarak cezaevine kondu. Bu sırada da, cezaevi kuralları gereği saçı kesildi. Bunun üzerine Ozan'ın üç arkadaşı saçlarını kestirerek Ozan'ın ailesiyle birlikte bir dayanışma fotoğrafı çektirerek, bu fotoğrafı arkadaşları Ozan'a yolladılar. Arkasından bu üç arkadaş için de tutuklama kararı çıkarıldı. Nedeni mizah dergilerinde var olabilecek kadar komikti. Ozan'ın üç arkadaşı, tanınmamak için saçlarını kestirmişlerdi. Bunun üzerine son günlerde milletvekillerinin, akademiklerin, yazarların katıldığı bir eyleme dönüştü saç kestirmek. Çıkan ortak sesin söyledikleri oldukça anlamlı. Biz de saçımızı kestirdik, bizi de alın.
Konuyla alakalı olarak, sistemin son dönemlerde ürettiği terör örgütüne üye olunmasının kanıtlanması için yeterli ogördüğü materyallere değinmekte fayda var. Siz siz olun, evinizde bunları bulundurmayın; sol yayınlarına ait herhangi bir kitap, herhangi legal bir sol partinin çıkardığı dergi, döküman, afiş, bildiri, puşi ya da puşiyi andıran şal ve türevleri, şemsiye, bere, eldiven, süpürge sapı, bağlama vs. Bu materyallerin sanırım sonu gelmez, en iyisi siz evinizde hiçbir şey bulundurmayın.
Sık sık, depolitik, apolitik çevrelerden duyduğumuz, sistem yalakası insanların çok mantıklı buldukları bir söylem vardır; "polis bizim evimizi niye basmıyor, bizi niye gözaltına almıyor, bir şeyler yapıyorsunuz ki, sizi tutukluyorlar". Evet, bir şeyler yapıyoruz. Bir şeyler yapmayanların aksine, insan olamayanların, insanlık için uğraşmayanların aksine, bir mücadele veriyoruz. Demokrasi mücadelesi veriyoruz, adalet mücadelesi veriyoruz, ezilenlerin ezilmemesi için mücadele veriyoruz, doğa için mücadele ediyoruz. İnsan olmanın, haklının yanında, haksızın karşısında olmak demek olduğundan bihaber olanların, bu söylemde bulunmasının doğal olduğunu da kabul etmemiz gerekir. Ancak en azından, insan olmadığınızın farkına varabilmeniz gerekir. Belli bir mücadele içerisine girecek cesarette olmayabilirsiniz, belli bir mücadele içerisine girebilecek kadar ihtiraslarınızı törpüleyememiş olabilirsiniz, bencilliğin, sistemin kölesi haline gelmiş olabilirsiniz, ancak en azından bu mücadeleyi veren insanlara saygı göstermek zorundasınız. Bunun farkına varmanız gerekir.
Sıklıkla karşılaştığım ithamlardan bir tanesi, kürt milliyetçisi olduğumdur. Kürt milliyetçisisin sen de, eleştirdiğin insanlardan bir farkın yok denilir. Nedense bunu diyenler, her zaman, "Kürtler bugüne kadar hangi haklara sahip olmamış ki" diyen kesimden olması, ilginç bir tesadüf değildir. Önyargılarla sınırlanmış aklımızın, işlevsel bozukluklarının göstergesidir. Kürtler'in hangi haklara sahip olmadığını defalarca kez söyledim. Ancak madem anlaşılmamış, tekrar anlatalım. Kürtler'in dili, bu ülkede onyıllar boyunca yasaklandı. Şarkıları, türküleri yasaklandı. Çocuklarına dedelerinin nenelerinin isimlerini koymak istediklerinde izin verilmedi. Ben Kürt'üm, Kürtçe konuşuyorum, bir Kürt olarak buradayım dediği zaman, ne başbakan olmasına izin verildi, ne cumhurbaşkanı olmasına, ne de memur olmasına izin verildi. 17500 faili meçhul(esasında faili meşhur) e kurban giden vatandaş için hala bir komisyon kurulmadı. Köyleri yakıldı, kendileri sürgüne gönderildi, Türklük içerisinde eritilmek için devlet programları geliştirilip, uygulandı. Ulusal yemin anlamına gelen Misak-ı Milli'ye, ant içilmiş olmasına rağmen Lozan'da riayet edilmedi, Kürt coğrafyasının, emperyalist bölüşüme tabi tutulmasına eyvallah denildi. Tüm bunların yapılmış olmasına rağmen, hala, "kürtler bugüne kadar bizim sahip olduğumuz neye sahip olmadılar ki" demek, kendini bilmezliğin, tarihi bilmezliğin, cehaletin söyleminden başka bir şey değildir. Ayıptır, yazıktır, utanmazlıktır.
HES'lere karşı tavrım her zaman net oldu. Öncelikle yapılması gereken iş, var olan tüketimin, minimalize edilmesi için uğraşılmasıdır. Bugün yapılmakta olan ve projelendirilmiş olan HES'lerin varsayılan üretim kapasitelerinin neredeyse tamamını, sadece evlerdeki ampullerimizi, tasarruglu ampullerle değiştirerek kazanabiliriz. Bunu daha önce sayılarıyla birlikte blog'a yazmıştım. Ancak bunları tekrarlamakta fayda var. Nitekim hala halk içerisinde bir HES bilinci, bir nükleer enerji bilinci oluşmuş değil. Sürekli olarak tekrarladığım yapılması gerekenleri yapalım, yani; var olan enerji kaçaklarını giderelim, binalarımızı enerji tasarruf projelerine göre yenileyelim, bilinçli tüketiciliğin gelişmesi için eğitim programları uygulayalım, daha sonra yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelelim, rüzgarı ve güneşi kullanalım. Ondan sonra hala bir enerji ihitiyacından bahsediyorsak, HES'leri konuşmaya başlayabiliriz. Oluşmuş yanlış algılardan bir tanesi de, "su akar Türk bakar" söylemidir. Dünyanın hiçbir yerinde su boş yere akmaz. Binlerce hayata can verir. Ancak insana canına değer vermeyi unutan bir toplum olarak, hayvanların, bitkilerin canına değer vereceğimizi düşünmek fazla iyimser bir yaklaşım olur. Yine de unutmamakta fayda var. Hayvanlar ve bitkiler olduğu sürece biz de varolabiliriz. Aksini iddia etmek, bilimkurgusal bir metnin, propagandasını yapmaktan öteye geçmeyecektir.
Kürt sorununa dönmekte fayda var. Bazı politikadan uzak, demokrasi, cumhuriyet ve hatta laiklik kavramlarını içselleştirememiş insanların, BDP ve tabanından, "ama ülkeyi bölmeye çalışıyorlar" gibilerinden bir söylemle bahsettiklerini duyarız. Birincisi, BDP tabanının büyük bir çoğunluğunun bu istekte olduğunu söylemek oldukça zor, ikincisi, diyelim ki böyle bir istekleri var, bu isteğin Kürt halkının hakkı olmadığını söyleyebilmek mümkün müdür? Bu toprakları savunmak adına, en az Türkler kadar kanları dökülen Kürt halkının, böyle bir hakkının olmadığını söyleyebilir miyiz? Nasıl ki, evli çiftlerin boşanma haklarının var olduğunu kabul ediyor ve bunun aksini savunmayı bile yobazlıktan sayıyorsak, halkların, kavimlerin, milletlerin, ulusların boşanma haklarının da var olmadığını savunmak en az bunun kadar yobazca bir tavır olacaktır. Biz sosyalistler, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına inanır, bunu her şartta kabul ederiz. Destek olmayacağımız durumlar olmasıyla birlikte, köstek olacağımız durumlar ise yoktur. Bir sosyalist asla ama asla Kürt halkının bağımsızlık mücadelesinin karşısında yer alamaz. Ne marksist-leninist, ne troçkist, ne de maoist sosyalizm anlayışlarında bu tip sosyalistlere yer yoktur. Hitler'in nazilerinin, sosyalist olduğunu söyleyebilecek kadar sosyalizmden birhaber olan kesimlerin, yani ancak Hitlerci sosyalistlerin, Kürt hareketinin karşısında yer alabilmesi mümkündür. Onların da sosyalistten sayılamayacağı, diğer tüm sosyalistlerin ortak görüşüdür.
Sanırım bu kadar politikadan bahsetmek, bugünlük yeter. Her zaman, sarhoşkenki saçmalamalarıma dönebilirim. RTÜK yine yapmış yapacağını ve bir dizide doğum günü hediyesi olarak seksin sunulmasını, ahlaki çöküntüye sebep olacağı nedeniyle uyarı nedeni olarak görmüş. Seksin doğum günü hediyesi olarak sunulmasına ben de karşıyım. Seksin ödül olarak sunulmasına karşı olduğumdan ve sanki, seks sadece erkeğin bir kazanç içerisinde olduğu bir eylemmiş gibi sunulmasına da karşı olduğumdan mütevellit RTÜK'ün bu uygulamasına katılabilirim. Zaten herhangi bir doğumgünü hediyesinin de var olamayacağına inanırım. Zira hediye beklenirken alınan ya da mecburiyetten alınan bir materyal ya da bir olgu değil, içten geldiği zaman, karşındaki de beklemiyorken, verilmesi gereken bir sürprizdir. Her neyse, biz gelelim RTÜK'ün kararına. İçerisinde cinsellik olanher şeye yasak koymak, bunu çocukların ahlakını bozacak eylemler olarak görmek, sağlıksız bir aklın ürünüdür. Cinsellik sonucu dünyaya gelen bir varlığa, cinselliğin ahlaki çöküntüye sebep olacağını söylemek, başlı başına bir çelişki, başlı başına bir mantık hatasıdır. Cinselliğin kendisi değil, yasaklanması, kapalı kapılar ardına hapsedilmesi, konuşulmasının, öğretilmesinin yasaklanması ahlaksal çöküntüye neden olabilir.
Heteroseksüel ilişkilerde, erkek tarafı sürekli olarak bir şeyler yapmak zorunda olan taraf olarak kabul edilir. Yani erkek sevgisini gösterebilmek için, değer verdiğini gösterebilmek için, sürekli didinmek, uğraşvermerk zorundadır. Kadının ise yapması gereken tek şey, sevgilisiyle yatmaktan ve mümkünse sevgilisi dışında kimseyle de yatmamaktan ibarettir. Ataerkilliğin getirdiği sakat cinsel hayatlar yüzünden, seks, her zaman için erkeğe sunulan bir ödül olarak kabul edilir. Bu yüzden erkeğin, sevdiği kadına sunduğu cinsel hizmetlerin hiçbir anlamı yoktur. Bu hizmetler, olsa olsa kadının sevdiği erkeğe sunduklarından ibaret olabilir. Var olan toplumsal kabul bu şekildedir. Tam da bu yüzden, sikilmek bir küfür olarak kabul edilirken, sikmek gurur duyulacak bir eylem sayılır. Erkeğin düştüğü durum, mallık durumu olmasına rağmen, bunun da farkında değildir.
Evlilikten hiç hazetmiyorum. Tartıştığım insanların çoğu bunu yaşıma bağlıyor. Neredeyse 23'üme geldim. Yine de bu yaş, evliliği kutsallaştıranların gözünde yeterli olmayabiliyor. Evlilik sikişmenin yasalaşmasından başka bir şeyi ifade etmez. O kadardır. Birbirine güvenmeyen insanların, kendilerini ekonomik olarak güvence altına almalarının ismidir. Toplumsal baskıdan çekinenlerin, rahat rahat sikişmek için uydurdukları bir kavramdır. Hiçbir boka yaramadığı gibi, bolca sorunu da beraberinde getirir. En başında, bir ilişkinin güvensizlik temeli üzerinde inşa edilmesine neden olur. İlişkiye duygusallığın önüne geçen bir sözleşme kimliği kazandırır. Kısacası aşka yazık eder.
İslamiyet'in dogmatikliğinden bahsediliyor. İslamiyet dogmatik felan değildir. Aksine, islamiyet sorgulayıcıdır, sorgulanmasından yanadır. Ancak müslüman olan dogmatik midir, muhtemelen dogmatiktir. Resmi İslam iannacına saplanıp kalmış, aksi bir düşünceye tahammülü olmayan, hoşgörüden uzaklaşmış insanlardır. Hoşgörülü olduklarını söyleyenleri de, muhtemelen, ben doğrusunu biliyorum ama seni de hoş görüyorum kibrine sahip insanlardan oluşur. Bir dine, bir felsefeye, bir inanca, bir görüşe, bir fikre nasıl yazık edilirin güzel bir örneğini sunmuşlardır müslümanlar. Bundan ders alınması gerekir.
Türkiye toplumunun aptalca bir yaklaşımı vardır. Bu konuda da bir çok konuda olduğu gibi gereken evrimimizi gerçekleştirememişizdir maalesef. Bizde sevdiğimiz insan benimle yatmayacaksa kimseyle yatmasın anlayışı vardır. Yani sevdiğin insan seninle yatacak ama, bir başkasıyla da yatmaya devam edecek denildiği zaman, yok abi benimle de yatmasın bir başkasıyla da yatmasın seçeneği kabul edilir. Yani bizim için aslolan sevdiğimizin bizi sevmesi değil, başkasını sevmemesidir. Bizi sevmeyebilir, bunu kabul edebiliriz, ancak başkasını da sevmemesini şart koşarız. Bir başkasını da severek bizi sevecekse, kimseyi sevmesin daha iyidir. Yani kısacası, biz sevdiğimizin bizi sevmesinden çok, bir başkasını sevmemesiyle ilgiliyizdir. Daha fiziksel bir boyuta indirgeyecek olursak, biz sevdiğimizin bizimle yatmasından çok, bir başkasıyla yatmamasıyla ilgiliyizdir. Hatta durumu daha da abartalım. Sevdiğiniz insan sizi sevecek ama başkasıyla yatacak ya da sizinle yatacak ama başkasını sevecek diye iki seçenek sunulsa, çoğumuz ikinci seçeneği kabul ederiz. Bu kadar da eksilmiş bir akla, bu kadar da duygularımızın köreldiği, maddileştiği bir maneviyata sahibiz.
Son olarak Kemalistlere bir şeyler söylemeden gitmeyeyim diyorum. Madem Kemalistsiniz, madem ki Atatürkçüsünüz; en azından Nutuk'u okuyunuz. Hala Mustafa Kemal milliyetçiliği diye bir şeyden bahsedebiliyorsanız, hala Mustafa Kemal'in ırkçı olmadığından bahsedebiliyorsanız, hala Kemalizm diye bir akımdan bahsedebiliyorsanız, söyleyebileceğim çok fazla şey yok diyebilirim. Zira siz aklınızı ve vicdanınızı kaybedeli çok olmuş demektir.
Hazır gündemdeyken değinilmesi gerekilen bazı konular var. Bunlardan bir tanesi, saç kestirme eylemi. Biliyorsunuz, yakın bir dönemde, başbakanın Hopa ziyaretinde yapılan bir eyleme, kolluk kuvvetlerinin sert müdahelesi gerçekleşmiş, bir eğitimcimiz de bu arbede esnasında geçirdiği rahatsızlık sonucu hayatını kaybetmişti. Eylemin yapılma nedeni, yapılmakta olan HES'lerin yapımının durdurulmasıydı. Önce bu insanlar vatan haini ve provakatör ilan edildiler. Arkasından, bu insanlara destek olmak için eylem yapanlara dayak atmayı, terörist destekçesi bunlar diyerek meşrulaştırdılar. İşte böyle bir ortamda, Ozan Gündoğdu, tutuklanarak cezaevine kondu. Bu sırada da, cezaevi kuralları gereği saçı kesildi. Bunun üzerine Ozan'ın üç arkadaşı saçlarını kestirerek Ozan'ın ailesiyle birlikte bir dayanışma fotoğrafı çektirerek, bu fotoğrafı arkadaşları Ozan'a yolladılar. Arkasından bu üç arkadaş için de tutuklama kararı çıkarıldı. Nedeni mizah dergilerinde var olabilecek kadar komikti. Ozan'ın üç arkadaşı, tanınmamak için saçlarını kestirmişlerdi. Bunun üzerine son günlerde milletvekillerinin, akademiklerin, yazarların katıldığı bir eyleme dönüştü saç kestirmek. Çıkan ortak sesin söyledikleri oldukça anlamlı. Biz de saçımızı kestirdik, bizi de alın.
Konuyla alakalı olarak, sistemin son dönemlerde ürettiği terör örgütüne üye olunmasının kanıtlanması için yeterli ogördüğü materyallere değinmekte fayda var. Siz siz olun, evinizde bunları bulundurmayın; sol yayınlarına ait herhangi bir kitap, herhangi legal bir sol partinin çıkardığı dergi, döküman, afiş, bildiri, puşi ya da puşiyi andıran şal ve türevleri, şemsiye, bere, eldiven, süpürge sapı, bağlama vs. Bu materyallerin sanırım sonu gelmez, en iyisi siz evinizde hiçbir şey bulundurmayın.
Sık sık, depolitik, apolitik çevrelerden duyduğumuz, sistem yalakası insanların çok mantıklı buldukları bir söylem vardır; "polis bizim evimizi niye basmıyor, bizi niye gözaltına almıyor, bir şeyler yapıyorsunuz ki, sizi tutukluyorlar". Evet, bir şeyler yapıyoruz. Bir şeyler yapmayanların aksine, insan olamayanların, insanlık için uğraşmayanların aksine, bir mücadele veriyoruz. Demokrasi mücadelesi veriyoruz, adalet mücadelesi veriyoruz, ezilenlerin ezilmemesi için mücadele veriyoruz, doğa için mücadele ediyoruz. İnsan olmanın, haklının yanında, haksızın karşısında olmak demek olduğundan bihaber olanların, bu söylemde bulunmasının doğal olduğunu da kabul etmemiz gerekir. Ancak en azından, insan olmadığınızın farkına varabilmeniz gerekir. Belli bir mücadele içerisine girecek cesarette olmayabilirsiniz, belli bir mücadele içerisine girebilecek kadar ihtiraslarınızı törpüleyememiş olabilirsiniz, bencilliğin, sistemin kölesi haline gelmiş olabilirsiniz, ancak en azından bu mücadeleyi veren insanlara saygı göstermek zorundasınız. Bunun farkına varmanız gerekir.
Sıklıkla karşılaştığım ithamlardan bir tanesi, kürt milliyetçisi olduğumdur. Kürt milliyetçisisin sen de, eleştirdiğin insanlardan bir farkın yok denilir. Nedense bunu diyenler, her zaman, "Kürtler bugüne kadar hangi haklara sahip olmamış ki" diyen kesimden olması, ilginç bir tesadüf değildir. Önyargılarla sınırlanmış aklımızın, işlevsel bozukluklarının göstergesidir. Kürtler'in hangi haklara sahip olmadığını defalarca kez söyledim. Ancak madem anlaşılmamış, tekrar anlatalım. Kürtler'in dili, bu ülkede onyıllar boyunca yasaklandı. Şarkıları, türküleri yasaklandı. Çocuklarına dedelerinin nenelerinin isimlerini koymak istediklerinde izin verilmedi. Ben Kürt'üm, Kürtçe konuşuyorum, bir Kürt olarak buradayım dediği zaman, ne başbakan olmasına izin verildi, ne cumhurbaşkanı olmasına, ne de memur olmasına izin verildi. 17500 faili meçhul(esasında faili meşhur) e kurban giden vatandaş için hala bir komisyon kurulmadı. Köyleri yakıldı, kendileri sürgüne gönderildi, Türklük içerisinde eritilmek için devlet programları geliştirilip, uygulandı. Ulusal yemin anlamına gelen Misak-ı Milli'ye, ant içilmiş olmasına rağmen Lozan'da riayet edilmedi, Kürt coğrafyasının, emperyalist bölüşüme tabi tutulmasına eyvallah denildi. Tüm bunların yapılmış olmasına rağmen, hala, "kürtler bugüne kadar bizim sahip olduğumuz neye sahip olmadılar ki" demek, kendini bilmezliğin, tarihi bilmezliğin, cehaletin söyleminden başka bir şey değildir. Ayıptır, yazıktır, utanmazlıktır.
HES'lere karşı tavrım her zaman net oldu. Öncelikle yapılması gereken iş, var olan tüketimin, minimalize edilmesi için uğraşılmasıdır. Bugün yapılmakta olan ve projelendirilmiş olan HES'lerin varsayılan üretim kapasitelerinin neredeyse tamamını, sadece evlerdeki ampullerimizi, tasarruglu ampullerle değiştirerek kazanabiliriz. Bunu daha önce sayılarıyla birlikte blog'a yazmıştım. Ancak bunları tekrarlamakta fayda var. Nitekim hala halk içerisinde bir HES bilinci, bir nükleer enerji bilinci oluşmuş değil. Sürekli olarak tekrarladığım yapılması gerekenleri yapalım, yani; var olan enerji kaçaklarını giderelim, binalarımızı enerji tasarruf projelerine göre yenileyelim, bilinçli tüketiciliğin gelişmesi için eğitim programları uygulayalım, daha sonra yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelelim, rüzgarı ve güneşi kullanalım. Ondan sonra hala bir enerji ihitiyacından bahsediyorsak, HES'leri konuşmaya başlayabiliriz. Oluşmuş yanlış algılardan bir tanesi de, "su akar Türk bakar" söylemidir. Dünyanın hiçbir yerinde su boş yere akmaz. Binlerce hayata can verir. Ancak insana canına değer vermeyi unutan bir toplum olarak, hayvanların, bitkilerin canına değer vereceğimizi düşünmek fazla iyimser bir yaklaşım olur. Yine de unutmamakta fayda var. Hayvanlar ve bitkiler olduğu sürece biz de varolabiliriz. Aksini iddia etmek, bilimkurgusal bir metnin, propagandasını yapmaktan öteye geçmeyecektir.
Kürt sorununa dönmekte fayda var. Bazı politikadan uzak, demokrasi, cumhuriyet ve hatta laiklik kavramlarını içselleştirememiş insanların, BDP ve tabanından, "ama ülkeyi bölmeye çalışıyorlar" gibilerinden bir söylemle bahsettiklerini duyarız. Birincisi, BDP tabanının büyük bir çoğunluğunun bu istekte olduğunu söylemek oldukça zor, ikincisi, diyelim ki böyle bir istekleri var, bu isteğin Kürt halkının hakkı olmadığını söyleyebilmek mümkün müdür? Bu toprakları savunmak adına, en az Türkler kadar kanları dökülen Kürt halkının, böyle bir hakkının olmadığını söyleyebilir miyiz? Nasıl ki, evli çiftlerin boşanma haklarının var olduğunu kabul ediyor ve bunun aksini savunmayı bile yobazlıktan sayıyorsak, halkların, kavimlerin, milletlerin, ulusların boşanma haklarının da var olmadığını savunmak en az bunun kadar yobazca bir tavır olacaktır. Biz sosyalistler, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına inanır, bunu her şartta kabul ederiz. Destek olmayacağımız durumlar olmasıyla birlikte, köstek olacağımız durumlar ise yoktur. Bir sosyalist asla ama asla Kürt halkının bağımsızlık mücadelesinin karşısında yer alamaz. Ne marksist-leninist, ne troçkist, ne de maoist sosyalizm anlayışlarında bu tip sosyalistlere yer yoktur. Hitler'in nazilerinin, sosyalist olduğunu söyleyebilecek kadar sosyalizmden birhaber olan kesimlerin, yani ancak Hitlerci sosyalistlerin, Kürt hareketinin karşısında yer alabilmesi mümkündür. Onların da sosyalistten sayılamayacağı, diğer tüm sosyalistlerin ortak görüşüdür.
Sanırım bu kadar politikadan bahsetmek, bugünlük yeter. Her zaman, sarhoşkenki saçmalamalarıma dönebilirim. RTÜK yine yapmış yapacağını ve bir dizide doğum günü hediyesi olarak seksin sunulmasını, ahlaki çöküntüye sebep olacağı nedeniyle uyarı nedeni olarak görmüş. Seksin doğum günü hediyesi olarak sunulmasına ben de karşıyım. Seksin ödül olarak sunulmasına karşı olduğumdan ve sanki, seks sadece erkeğin bir kazanç içerisinde olduğu bir eylemmiş gibi sunulmasına da karşı olduğumdan mütevellit RTÜK'ün bu uygulamasına katılabilirim. Zaten herhangi bir doğumgünü hediyesinin de var olamayacağına inanırım. Zira hediye beklenirken alınan ya da mecburiyetten alınan bir materyal ya da bir olgu değil, içten geldiği zaman, karşındaki de beklemiyorken, verilmesi gereken bir sürprizdir. Her neyse, biz gelelim RTÜK'ün kararına. İçerisinde cinsellik olanher şeye yasak koymak, bunu çocukların ahlakını bozacak eylemler olarak görmek, sağlıksız bir aklın ürünüdür. Cinsellik sonucu dünyaya gelen bir varlığa, cinselliğin ahlaki çöküntüye sebep olacağını söylemek, başlı başına bir çelişki, başlı başına bir mantık hatasıdır. Cinselliğin kendisi değil, yasaklanması, kapalı kapılar ardına hapsedilmesi, konuşulmasının, öğretilmesinin yasaklanması ahlaksal çöküntüye neden olabilir.
Heteroseksüel ilişkilerde, erkek tarafı sürekli olarak bir şeyler yapmak zorunda olan taraf olarak kabul edilir. Yani erkek sevgisini gösterebilmek için, değer verdiğini gösterebilmek için, sürekli didinmek, uğraşvermerk zorundadır. Kadının ise yapması gereken tek şey, sevgilisiyle yatmaktan ve mümkünse sevgilisi dışında kimseyle de yatmamaktan ibarettir. Ataerkilliğin getirdiği sakat cinsel hayatlar yüzünden, seks, her zaman için erkeğe sunulan bir ödül olarak kabul edilir. Bu yüzden erkeğin, sevdiği kadına sunduğu cinsel hizmetlerin hiçbir anlamı yoktur. Bu hizmetler, olsa olsa kadının sevdiği erkeğe sunduklarından ibaret olabilir. Var olan toplumsal kabul bu şekildedir. Tam da bu yüzden, sikilmek bir küfür olarak kabul edilirken, sikmek gurur duyulacak bir eylem sayılır. Erkeğin düştüğü durum, mallık durumu olmasına rağmen, bunun da farkında değildir.
Evlilikten hiç hazetmiyorum. Tartıştığım insanların çoğu bunu yaşıma bağlıyor. Neredeyse 23'üme geldim. Yine de bu yaş, evliliği kutsallaştıranların gözünde yeterli olmayabiliyor. Evlilik sikişmenin yasalaşmasından başka bir şeyi ifade etmez. O kadardır. Birbirine güvenmeyen insanların, kendilerini ekonomik olarak güvence altına almalarının ismidir. Toplumsal baskıdan çekinenlerin, rahat rahat sikişmek için uydurdukları bir kavramdır. Hiçbir boka yaramadığı gibi, bolca sorunu da beraberinde getirir. En başında, bir ilişkinin güvensizlik temeli üzerinde inşa edilmesine neden olur. İlişkiye duygusallığın önüne geçen bir sözleşme kimliği kazandırır. Kısacası aşka yazık eder.
İslamiyet'in dogmatikliğinden bahsediliyor. İslamiyet dogmatik felan değildir. Aksine, islamiyet sorgulayıcıdır, sorgulanmasından yanadır. Ancak müslüman olan dogmatik midir, muhtemelen dogmatiktir. Resmi İslam iannacına saplanıp kalmış, aksi bir düşünceye tahammülü olmayan, hoşgörüden uzaklaşmış insanlardır. Hoşgörülü olduklarını söyleyenleri de, muhtemelen, ben doğrusunu biliyorum ama seni de hoş görüyorum kibrine sahip insanlardan oluşur. Bir dine, bir felsefeye, bir inanca, bir görüşe, bir fikre nasıl yazık edilirin güzel bir örneğini sunmuşlardır müslümanlar. Bundan ders alınması gerekir.
Türkiye toplumunun aptalca bir yaklaşımı vardır. Bu konuda da bir çok konuda olduğu gibi gereken evrimimizi gerçekleştirememişizdir maalesef. Bizde sevdiğimiz insan benimle yatmayacaksa kimseyle yatmasın anlayışı vardır. Yani sevdiğin insan seninle yatacak ama, bir başkasıyla da yatmaya devam edecek denildiği zaman, yok abi benimle de yatmasın bir başkasıyla da yatmasın seçeneği kabul edilir. Yani bizim için aslolan sevdiğimizin bizi sevmesi değil, başkasını sevmemesidir. Bizi sevmeyebilir, bunu kabul edebiliriz, ancak başkasını da sevmemesini şart koşarız. Bir başkasını da severek bizi sevecekse, kimseyi sevmesin daha iyidir. Yani kısacası, biz sevdiğimizin bizi sevmesinden çok, bir başkasını sevmemesiyle ilgiliyizdir. Daha fiziksel bir boyuta indirgeyecek olursak, biz sevdiğimizin bizimle yatmasından çok, bir başkasıyla yatmamasıyla ilgiliyizdir. Hatta durumu daha da abartalım. Sevdiğiniz insan sizi sevecek ama başkasıyla yatacak ya da sizinle yatacak ama başkasını sevecek diye iki seçenek sunulsa, çoğumuz ikinci seçeneği kabul ederiz. Bu kadar da eksilmiş bir akla, bu kadar da duygularımızın köreldiği, maddileştiği bir maneviyata sahibiz.
Son olarak Kemalistlere bir şeyler söylemeden gitmeyeyim diyorum. Madem Kemalistsiniz, madem ki Atatürkçüsünüz; en azından Nutuk'u okuyunuz. Hala Mustafa Kemal milliyetçiliği diye bir şeyden bahsedebiliyorsanız, hala Mustafa Kemal'in ırkçı olmadığından bahsedebiliyorsanız, hala Kemalizm diye bir akımdan bahsedebiliyorsanız, söyleyebileceğim çok fazla şey yok diyebilirim. Zira siz aklınızı ve vicdanınızı kaybedeli çok olmuş demektir.
3 Aralık 2011 Cumartesi
Haberler-3
Yılmaz Özdil yeni bir şeyler yazmış sanıırm. Neymiş efendim, belge isteyenlere belgeymiş. Ne diyor belgede, 1938'in şubatında bir karakol baskını olmuş, devlette bu baskınla alakalı olarak, yerel makamların maddi kayıplarının giderilmesi hususunda bir anlaşmaya varmış. Bu belgeden ne anlamamız gerektiğini ben anlayamadım. Zira, 1934'de iskan kanunu çıkarıldı. 1935'de kabul edilen Tunceli Kanunu, 1936 yılınıın dördüncü gününde yürürlüğe girdi. İlk Tunceli Harekatı ise 1937 yılının mart ayında gerçekleştirildi. Bunlardan sonra ise, 1938'de bir karakol baskını gerçekleştirilmiş. Eee, biz şimdi bu baskından nasıl bir çıkarsama yapacağız Sayın Yılmaz Özdil?
Bazı insanların daracık bakış açılarına katlanmakta zorlanıyorum. Geçenlerde bir arakdaş bana; devlete kurşun atan herkes bölücüdür gibilerinden bir şey söyledi. Ben de doğal olarak; arkadaşım ne söylediğinin farkında mısın dedim. Yani birilerini devlete kurşun attığı için bölücülükle suçlamak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin İTC kökenli tüm kurucularını bölücükle suçlamak demektir. Ancak Osmanlı zamanında yapılan bölücülükler, Türkiye zamanında siliniyorsa, ona bir şey diyemem.
Şimdi yazımızın bu bölümünde, hemen hemen tüm muhafazakar, ulusalcı, kemalist tarafından yanlış bilinen bir bilgiye değinelim. Hani sıkça söylenen, sıkça kullanılan bir agümandır; Che öldüğü zaman çantasından Nutuk çıkmıştır. Che'yi az çok tanıyan, az çok anlayan her insanın garipseyeceği bir durumdur bu. Haliyle ben de garipsedim ve araştırdım. Che öldüğü zaman çantasından Nutuk felan çıkmamıştır. Beş tane kitap vardır Che'nin çantasında. Bunlar;
Karl Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı kitabı, S. R. Vigosky’nin Güncel Kapitalizm Teorileri Üzerine Makaleler kitabı, Paul Carrell’in Geliyorlar kitabı (Ils Arrivent – Che’nin çantasından çıkan bu Fransızca kitap, İspanyolca olmayan tek kitaptır), H. B. Philips’in Analitik Geometri kitabı, ve son olarak Luis Peñaloza’nın Bolivya Ekonomi Tarihi kitabı. (haber.sol'a teşekkürler)
Yani efendim, öyle söyleyeyim yalanı, inanan inanır mantığı doğru bir mantık değildir, yapmayın lütfen.
Bazı insanların daracık bakış açılarına katlanmakta zorlanıyorum. Geçenlerde bir arakdaş bana; devlete kurşun atan herkes bölücüdür gibilerinden bir şey söyledi. Ben de doğal olarak; arkadaşım ne söylediğinin farkında mısın dedim. Yani birilerini devlete kurşun attığı için bölücülükle suçlamak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin İTC kökenli tüm kurucularını bölücükle suçlamak demektir. Ancak Osmanlı zamanında yapılan bölücülükler, Türkiye zamanında siliniyorsa, ona bir şey diyemem.
Şimdi yazımızın bu bölümünde, hemen hemen tüm muhafazakar, ulusalcı, kemalist tarafından yanlış bilinen bir bilgiye değinelim. Hani sıkça söylenen, sıkça kullanılan bir agümandır; Che öldüğü zaman çantasından Nutuk çıkmıştır. Che'yi az çok tanıyan, az çok anlayan her insanın garipseyeceği bir durumdur bu. Haliyle ben de garipsedim ve araştırdım. Che öldüğü zaman çantasından Nutuk felan çıkmamıştır. Beş tane kitap vardır Che'nin çantasında. Bunlar;
Karl Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı kitabı, S. R. Vigosky’nin Güncel Kapitalizm Teorileri Üzerine Makaleler kitabı, Paul Carrell’in Geliyorlar kitabı (Ils Arrivent – Che’nin çantasından çıkan bu Fransızca kitap, İspanyolca olmayan tek kitaptır), H. B. Philips’in Analitik Geometri kitabı, ve son olarak Luis Peñaloza’nın Bolivya Ekonomi Tarihi kitabı. (haber.sol'a teşekkürler)
Yani efendim, öyle söyleyeyim yalanı, inanan inanır mantığı doğru bir mantık değildir, yapmayın lütfen.
27 Kasım 2011 Pazar
Türkiye Devleti'nin Kardeşlik Söylemi ve Samimiyet
Yıllardır dinler dururuz devletin ileri gelenlerinden; "Türk, Kürt kardeştir, bölücüler kalleştir", "Et ve tırnak gibiyiz", "Vatanın bölünmez bütünlüğü" gibi söylemleri. Ancak bu söylemler inandırıcılıktan ve samimiyetten nasibini almamış, toplumun gazını almaya yönelik söylemlerden ibarettir. Türk ve Kürt ancak ve ancak bir Kürt, Türk olduğunu söyledikten sonra kardeş olabilir. Anayasamız bile Kürt'e Türk olduğunu söyler. Kürtler'in kart kurt seslerinden çıktığı, Kürtçe'nin bir dil olmadığı, Kürtler'in dağda yaşayan Türkler olduğu ve zamanla Farslar ve Araplarla yakın ilişkiler kurmaları sonucunda dillerini unuttukları ve Türklük'ten uzaklaştıkları gibi, devletin yok sayıcı iddialarına girmenin, bunları tek tek açıklamanın günümüzde laf-ı güzaf olduğuna inanıyorum. Zira artık devlet Kürt'ün ve Kürtçe'nin varlığını resmi olarak kabul etmiş vaziyette. Gerçi Lozan'da da kabul edip, daha sonra bunun aksini desteklercesine bazı eylem ve tutum içerisine girmiş olsa da, biz yine de bugün ihtiyatlı olmakla birlikte devletin bu söylemine güvenmeye çalışalım.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri, Türk ve Kürt'ün kardeşlik söylemi, bir üvey kardeşlik söyleminden ibarettir. Türkler, bu memleketin, öz evladı, Kürtler ise cami avlusunda bulunup, eve alınmış üvey küçük kardeştir. Devletin ilk yıllarından beri, süregelen bu dışlanmışlık, bu aşağılayıcılık, yasaklamalar, işkenceler; reaksiyonel bir direnişe dönüşünce de, bu sefer Kürtler, terörist, bölücü, vatan haini oluvermişlerdir.
Kıbrıslı Türkler, Iraklı Kürtler'in yaşadıklarının on binde, yüz binde birini yaşamış olmasına rağmen, Kıbrıs'a operasyon düzenleyen Türkiye; Irak'da yapılan Kürt katliamına, Halepçe Katliamına, cılız birkaç ses çıkartmak dışında hiçbir şey yapmamıştır. Bu birkaç cılız seste, Saddam Hüseyin'in, "bir daha teröristlere karşı yapacağınız operasyonlarda yardım etmem, sesinizi kesin" söyleminden sonra tamamen kesilmiştir. Bu ikircikli yaklaşımın varlığında, devletin resmi görüşünde Kürt ve Türk halklarının kardeşliğinden söz edilebilir mi? Eğer bu kardeşlik varsa, Kürtler'in maruz kaldığı katliama Türkiye nasıl sırtını çevirebilmiştir? 450bin insanın sınırda yığılmasının ardından bunların elli bininin içeriye alınması nasıl açıklanabilir? Bulgaristan zulmünden sonra gelen Türkler için, "Kapımız, hepinize açık", "Türkiye zengin ve güçlü bir ülke, milyonlarcanıza bakarız", "Soydaşlarımız geliyor" diyen medya grubu, nasıl oluyor da Kürt sığınmacılar için, "Türkiye ağır masraf altına girdi", "Kürt sığınmacılar bir an önce ülkeden gönderilmeli", "Kürtler'in bakımı için batıdan para talep edilmeli" gibi söylemler içerisine girebilmektedirler. Bunun Türk ve Kürt halklarının kardeşliğiyle açıklanabilir bir tarafı var mıdır? Bulgaristan'dan gelen Türkler için, tüm gücüyle uğraşan devlet, Irak'dan gelen Kürtler için neden aynı tavrı sergileyememiştir? Bulgaristan'dan gelen Türkler, Türkiye'deki akrabalarının yanına yerleştirilebiliyorken, Irak'dan gelen Kürtler, neden Türkiye'deki akrabalarının yanına yerleştirilmemiştir? Hani kardeşlik, hani et ve tırnağın ayrılmazlığı?
Kürtler sadece Türkler'den değil, tüm batı dünyasından ve islam dünyasından da, destek görmemişlerdir. Halepçe'ye atılan, kimyasal bombalardan sadece iki gün sonra düzenlenen İslam Konferansı; katliam karşısında sessiz kalmayı tercih etmiştir. Nufusunun büyük bir çoğunluğu müslüman olan(kaldı ki, insanlık dışı bir olayı islam konferansının kınaması, yaptırımlar uygulaması için, din birliğinin gerek olmadığını hepimiz kabul ederiz sanırım) Kürt halkı bu zulme karşı neden desteksiz bırakılmış, neden savunulmamıştır? İslam Konferansı'nın bu davranışının islamiyetle nasıl bir alakası olabilir? İslamcıların İran-Irak savaşı sonrasında, genellikle Filistin halkı için düzenlenen ancak kimi zaman Halepçe protestolarının da yaşandığı mitinglerde, Kürtçe sloganlara verdikleri tepkilerin nedeni nedir? Halkı Kürt, dili Kürtçe olan bir halkla dayanışmak için Kürtçe slogan atanlara, tepki gösteren islamcıların, islamcılıkla nasıl bir alakası olabilir? Her fırsatta Filistin için miting düzenleyen, uluslarası örgütlere konuyu taşımaya çalışan islam ülkeleri, Kürtler'in hakkını savunmaktan bu kadar aciz olabilirler mi?
Katliam sırasında ses çıkarmak, ekonomik ve politik çıkarları, insanlığın önüne koymamak, her devletin harcı değildir. Bunu dünyanın diğer devletlerinin, hatta ve hatta, sosyalist devletlerin dahi tutumunda görmemiz mümkün. Ancak en azından, katliam sonrası oluşan mağduriyetin giderilmesi için bir takım uğraşlar içerisine girilmesi, bu devletlerden beklenebilir. Nitekim bu amaçla, Birleşmiş Milletler, Halepçe'de kullanıldığı düşünülen Kimyasallarla alakalı olarak, Irak'a bir gözlemci heyeti göndermiştir. Ancak Irak, gözlemci heyetine izin vermemiş, bunun üzerine aynı heyet, Türkiye'de bulunan mülteci kampında araştırmalar yapmak için Türkiye'den izin istemiştir. Ne var ki, Türkiye de bu heyete izin vermemiştir.
Kürtler hem islam aleminin, hem de Türkiye, İran, Suriye ve Irak devletlerinin, üvey evladı gibidir. Coğrafyaları dört devlet tarafından parçalanmış, bölünmüş, İran'da Fars, Türkiye'de Türk, Suriye ve Irak'da Arap olmaya zorlanmışlardır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, vatan haini ilan edilmişler, aşağılanmışlar, bölücülükle suçlanmışlardır.
Kürtler'in egemenler tarafından bölücü olarak adlandırılmaları, vatan haini sayılmaları için, Kürt'üm ve Kürtçe konuşuyorum demeleri yeterlidir. Devlet Kürtler'den bir hiç olmalarını beklemektedir. Bir artı birin bir olmasını beklemektedir. Peki, bir artı bir, hiç bir eder mi, Türk artı Kürt, hiç Türk eder mi? Demagojide usta olanlar sık sık Kürtler'in her koşulda, Türklerle eşit olduğunu, hatta Kürtler'in bu ülkede, başbakan, cumhurbaşkanı, bakan, doktor, avukat olduklarını söyleyerek, ortada bir sorun olmadığını, bu yüzden var olan sorunların sebebinin Kürtler olduğunu iddia edebilmektedirler. Yani hem suçlu, hem güçlü olma durumu. Evet, bu ülkede Kürt, cumhurbaşkanı olabilir, başbakan olabilir, ancak bunlar Kürt'ün, Kürt olmadığı sürece var olabilecekleridir. Kürt, Kürtlüğünü reddettiği zaman olabilecekleridir. "Ben Türk'üm", "ne mutlu Türk'üm diyene", "varlığım Türk varlığına armağan olsun" dediği sürece bir Kürt, her şey olabilmektedir. Aksi taktirde, bir Kürt'ün olabileceği tek şey, mahkumluk, yaşayabileceği tek yer de, zindanlar, hapishanelerdir. Buna rağmen, bir Türk'ün çıkıp da, Kürtler bu ülkede her şey olabiliyor, hani nerede eşitsizlik diyebilmesi kadar riyakar bir davranış, zor bulunur.
Biz sosyalistler, komünistler, anarşistler, yıllardır 'biji bıratiya gelan' yani 'yaşasın halkların kardeşliği' diyip duruyoruz. Ancak kardeşlik treni kaçırılalı çok oluyor. Şapkamızı önümüze alıp düşünmenin zamanıdır şimdi. Dostluk treninin de kaçmasını mı bekleyeceğiz, yoksa somut adımlar mı atacağız? Zira genç Kürt nesli; kurşun seslerinden, bomba seslerinden başka ses duymadan, teyzelerine, halalarına, ablalarına, annelerine tecavüz edenlerden, babalarına, amcalarına, dayılarına atılan dayaklardan, bok yedirmelerden, cop sokmalardan, işkencelerde ölmelerden, zindanlara atılmaktan başka bir şey görmeden büyüdüler. Geçmişin çocuğu, şimdilerin gençleri bu nesilin barışa ulaşabilmesinin tek yolu, şimdiki akil kürt neslinin, görece daha güzel günleri görmüş neslin zamanında, yani hemen, şimdi ulaşılabecek bir barışla mümkün olabilir. Kardeşlik trenini zaten kaçırdık, dostluk treni de kaçmadan, bölünme zaruriyet haline gelmeden barış, hemen, şimdi.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri, Türk ve Kürt'ün kardeşlik söylemi, bir üvey kardeşlik söyleminden ibarettir. Türkler, bu memleketin, öz evladı, Kürtler ise cami avlusunda bulunup, eve alınmış üvey küçük kardeştir. Devletin ilk yıllarından beri, süregelen bu dışlanmışlık, bu aşağılayıcılık, yasaklamalar, işkenceler; reaksiyonel bir direnişe dönüşünce de, bu sefer Kürtler, terörist, bölücü, vatan haini oluvermişlerdir.
Kıbrıslı Türkler, Iraklı Kürtler'in yaşadıklarının on binde, yüz binde birini yaşamış olmasına rağmen, Kıbrıs'a operasyon düzenleyen Türkiye; Irak'da yapılan Kürt katliamına, Halepçe Katliamına, cılız birkaç ses çıkartmak dışında hiçbir şey yapmamıştır. Bu birkaç cılız seste, Saddam Hüseyin'in, "bir daha teröristlere karşı yapacağınız operasyonlarda yardım etmem, sesinizi kesin" söyleminden sonra tamamen kesilmiştir. Bu ikircikli yaklaşımın varlığında, devletin resmi görüşünde Kürt ve Türk halklarının kardeşliğinden söz edilebilir mi? Eğer bu kardeşlik varsa, Kürtler'in maruz kaldığı katliama Türkiye nasıl sırtını çevirebilmiştir? 450bin insanın sınırda yığılmasının ardından bunların elli bininin içeriye alınması nasıl açıklanabilir? Bulgaristan zulmünden sonra gelen Türkler için, "Kapımız, hepinize açık", "Türkiye zengin ve güçlü bir ülke, milyonlarcanıza bakarız", "Soydaşlarımız geliyor" diyen medya grubu, nasıl oluyor da Kürt sığınmacılar için, "Türkiye ağır masraf altına girdi", "Kürt sığınmacılar bir an önce ülkeden gönderilmeli", "Kürtler'in bakımı için batıdan para talep edilmeli" gibi söylemler içerisine girebilmektedirler. Bunun Türk ve Kürt halklarının kardeşliğiyle açıklanabilir bir tarafı var mıdır? Bulgaristan'dan gelen Türkler için, tüm gücüyle uğraşan devlet, Irak'dan gelen Kürtler için neden aynı tavrı sergileyememiştir? Bulgaristan'dan gelen Türkler, Türkiye'deki akrabalarının yanına yerleştirilebiliyorken, Irak'dan gelen Kürtler, neden Türkiye'deki akrabalarının yanına yerleştirilmemiştir? Hani kardeşlik, hani et ve tırnağın ayrılmazlığı?
Kürtler sadece Türkler'den değil, tüm batı dünyasından ve islam dünyasından da, destek görmemişlerdir. Halepçe'ye atılan, kimyasal bombalardan sadece iki gün sonra düzenlenen İslam Konferansı; katliam karşısında sessiz kalmayı tercih etmiştir. Nufusunun büyük bir çoğunluğu müslüman olan(kaldı ki, insanlık dışı bir olayı islam konferansının kınaması, yaptırımlar uygulaması için, din birliğinin gerek olmadığını hepimiz kabul ederiz sanırım) Kürt halkı bu zulme karşı neden desteksiz bırakılmış, neden savunulmamıştır? İslam Konferansı'nın bu davranışının islamiyetle nasıl bir alakası olabilir? İslamcıların İran-Irak savaşı sonrasında, genellikle Filistin halkı için düzenlenen ancak kimi zaman Halepçe protestolarının da yaşandığı mitinglerde, Kürtçe sloganlara verdikleri tepkilerin nedeni nedir? Halkı Kürt, dili Kürtçe olan bir halkla dayanışmak için Kürtçe slogan atanlara, tepki gösteren islamcıların, islamcılıkla nasıl bir alakası olabilir? Her fırsatta Filistin için miting düzenleyen, uluslarası örgütlere konuyu taşımaya çalışan islam ülkeleri, Kürtler'in hakkını savunmaktan bu kadar aciz olabilirler mi?
Katliam sırasında ses çıkarmak, ekonomik ve politik çıkarları, insanlığın önüne koymamak, her devletin harcı değildir. Bunu dünyanın diğer devletlerinin, hatta ve hatta, sosyalist devletlerin dahi tutumunda görmemiz mümkün. Ancak en azından, katliam sonrası oluşan mağduriyetin giderilmesi için bir takım uğraşlar içerisine girilmesi, bu devletlerden beklenebilir. Nitekim bu amaçla, Birleşmiş Milletler, Halepçe'de kullanıldığı düşünülen Kimyasallarla alakalı olarak, Irak'a bir gözlemci heyeti göndermiştir. Ancak Irak, gözlemci heyetine izin vermemiş, bunun üzerine aynı heyet, Türkiye'de bulunan mülteci kampında araştırmalar yapmak için Türkiye'den izin istemiştir. Ne var ki, Türkiye de bu heyete izin vermemiştir.
Kürtler hem islam aleminin, hem de Türkiye, İran, Suriye ve Irak devletlerinin, üvey evladı gibidir. Coğrafyaları dört devlet tarafından parçalanmış, bölünmüş, İran'da Fars, Türkiye'de Türk, Suriye ve Irak'da Arap olmaya zorlanmışlardır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, vatan haini ilan edilmişler, aşağılanmışlar, bölücülükle suçlanmışlardır.
Kürtler'in egemenler tarafından bölücü olarak adlandırılmaları, vatan haini sayılmaları için, Kürt'üm ve Kürtçe konuşuyorum demeleri yeterlidir. Devlet Kürtler'den bir hiç olmalarını beklemektedir. Bir artı birin bir olmasını beklemektedir. Peki, bir artı bir, hiç bir eder mi, Türk artı Kürt, hiç Türk eder mi? Demagojide usta olanlar sık sık Kürtler'in her koşulda, Türklerle eşit olduğunu, hatta Kürtler'in bu ülkede, başbakan, cumhurbaşkanı, bakan, doktor, avukat olduklarını söyleyerek, ortada bir sorun olmadığını, bu yüzden var olan sorunların sebebinin Kürtler olduğunu iddia edebilmektedirler. Yani hem suçlu, hem güçlü olma durumu. Evet, bu ülkede Kürt, cumhurbaşkanı olabilir, başbakan olabilir, ancak bunlar Kürt'ün, Kürt olmadığı sürece var olabilecekleridir. Kürt, Kürtlüğünü reddettiği zaman olabilecekleridir. "Ben Türk'üm", "ne mutlu Türk'üm diyene", "varlığım Türk varlığına armağan olsun" dediği sürece bir Kürt, her şey olabilmektedir. Aksi taktirde, bir Kürt'ün olabileceği tek şey, mahkumluk, yaşayabileceği tek yer de, zindanlar, hapishanelerdir. Buna rağmen, bir Türk'ün çıkıp da, Kürtler bu ülkede her şey olabiliyor, hani nerede eşitsizlik diyebilmesi kadar riyakar bir davranış, zor bulunur.
Biz sosyalistler, komünistler, anarşistler, yıllardır 'biji bıratiya gelan' yani 'yaşasın halkların kardeşliği' diyip duruyoruz. Ancak kardeşlik treni kaçırılalı çok oluyor. Şapkamızı önümüze alıp düşünmenin zamanıdır şimdi. Dostluk treninin de kaçmasını mı bekleyeceğiz, yoksa somut adımlar mı atacağız? Zira genç Kürt nesli; kurşun seslerinden, bomba seslerinden başka ses duymadan, teyzelerine, halalarına, ablalarına, annelerine tecavüz edenlerden, babalarına, amcalarına, dayılarına atılan dayaklardan, bok yedirmelerden, cop sokmalardan, işkencelerde ölmelerden, zindanlara atılmaktan başka bir şey görmeden büyüdüler. Geçmişin çocuğu, şimdilerin gençleri bu nesilin barışa ulaşabilmesinin tek yolu, şimdiki akil kürt neslinin, görece daha güzel günleri görmüş neslin zamanında, yani hemen, şimdi ulaşılabecek bir barışla mümkün olabilir. Kardeşlik trenini zaten kaçırdık, dostluk treni de kaçmadan, bölünme zaruriyet haline gelmeden barış, hemen, şimdi.
Etiketler:
halepçe,
ırak,
iran,
islam,
ismail beşikçi,
kardeşlik söylemi,
kürdistan,
kürt,
lenin,
sovyetler,
suriye,
türk,
türkiye
21 Kasım 2011 Pazartesi
BİR SARHOŞUN NOTLARI
Sıklıkla toplumsal baskılardan etkilenmeyen, çocuk yaşta savunmasız aklı, büyükleri(!) tarafından kirletilmeyen her insanın biseksüel olacağını düşünüyorum. Yani seksin haz almaktan ibaret olduğunu düşünecek olursak, bunu duygusal birliktelikten ayırıp ona göre yaşarsak, biseksüel olmamak için hiçbir neden göremiyorum. Ancak Türkiye toplumu lgbt bireylerine karşı o kadar düşmanca bir tavır içerisindedir ki, bunu söylemek bile linç girişimine maruz kalmak için yeterli olabilir. Yine de aynı toplum, birden fazla kişiyle evliliğe bu kadar tepki vermez, çocuk yaştaki gelinlerin varlığına bu kadar tepki vermez. Nasıl bir toplum olmuşuz, bunu bile düşünmez.
Sinkaflı kelimelerin neden küfür olarak algılandığını anlamıyorum. Birisini sikme, becerme istemenin küfür olarak algılanması, ataerkillikten başka bir şeyle açıklanamaz sanırım. Seni sikerimin küfür olduğu hiç bir yerde, beni sik demenin küfür olacağını sanmıyorum. Ananı sikerim demek kimi zaman cinayet sebebidir, ancak baban beni siksin demek kavga nedeni bile olmaz, hatta kavgayı bitirir, o derece dalga geçilesi bir söylemdir. E, o zaman biz, heteroseksüel kadınlara, kadınsılara, pasif gaylere, her birlikte olduğumuzda küfür mü ediyoruz, sövüyor muyuz? Kadınlar sövülmeye mahkum yaratıklar mı? Küfürü severim, iyi kullanana da saygım vardır. Ancak küfürlerimizin ataerkillikten nasibini aldığı ve bununla mücadele edilmesinin gerekliliği de bir realite.
Esrarkeşlere karşı genel bir toplumsal önyargı mevcut. Çoooook lanet bir şeyden söz edilirmişçesine bir tavır takılınıyor esrar severlere karşı. Ancak aynı toplum sigaraya, alkole aşina. Neden? Çünkü devlet tarafından yasallaştırılıp, satışına izin verilmiş. Diğeri ise yasaklanıp, yeraltına itilmiş, illegalleştirilmiş. Bir gün esrar da yasallaşacak. Devlet tarafından bile satışı yapılabilir hatta. Nitekim bazı ülkelerde esrar satışı kontrollü olarak yapılıyor zaten. Sonuçta esrar dediğimiz şey bir ottan ibaret. Ne sigara kadar kimyasala bulanmış, ne de alkol kadar. Esrar içen bir insanın alabileceği zararın aynısı, hatta daha fazlası sigara içen bir insanda, alkol içen bir insanda görülebilir.
Sevişmeye karşı büyük bir saygım var. Nedendir bilmiyorum ama, bana sevgililiğin birlikteliğin en önemli parçasıymış gibi gelir cinsellik. Hem kadın, hem erkek, ya da eşcinsel birliktelikler, insanların birbirleriyle yatmak istediği sürece, anlamlı bir şekilde, olumlu bir şekilde devam edebilir. Aksi durumda, ilişki zayıflamaya, gerilemeye, sevgisizlik haline ulaşmaya başlamış demektir. Önce bir taraf yataktan uzak olmaya başlar, diğer taraf uzak olmak isteyeni zorladıkça, ikili arasında daha da fazla uzaklaşma meyadana gelir. sonrası malum zaten. İkili ayrılır. Sonra da nerde yanlış yaptık diye dolanırsınız. E, hakkıyla sikişmediniz işte. Düşünmeye gerek var mı?
Türkiye'de komünistlerin, sosyalistlerin büyük bir çoğunluğu kendi ideolojileriyle, kendi savunduklarıyla dalga geçer, içki ortamlarında, rakı masalarında, bunun muhabbetini yapar. Zaten tam da bu yüzden, Türkiye'de sosyalizm ve komünizm, '80 darbesinden beri yerinde saymakta, bir arpa boyu kadar ilerleyememekte. Sen kendi davana inanmazsan, sen bu uğurda bedel ödemekten çekinirsen, sen bunun için geceni gündüze katmazsan, sen topraktan bihaber olursan, sen çalışmak nedir bilmezsen, halkı nasıl örgütlersin, halkı nasıl devrimin peşine takabilirsin? İmkanı yoktur efendim, mümkün değil.
Sinkaflı kelimelerin neden küfür olarak algılandığını anlamıyorum. Birisini sikme, becerme istemenin küfür olarak algılanması, ataerkillikten başka bir şeyle açıklanamaz sanırım. Seni sikerimin küfür olduğu hiç bir yerde, beni sik demenin küfür olacağını sanmıyorum. Ananı sikerim demek kimi zaman cinayet sebebidir, ancak baban beni siksin demek kavga nedeni bile olmaz, hatta kavgayı bitirir, o derece dalga geçilesi bir söylemdir. E, o zaman biz, heteroseksüel kadınlara, kadınsılara, pasif gaylere, her birlikte olduğumuzda küfür mü ediyoruz, sövüyor muyuz? Kadınlar sövülmeye mahkum yaratıklar mı? Küfürü severim, iyi kullanana da saygım vardır. Ancak küfürlerimizin ataerkillikten nasibini aldığı ve bununla mücadele edilmesinin gerekliliği de bir realite.
Esrarkeşlere karşı genel bir toplumsal önyargı mevcut. Çoooook lanet bir şeyden söz edilirmişçesine bir tavır takılınıyor esrar severlere karşı. Ancak aynı toplum sigaraya, alkole aşina. Neden? Çünkü devlet tarafından yasallaştırılıp, satışına izin verilmiş. Diğeri ise yasaklanıp, yeraltına itilmiş, illegalleştirilmiş. Bir gün esrar da yasallaşacak. Devlet tarafından bile satışı yapılabilir hatta. Nitekim bazı ülkelerde esrar satışı kontrollü olarak yapılıyor zaten. Sonuçta esrar dediğimiz şey bir ottan ibaret. Ne sigara kadar kimyasala bulanmış, ne de alkol kadar. Esrar içen bir insanın alabileceği zararın aynısı, hatta daha fazlası sigara içen bir insanda, alkol içen bir insanda görülebilir.
Sevişmeye karşı büyük bir saygım var. Nedendir bilmiyorum ama, bana sevgililiğin birlikteliğin en önemli parçasıymış gibi gelir cinsellik. Hem kadın, hem erkek, ya da eşcinsel birliktelikler, insanların birbirleriyle yatmak istediği sürece, anlamlı bir şekilde, olumlu bir şekilde devam edebilir. Aksi durumda, ilişki zayıflamaya, gerilemeye, sevgisizlik haline ulaşmaya başlamış demektir. Önce bir taraf yataktan uzak olmaya başlar, diğer taraf uzak olmak isteyeni zorladıkça, ikili arasında daha da fazla uzaklaşma meyadana gelir. sonrası malum zaten. İkili ayrılır. Sonra da nerde yanlış yaptık diye dolanırsınız. E, hakkıyla sikişmediniz işte. Düşünmeye gerek var mı?
Türkiye'de komünistlerin, sosyalistlerin büyük bir çoğunluğu kendi ideolojileriyle, kendi savunduklarıyla dalga geçer, içki ortamlarında, rakı masalarında, bunun muhabbetini yapar. Zaten tam da bu yüzden, Türkiye'de sosyalizm ve komünizm, '80 darbesinden beri yerinde saymakta, bir arpa boyu kadar ilerleyememekte. Sen kendi davana inanmazsan, sen bu uğurda bedel ödemekten çekinirsen, sen bunun için geceni gündüze katmazsan, sen topraktan bihaber olursan, sen çalışmak nedir bilmezsen, halkı nasıl örgütlersin, halkı nasıl devrimin peşine takabilirsin? İmkanı yoktur efendim, mümkün değil.
17 Kasım 2011 Perşembe
HABERLER-2
Hrant Dink'in öldürülmesinden sonra hala bir sonuca varılamadı. Muhtemelen birkaç ülkücü, türkçü, milliyetçi gencin heyecanlı hareketlerine, sonuçlarına dayandırılıp mevzu kapatılacak. Aksi düşünülemez bile.
Son zamanlarda vicdani ret meselesi konuşuluyor. Bundan yüzyıl önce vicdani reddi kabul eden ülkeler vardı. Orası ayrı. Tabi ki ben bu ülkelerden biri olmamızı beklemiyordum. Ancak benim ülkemde olduğu kadar da aşağılanmasını, reddedilmesini, küfredilmesini de beklemiyordum. Vicdani ret, insani rettir. bu kadar basit. Bunu abartıp, milli, vatani mesele yapmaya gerek yok.
Kocaeli'nde deniz otobüsünü kaçıran pkk'lının annesi, oğlunun mezarını bdp'lilere vermedi. ancak yine de zafer işareti yapması millete koydu. ulan kadın zaten çocuğunu kaybetmiş, bir de zafer işareti yapmasını başka anlamlarla açıklamaya çalışıyorsunuz. ayıptır, günahtır.
Recep Tayyip; bu hafta içinde BDP mecliste kalsa ne olur, kalmasa ne olur diye açıklama yaptı. Allah kendisine akıl fikir versin. BDP mecliste kalmazsa iç savaş çıkar, milyonlarca insan ölür, BDP mecliste kalırsa iç savaş çıkmaz, milyonlarca insan ölmez. İkisi arasındaki farkı AKP'ye anlatmakta fayda var.
Son zamanlarda vicdani ret meselesi konuşuluyor. Bundan yüzyıl önce vicdani reddi kabul eden ülkeler vardı. Orası ayrı. Tabi ki ben bu ülkelerden biri olmamızı beklemiyordum. Ancak benim ülkemde olduğu kadar da aşağılanmasını, reddedilmesini, küfredilmesini de beklemiyordum. Vicdani ret, insani rettir. bu kadar basit. Bunu abartıp, milli, vatani mesele yapmaya gerek yok.
Kocaeli'nde deniz otobüsünü kaçıran pkk'lının annesi, oğlunun mezarını bdp'lilere vermedi. ancak yine de zafer işareti yapması millete koydu. ulan kadın zaten çocuğunu kaybetmiş, bir de zafer işareti yapmasını başka anlamlarla açıklamaya çalışıyorsunuz. ayıptır, günahtır.
Recep Tayyip; bu hafta içinde BDP mecliste kalsa ne olur, kalmasa ne olur diye açıklama yaptı. Allah kendisine akıl fikir versin. BDP mecliste kalmazsa iç savaş çıkar, milyonlarca insan ölür, BDP mecliste kalırsa iç savaş çıkmaz, milyonlarca insan ölmez. İkisi arasındaki farkı AKP'ye anlatmakta fayda var.
12 Kasım 2011 Cumartesi
Laiklik ve Bir Tanrı Figürü Olarak Mustafa Kemal Atatürk
Kemalistlerin, ulusalcıların, sosyal demokrat olduğunu iddia edenlerin diline pelesenk olmuş; devletin kurucu partisi CHP'nin altı okundan, dolayısıyla anayasal ilkelerimizden de biridir laiklik. Peki nedir laiklik? Neyi kapsar, neyi kapsamaz? Dinobur bir canavar mıdır, yoksa her türlü özgür düşüncenin, inancın filizlenip yeşermesini, hatta bir ormana dönüşebilmesi için gereken ortamı sağlayan bir koruyucu mudur?
Laikliğin tanımını yapmadan önce, üzerinde uzlaşılmış bir laiklik tanımı olmadığını kabul etmemizde fayda var. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, laikliği daha iyi bildiğini düşünen bir kaç kişi, yapılacak laiklik tanımına itirazlarda bulunabilir. Hepimiz ilkokul sıralarından öğrendiğimiz bir laiklik tanımını hatırlarız; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması. Mustafa Kemal Atatürk buna ek olarak; laikliğin sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak değil, aynı zamanda, tüm insanların, dini ve vicdani özgürlüklerinin, garanti altına alınması anlamında da var olması gerektiğini söyler. Yani laiklik, devletin; dinin güdümünde bir kurum olmasının önüne geçmek için var olması gereken bir ilke olduğu gibi, insanların dini özgürlüklerini de koruma altına almak için var olması gereken bir ilkedir.
Ancak, laikliği, sadece dine bağlayarak açıklamak yerine, daha da geniş bir anlam içerisine sokan tanımlar da vardır. Kadir Cangızbay'ın laiklik tanımına bakalım;
"laikliğin derdi, ne şu kültle(tapınıyla), ne bu kültle, ne de kültlerin kendisiyle değil, herhangi bir kült adına insanların zapturapt altına alınmasıyla/alınmak istenmesiyledir: hem de bu kült ister dinsel olsun, isterse de profan (ladini/din dışı)"
Kadir Cangızbay laikliği açık bir şekilde, sadece dini bir siyasi-hukuki mesele olarak görmeyip, aynı zamanda din dışı kültlerin de dayatılmasına bir karşı çıkış olarak görmektedir. Benim de laiklikten anladığım tam olarak budur. Yani, dini, din dışı, ve ya dinsizlik olarak adlandırılabilecek her türlü kültün, insanlara dayatılmasına karşı bir vicdani ve fikri özgürlük ortamı oluşturulmasının adıdır laiklik. Şimdi, bu laiklik tanımından yola çıkarak, cumhuriyetimizin laiklik anlayışına, ya da bir diğer deyişle, kemalist laikliğe bir bakalım. Hakan Mertcan, kemalist laiklik anlayışını şu sözlerle açıklar;
"Kemalizm'in, laiklik anlayışı, söylemsel olarak, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve din ve inanç özgürlüğünün güvence altına alınması olarak ortaya konulmaktadır."
Ancak kemalist cumhuriyet yönetimi, din ve devlet işlerini birbirinden ayırırken, dini uygulamaları bir kenara bırakmamış, gerektiği zaman kullanabilecekleri, gerektiği zaman insanları yönlendirebilecekleri, güdebilecekleri bir meşrulaştırma aracı olarak kullanmaya devam etmişlerdir. Saltanatın ve halifeliğin kaldırılması, yeni alfabenin kabulü ve cumhuriyetin ilanı gibi laiklik için gerekli olduğu varsayılan inkilaplardan sonra, gerçek bir cumhuriyete geçişin uzaması, laikliğin belli bir temele oturmasını engellemiştir. CHP'nin altı okunun anayasal birer ilke haline gelmesinden sonra, her Türkiye gencinin nasıl düşünmesi, nasıl üretmesi, nasıl yaşaması gerektiği de tanımlanmış, adeta Türkiye isimli fabrikadan çıkacak, aynı ürünler olmamız beklenmiştir.
Geleneksel kıyafetlerin gericilik olduğu, halk müziğinin hor görüldüğü, eski alfabenin, dolayısıyla tüm kültürümüzün, entelektüel birikimimizin, aklımızın ve bilgimizin çöpe atıldığı, halkın bizzat devlet eliyle aptallaşmaya, devletin tek tipçi eğitimine zorla tabi olmaya itildiği bir ortam yaratılmış, tüm bunlar yetmezmiş gibi, koskoca bir halk yok sayılarak, Mustafa Kemal Atatürk tek adamdan da öte bir tanrı olarak kabul ettirilmek istenmiştir. Hem anayasal bir ilke olarak laikliği savunmak, hem de tüm bunları yapabilmek akıl almaz bir çelişkiden başka bir şey değildir. Laikliğin bu denli savunulduğu bir dönemde, kemalistlerin, yaratmış olduğu Mustafa Kemal Atatürk'ü anlamak için, bir kaç örneğe bakalım;
Seyfi Öngider, Kuruluş ve Kurucu'da aktarıyor;
"Tek Adam olmaktan da öteye gidecek, kurduğu devletin tanımı bile Devlet, Atası etrafında toplanmış millettir diye yapılacaktır."
İlhami Bekir Tez 'Mustafa Kemal' isimli şiirinde;
"İlk adam/ Mavi gözlerle/ Baktı toprağa/ Toprağın haritasını çizdi bayrağa/ Allah değil/ O yazdı/ Alın yazımızı"
Neyzen Tevfik;
"'Tanrı ölmez', o dilerse görünür bir müddet,
kaybolunca onu bulur her millet..."
Aka Gündüz;
"Atatürk'ün tapkınıyız. Her şey O'dur. Her yerde O var. Her gökte O eser. Her enginde O çağlar. Biz O'yuz. Her şeyde Atatürk, yerde O... Gökte O... Denizde O... Var da O... Yok da O... Her şeyde O. Görünmezi görür. Bilinmezi bilir. Duyulmazı duyar. Sezilmezi sezer, ezilmezi ezer. Varsın! Teksin! Yaratansın!"
Yusuf Ziya Ortaç;
"Yoktan var ediyordu tanrı gibi her şeyi"
Behçet Kemal;
"Kaç yıldır Türkçe'ydi Tanrı'nın dili
İnsana ne ilah ne de sevgili
Ne de ana-baba aratıyordu
Her an yaratıyor, yaratıyordu."
Kemalettin Kamu;
"Ne örümcek, ne yosun
Ne mûcize, ne füsun...
Kâbe Arab'ın olsun
Çankaya bize yeter."
Vasfi Mahir Kocatürk;
"Peygamber, tanrısına duymadı bu hasreti
Vermedi bu kudreti tanrı, peygamberine."
Faruk Nafiz Çamlıbel;
"On milyon bel, iki kat olmuşken eğilmeden
O'nda on beş milyonun boyu birden uzaldı.
Tanrı, peygamber diye nedir, kimdir bilmeden
Taptığımız ne varsa, hepsi ondan şekil aldı."
Örnekleri istediğimiz kadar uzatabiliriz. Ancak buna ne gazete sayfaları, ne de dergi sayfaları yeter. Bu kadar örnek bile kemalist yönetimin, bir yandan laikliği savunurken, bir yandan da laikliğin tam karşıtı bir kültü, profan bir kültü ortaya koyuyor olduğunu, bir halkı, bir nesli şekillendirme işini kendine görev edindiğini anlamaya ve anlatmaya yeterli olacaktır.
Sonuç itibariyle, her ne kadar 1937 yılında anayasal bir ilke haline gelmişte olsa laiklik, bu ülkede hiçbir zamanyerleşmiş bir ilke olarak savunulamadı, hiçbir zaman geniş kitlelere yayılamadı. Bizzat kemalist kadrolar, oluşturdukları kültlerle, yaptıkları baskılamalarla, laikliğin önüne setler, barajlar çektiler. Şimdi de aynı kemalist kesimin muhtemelen daha az okumuş çocukları, torunları, laikliğin savunucuları oldukları iddiasıyla, dindarlara saldırmakta, dindarlığı, laikliğin düşmanı zannetmekteler. Aynı kemalist-ulusalcı kesimler laikliğin elden gideceğini, hatta gitmekte olduğunu söylemekteler. Farkında olmadıkları şey ise oldukça basit; "Bu topraklara laiklik hiç uğramadı ki, şimdi elden gitsin."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)