Azınlık ırkçılığı, Kürt ırkçılığı-milliyetçiliği gibi kavramları siyasi arenada çok sık duyarız. Bu kavramları kullanan arkadaşlarımızın bir çoğu ırkçı-milliyetçi insanlardır. Bu insanların bir çoğu da; ırkçı-milliyetçi olduğunun farkında olup, bununla da gurur duyarlar. E, madem ırkçı-milliyetçi olmak gurur verici bir durum, neden başkalarının ırkçı-milliyetçi fikirleri, tavırları; onları küçümsemek için kullanılacak argümanlar haline getirilir? Buna verilecek birkaç cevap tabi ki var; birincisi, milliyetçilik ve ırkçılık, çelişki üreten kavramlardır. Sen milliyetçiysen, ve senden olmayan bir "o" da milliyetçiyse, onunla senin aranda bir ortak yaşam mutluluğunun üretilmesi mümkün değildir. Savaş, çatışma, nefret kaçınılmazdır. İkincisi, Kürt ırkçılığı-milliyetçiliği ile suçlananlar, ırkçılıktan milliyetçilikten gurur duyan insanlar olmadıkları gibi, ırkçı-milliyetçi olduklarını da reddederler. Bu durumda Türk ırkçı-milliyetçisi; hayır siz milliyetçi ve ırkçısınız, "banane banane" tribine girer. Bu aynı fikirleri savunduklarından ötürü yandaş arama durumu değil, aynı fikirleri savunmalarına rağmen, kendilerinin seçemeyecekleri farklılıklarından dolayı düşman arama durumudur. Ve zaten Türk'ün Türk'ten başka da dostu yoktur. Ancak bu yazının konusunu; Türk ırkçı-milliyetçilerinin, Kürt siyasi önderlerini Kürt milliyetçiliğiyle-ırkçılığıyla suçlaması değil, Türk sosyal demokratlarının bu suçlamada bulunmaları oluşturuyor. Bu sosyal demokrat arkadaşların nasıl bir yanılgı içerisinde olduğunu göstermeden önce, azınlık ve ırkçılık kavramlarını tanımlamaya ihtiyacamız var.
Azınlık kime denir, neye denir? Türk Dil Kurumu'nun azınlık tanımı oldukça yavan, sığ; "Bir ülkede ayrı soydan veya inançtan olan ve sayıca az bulunan topluluk." Bu tanım üzerinden tartışmaya devam edecek olursak, şu sorulara cevap vermekte zorlanabiliriz. Osmanlı'da Türkler azınlık mıydı? Ya da Roma'da Romalılar? Kürtlein sayısı bu ülkede Türkleri geçerse; Türklere azınlık mı diyeceğiz? vb.
Bu sığ azınlık tanımından kurtulmak için uluslararası azınlık tanımlarına bakmakta fayda var. 1978 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu raportörü Francesco Capotorti azınlığı tanımlarken üç unsurdan bahseder, bu üç unsurdan biri; "Bu grubun(dinsel, ırksal, dilsel farklılıkları olan grup) nüfusun bütünü içinde sayıca az olması, sayısal azlığı nitelendiren grubun egemen olmayan konumu ve grup üyelerinin devletle vatandaşlık bağı." Bu tanımın da sıkıntıları olmakla birlikte, en azından egemenlik bahsinde bir şeyler söylemiş olması önemlidir. Bu tanımlamayla anlıyoruz ki; bir grubun azınlık olması için egemen olmaması, ya da egemenlikten pay almıyor olması gerekiyormuş. Daha halk ağzıyla ifade edecek olursak, azınlık; dilleriyle, kültürleriyle, dinleriyle farklı olan grupların, başka grupların egemenliği altındaki bir ülkede, egemen grupların lütfuyla yaşadığı toplulukların ismidir.
Irkçılığın da bir çok tanımı olmasına rağmen, "azınlık ırkçılığı" kavramından bahsedenlerin kastettiği ırkçılık; kendi soyunun, kendi etnik kültür değerlerinin, diğer soylardan, diğer etnik kültür değerlerinden üstün olduğunu, dolayısıyla kendi soyundan olanların diğerlerine hükmetmesi gerektiğini ön gören, düşünen bireylerin ırkçılığıdır. Bu tarz ırkçılığı; "Bir Türk dünyaya bedeldir" ya da "Tanrı Türk'ü korusun ve yüceltsin" gibi kemikleşmiş sloganlarda görebiliyoruz.
Milliyetçilik ise ırkçılığın kalıtsal içeriğinden arındırılmasıyla ortaya çıkan bir kavramdır. Milliyetçilik soydaşlıktan ziyade ülküdaşlığa dayanır. Bir milletin egemen ülküsüne ortak olan, ona omuz veren kim varsa, onları da millete dahil eder, dışlamaz. Ancak soydaşı olmayan insanları millet içerisinden istediği zaman atabilme gücünü de elinde barındırır. Milliyetçilikle ırkçılığn farkı kendinden olmayana zarar verip vermemeden ziyade, kendinden olmayanı tamamen dışlamak ile kendinden olmayanı kendine benzetmek arasındadır. Artık hangisinin daha makbul olduğuna siz karar verin.
Bu kısa tanımlardan sonra, yazının ana konusuna gelebiliriz. Türkiye'de Türk sosyal demokratlar, sosyal demokrat olmanın gereği, özgürlüklerden ve demokrasiden çok sık bahsederler. Ancak Yunanistan, Bulgaristan, Almanya, Çin, Kıbrıs gibi ülkelerden bahsederken, Türkler için söylenen özgürlükler, eşitlikler bahsi, konu Türkiye'deki Kürtlere gelince, Kürt siyasi önderlerinin, akil adam ve kadınlarının, bölücü, ırkçı, milliyetçi olduğu ithamına dönüşür. Türk sosyal demokratlar bu konuda Türk milliyetçilerden, ırkçılardan farklı bir tutum sergilemezler. Daha geçenlerde Çin gezisine giden Recep Tayyip Erdoğan, bize zorla Çince öğretiyorlar diyen Uygur Türklerine, ahlar vahlar diyordu. Kendi ülkesindeki Kürtlere söylediklerini de bildiğimize göre, Türk sosyal demokratlarının da bu söylemlerinin, Erdoğan'dan farklı olmadığını görmüş oluyoruz. Çünkü Türk sosyal demokratı da, milliyetçiliğe bulanmıştır. Milliyetçilikten nasibini almıştır. Bir sosyal demokratın, Uğur Mumcu'nun 1986'da ne söylediğine bir bakalım;
1-Türk solculuğu azınlık ırkçılığına yani Kürtçülüğe alet edilmemelidir.
2-Türk sosyalizmi maceracı akımlarla görüş birliği içinde olmadığını her fırsatta ortaya koymalıdır.
3-Türk sosyalizmi ideolojik bağımsızlığını korumalıdır.
Bundan 25 yıl önce Uğur Mumcu'nun söylediklerini, bugün aynı çevreler söylemeye devam ediyorlar. Peki nedir Kürtçülük? Kimdir Kürtçüler? Dillerinin eğitim dili olmasını isteyenler, yerel yönetimlerin kuvvetlendirilmesini isteyenler, kültürlerini savunanlar mı Kürtçüdür? Bağımsız devlet kurmak isteyenler midir Kürtçü olanlar? Kürtler; "Ne mutlu Kürt'üm diyene" mi demektedirler. Kürtler biz Türkleri yönetmeliyiz mi demektedirler? Bu insanları Kürtçü-ırkçı yapan nedir?
Bir an için Kürt kanaat önderlerinin ırkçı olduğunu kabul edelim. Peki Kürtler için azınlık diyebilir miyiz? Azınlık tanımında egemen olmama hali demiştik; İsmet İnönü de Lozan'a katıldığında, biz Türkler ve Kürtlerin temsilcisiyiz demişti. Ve yine Lozan'da azınlık tanımı, gayri müslimlerle sınırlı tutulmuştu. Yani Kürtler bu ülkenin azınlığı değil, egemenliği sağlayan topluluğun bir bileşeniydi. Ancak Lozan'dan sonra yaşanan Türkçü gelişmeler, Türkiye'de yaşayan herkesin Türk olduğu söylemi ve bu söylemin anayasallaşması, tüm bunlar yetmezmiş gibi Kürt'ün ve Kürtçe'nin inkarı, ben Kürt'üm diyeni, Kürtçe konuşanı azınlıklaştırdı. Bu azınlıklaştırma sürecini görmezden gelip, Kürt kanaat önderlerine azınlık ırkçısı demek pişkinliğin önde gideni değildir de nedir?
Türk sosyal demokratlarının sık sık kullandığı söylemlerden biri de, MHP neyse BDP de bizim içi odur söylemidir. Bunu söyleyerek akılları sıra MHP'yi de BDP'yi de küçümserler. MHP Türk ırkçılığının, BDP ise Kürt ırkçılığının partisidir, öyle kabul ederler. Lakin arada farklar vardır, MHP milliyetçiliği benimsemekle kalmaz adını dahi ondan alır, BDP'nin milliyetçilik vurgusu yoktur, bu ona, Türk efendileri tarafından atfedilir. Türk sosyal demokratları, BDP'yi illa bir partiye benzeteceklerse CHP'ye benzetmeleri daha doğru olur. BDP yöneticileri eğer ırkçı, kürtçü bir politika izliyor ve bunun farkına da varmıyorlarsa, bu politikanın ırkçı, türkçü karşılığı CHP'de kendisini bulur. Ancak Türk sosyal demokratları bir yandan BDP yöneticilerini ırkçılıkla suçlayıp bir yandan CHP ile ilişkilendirip, bir yandan da CHP'ye destek verecek kadar da tutarsız olamazlar. Bu sebepten sadece BDP-MHP ilişkisi kuracak kadar tutarsızlaşıp, akılsızlaşıyorlar.
Azınlık ırkçılığı Kürt legal ve illegal siyasi örgüt önderleri için söyelenebilecek bir tanımlama değildir. Çünkü ne Kürtler azınlıktır, ne de Kürt halkının önderleri ırkçıdır. Irkçılıklarına dair talep edilen haklardan başka bugüne kadar bir örnek gösterilmemiştir. Kürtler hem Türk milliyetçiliği ve Türkçülükle baskı altına alınmış, itiraz ettikleri, isyan ettikleri zamanlarda da milliyetçilikle, ırkçılıkla suçlanmışlardır. Sorun silahlı mücadelede de değildir, zira Kürt halkı silahlı mücadeleye başlamadan önce de başına gelenler hala hafızalardadır.
15 Nisan 2012 Pazar
4 Nisan 2012 Çarşamba
Bir Sarhoşun Notları
Bazı arkadaşlar ailelerinin kendileri üzerindeki baskılarına boyun eğiyorlar. Beni bugüne kadar büyüttüler, yemedler yedirdiler, içmediler içirdiler diyorlar. Eeee, haliyle istedikleri birkaç küçük şeyi de yapmam gerek diye düşünüyorlar. Halbu ki durum bu kadar basit değil. Birincisi evlat; anne-baba yapmaya karar vermez, ancak anne-baba çocuk yapmaya karar verir. Bu karar verişin sonunda evlatlık edinmezler, çocuk yaparlar. Neden evlatlık edinmek yerine çocuk yaparlar? Çünkü amaçları birilerine yardımcı olmak değil, kendilerinin devamını sağlamaktır, övünebilecekleri, gururlanabilecekleri birini yaratmaktır. Bunu isterler, bu yüzden evlatlık edinmek yerine, birini yapmaya karar verirler. Bu karar verişten sonra dünyaya gelen çocuğa da, köpek muamelesi yaparlar. Eğitilmesi gereken, yetiştirilmesi gereken küçük bir finodur o, iyi yetiştirilip, güzel şeyler başardığı zaman onunla övünmek gerekir. Sonra da bu çocuklar ailelerine karşı sorumluluklarının olduğunu bu yüzden kendi kararlarına göre yaşayamayacaklarını savunurlar. Bu yüzden kaç genç hayalinden vazgeçer, kaç genç istemediği bir yolu seçer. Sonra da neden dünya bu halde diye düşünürüz.
Kadınlar çok çabuk ağlarlar. Ağlamak isterler, ağlayarak rahatlarlar. Sinirlenince, üzülünce, acı çekince... Hep ağlarlar. Onlar ağladığı zaman, erkeklerin söyleyecek hiçbir şeyleri kalmaz. Kadınların çevresinde pervane olurlar. Ne isterlerse yaparlar, sabahtan akşama, akşamdan sabaha nöbet tutarlar. Kadının ağlayışı, silahtır. Ve, Hanzala'nın attığı taş gibi bir silah değildir, olsa olsa "little boy"dur. İnsanlık suçudur, incelenmesi gerekir.
Benim altı erkek içinde ne işim var diyen kadınlar var. Bu kadının kendisine yapabileceği en büyük hakaretlerden biridir aslında. Siz bugüne kadar, kaç erkeğin; altı kadın arasında benim ne işim var ya dediğini duydunuz? Ancak kadınların bir çoğu bunu söylerler. Ve bu söyledikleri kendi kadınlıklarını aşağılamak noktasındaki en can alıcı yerlerden birisidir. Bir kadın, yirmi milyon erkeğin arasında da olabilir. Bu hiçbir şekilde bir kadını rahatsız edecek bir durum olmamalıdır. Bulunduğun ortamdaki insanların cinsiyeti değil, karakteri seni etkeler, buna göre bir tavır takınmamız gerekir. Aksi durum bir kadının, kadınların aşağılanmasına desteğidir ki, kabul edilebilir bir tarafı yoktur.
Bazı kadınlar, sadece birileriyle yatmak için sevgili olurlar. Bazıları da birileriyle yatabilmek için hiç tanımadıkları erkekleri bulurlar. Bu tarz ayrımların, sosyolojik nedenleri var tabi ki. İlk grup kadınlar, kaşar olarak algılanmamak, cinsellikten sonra yaşanan ayrılığın arkasından, aralarındaki seksin sebebini bir insanı sevmesine ve bir insan tarafından kandırılmışlığına bağlamak gibi nedenlerden ötürü sevgili olmayı tercih ederler. İkinci gruptaki kadınlar ise, kendisiyle alakası olmayan insanlar arasından birilerini seçerek, o erkeğin ya da kadının bir daha başına bela olmamasını, arkadaş çevresiyle bir münasebet içerisine girip, kendisi hakknında münasip olmayan şeyler söylememesini sağlarlar. Bu iki grupta yer alan kadınlar, çoğu zaman diğer gruptaki hemcinslerini küçümserler. Çünkü ikinci gruptaki kadınlara göre, birinci gruptakiler sahtekar ve kendine güveni olmayan kadınlarken; birinci gruptaki kadınlara göre, ikinci gruptakiler kaşardır. Esasında iki grubun da birbirinden farkı yoktur. Bu tarz seçimlere kadınları zorlayan mesele; toplumun kadına yönelttiği cinsel baskı ve seksin kadınlar için aşağılıklaştırılmasıdır. Mevcut toplumda, görece özgür seks ve özgür aşka sahip olan erkeklerin, bu hürriyetini kısıtlayamayacağımıza göre, yapmamız gereken, kadınların bu tarz seçimlere meyletmeyeceği bir ortam oluşturabilmektir. Özgür aşk ve seks; cinsiyetçiliğin önüne geçmek adına atılması gereken temel adımdır.
İnsanın olabilecek en erken yaşta kendi parasını kendisinin kazanmasının kutsandığı bir toplumda yaşıyoruz. Öyle olmayan toplum var lan dingil diyebilirsiniz. Hak vermemek elde değil. Mesele o değil, mesele bunun kutsanmasından sonra, çocuk işçilerin varlığının yadırganması. Amerikalılar, Çinliler'in çocuk işçileriyle dalga geçerler, bu durumun varlığının çol ilginç olduğunu, böyle bir şeyin kabul edilemez olduğunu düşünürler. Tabi Çin ile yapılan bu kıyaslamada, Çin'in hala düşman komünistlerden olduğu da bir yandan hatırlanır, hafızalardadır. Yani bir nevi, bakın işte bu komünistler böyledir, çocukları bile çalıştırırlar gibilerinden bir goygoyculuk. İyi de, kapitalist düzende de buna şaşılacak bir durum yok ki. Biz zaten belli bir eğitim sistemi oluşturmuşuz, bu eğitim sistemini en çabuk bitirip, en büyük faydayla çalışan, bunun karşılı olarak da en büyük payı alanlara başarılı demiyor muyuz? Bu durumda yarın bir gün, eğitim sistemimiz bize, eğitimin 16-17 sene olduğunu değil de, 1-2 sene olduğunu söylerse, bu sefer de, yine aynı şeye başarılı olmak demeyecek miyiz? Bu durumda milyonlarca başarılı 8-9 yaşında, çalışan insanlar türetmiş olmayacak mıyız? Birazcık tutarlı olmakta fayda var, birazcık toplumun-devletin bize öğrettiği doğruları eleştirmekte fayda var.
Bugün RTE, biz teröristlerle asla görüşmeyiz-konuşmayız dedi. RTE mi hafıza kaybına uğradı, yoksa halkımızın mı çok aptal olduğu düşünülüyor? Daha dün, görüşmelerin olduğunu kabul eden siz değil miydiniz? Daha dün mit müsteşarımı yedirtmem diyen sen değil miydin? Bu nasıl bir hafıza kaybıdır, bu nasıl bir halkın zekasıyla dalga geçmektir. Bir hükümet, halkının iyiliği için, her kurumla, her kuruluşla, her kişiyle, her örgütle; konuşabilir-görüşebilir. Konuşmayız, görüşmeyiz demek, hepsini öldürüp bu işi bitirecez demektir ki, ikiyüz yıldır, bu sorun, bunu diyen hükümetler, padişahlar başta olduğu için çözülemedi. Bugün sen sorunu çözemezsen, iktidarı kaybedip gidersin, yerine sorunu çözebilecek olanlar gelir. Bu sorun çözülmeden, Türkiye'nin uzun vadede ekonomik ve sosyolojik olarak başarı sağlaması mümkün değildir.
Kadınlar çok çabuk ağlarlar. Ağlamak isterler, ağlayarak rahatlarlar. Sinirlenince, üzülünce, acı çekince... Hep ağlarlar. Onlar ağladığı zaman, erkeklerin söyleyecek hiçbir şeyleri kalmaz. Kadınların çevresinde pervane olurlar. Ne isterlerse yaparlar, sabahtan akşama, akşamdan sabaha nöbet tutarlar. Kadının ağlayışı, silahtır. Ve, Hanzala'nın attığı taş gibi bir silah değildir, olsa olsa "little boy"dur. İnsanlık suçudur, incelenmesi gerekir.
Benim altı erkek içinde ne işim var diyen kadınlar var. Bu kadının kendisine yapabileceği en büyük hakaretlerden biridir aslında. Siz bugüne kadar, kaç erkeğin; altı kadın arasında benim ne işim var ya dediğini duydunuz? Ancak kadınların bir çoğu bunu söylerler. Ve bu söyledikleri kendi kadınlıklarını aşağılamak noktasındaki en can alıcı yerlerden birisidir. Bir kadın, yirmi milyon erkeğin arasında da olabilir. Bu hiçbir şekilde bir kadını rahatsız edecek bir durum olmamalıdır. Bulunduğun ortamdaki insanların cinsiyeti değil, karakteri seni etkeler, buna göre bir tavır takınmamız gerekir. Aksi durum bir kadının, kadınların aşağılanmasına desteğidir ki, kabul edilebilir bir tarafı yoktur.
Bazı kadınlar, sadece birileriyle yatmak için sevgili olurlar. Bazıları da birileriyle yatabilmek için hiç tanımadıkları erkekleri bulurlar. Bu tarz ayrımların, sosyolojik nedenleri var tabi ki. İlk grup kadınlar, kaşar olarak algılanmamak, cinsellikten sonra yaşanan ayrılığın arkasından, aralarındaki seksin sebebini bir insanı sevmesine ve bir insan tarafından kandırılmışlığına bağlamak gibi nedenlerden ötürü sevgili olmayı tercih ederler. İkinci gruptaki kadınlar ise, kendisiyle alakası olmayan insanlar arasından birilerini seçerek, o erkeğin ya da kadının bir daha başına bela olmamasını, arkadaş çevresiyle bir münasebet içerisine girip, kendisi hakknında münasip olmayan şeyler söylememesini sağlarlar. Bu iki grupta yer alan kadınlar, çoğu zaman diğer gruptaki hemcinslerini küçümserler. Çünkü ikinci gruptaki kadınlara göre, birinci gruptakiler sahtekar ve kendine güveni olmayan kadınlarken; birinci gruptaki kadınlara göre, ikinci gruptakiler kaşardır. Esasında iki grubun da birbirinden farkı yoktur. Bu tarz seçimlere kadınları zorlayan mesele; toplumun kadına yönelttiği cinsel baskı ve seksin kadınlar için aşağılıklaştırılmasıdır. Mevcut toplumda, görece özgür seks ve özgür aşka sahip olan erkeklerin, bu hürriyetini kısıtlayamayacağımıza göre, yapmamız gereken, kadınların bu tarz seçimlere meyletmeyeceği bir ortam oluşturabilmektir. Özgür aşk ve seks; cinsiyetçiliğin önüne geçmek adına atılması gereken temel adımdır.
İnsanın olabilecek en erken yaşta kendi parasını kendisinin kazanmasının kutsandığı bir toplumda yaşıyoruz. Öyle olmayan toplum var lan dingil diyebilirsiniz. Hak vermemek elde değil. Mesele o değil, mesele bunun kutsanmasından sonra, çocuk işçilerin varlığının yadırganması. Amerikalılar, Çinliler'in çocuk işçileriyle dalga geçerler, bu durumun varlığının çol ilginç olduğunu, böyle bir şeyin kabul edilemez olduğunu düşünürler. Tabi Çin ile yapılan bu kıyaslamada, Çin'in hala düşman komünistlerden olduğu da bir yandan hatırlanır, hafızalardadır. Yani bir nevi, bakın işte bu komünistler böyledir, çocukları bile çalıştırırlar gibilerinden bir goygoyculuk. İyi de, kapitalist düzende de buna şaşılacak bir durum yok ki. Biz zaten belli bir eğitim sistemi oluşturmuşuz, bu eğitim sistemini en çabuk bitirip, en büyük faydayla çalışan, bunun karşılı olarak da en büyük payı alanlara başarılı demiyor muyuz? Bu durumda yarın bir gün, eğitim sistemimiz bize, eğitimin 16-17 sene olduğunu değil de, 1-2 sene olduğunu söylerse, bu sefer de, yine aynı şeye başarılı olmak demeyecek miyiz? Bu durumda milyonlarca başarılı 8-9 yaşında, çalışan insanlar türetmiş olmayacak mıyız? Birazcık tutarlı olmakta fayda var, birazcık toplumun-devletin bize öğrettiği doğruları eleştirmekte fayda var.
Bugün RTE, biz teröristlerle asla görüşmeyiz-konuşmayız dedi. RTE mi hafıza kaybına uğradı, yoksa halkımızın mı çok aptal olduğu düşünülüyor? Daha dün, görüşmelerin olduğunu kabul eden siz değil miydiniz? Daha dün mit müsteşarımı yedirtmem diyen sen değil miydin? Bu nasıl bir hafıza kaybıdır, bu nasıl bir halkın zekasıyla dalga geçmektir. Bir hükümet, halkının iyiliği için, her kurumla, her kuruluşla, her kişiyle, her örgütle; konuşabilir-görüşebilir. Konuşmayız, görüşmeyiz demek, hepsini öldürüp bu işi bitirecez demektir ki, ikiyüz yıldır, bu sorun, bunu diyen hükümetler, padişahlar başta olduğu için çözülemedi. Bugün sen sorunu çözemezsen, iktidarı kaybedip gidersin, yerine sorunu çözebilecek olanlar gelir. Bu sorun çözülmeden, Türkiye'nin uzun vadede ekonomik ve sosyolojik olarak başarı sağlaması mümkün değildir.
24 Mart 2012 Cumartesi
BİR SARHOŞUN NOTLARI
Küçük yaşlardayken pek çok sevgilim oldu. Çoğuna karşı da bir şeyler hissettiğimi düşündüm. Belki de hissettim. Bir şey hissetmek nedir deseler, hala doğru düzgün bir cevam veremem. Sevmek, sevgili olmak. Bırakmayacak gibi sarılmak, hayatın anlamı onun gözlerindeymişçesine gözlerinin içine bakmak, nefesinde yeni bir hayat varmış gibi içine çekmek, terinin terine karışmasıyla mutlu olmak, kokusunu duymak, sevgisini görmek, sesiyle mutlu olmak. Nedir sevgili olmak? Bunların hiç biri yoksa, nedir ki sevgili olmak? Boşalana kadar sevişmek midir, arabasına binmek midir, güzelliğiyle hava atmak mıdır? İlerde çok büyük insan olacak mıdır, ailesi zengin midir? Nedir sevgili olmak?
Aşk nedir diye sorsam, hala kendimi tatmin edecek bir cevap veremem. Sevgilin gözünün önünde eşeklerle sikişse dahi onu tüm kalbinle sevmek midir, yoksa dünyanın tüm eşekleri seni sikse dahi aşkının yanında bunu unutmak mıdır? Aşk acı çekmek midir, yoksa her şeye rağmen mutlu olabilmek midir? Ben daha çok ikincisini benimsiyorum. Aşk acı çekmektir der çoğu insan, ne alakası var yahu, aşık olsan insan için, aşık olmuşluk halinden daha mutlu bir şey olabilir mi? Aşık olmuşsun yahu. Aşık olduğun insanın seni sevmesini filan siktir et, aşık olmuşsun sen, seviyorsun. Kalbin her gün yerinden fırlayacakmışçasına hareketler sergiliyor, ayakların yerden kesilip, aklın bir karış havaya karışıyor. Böyle bir vaziyetteyken, insanın acı çekebilmesi mümkün müdür? Kimileri vakti zamanında ulaştığı insanları elinden avucundan kaçırınca, aşık olduğunu zannedip, vah ola vahlar ola, kıçım açıkta yüreğim yangında demeye başlar. Ulan aşıksan, ve aşık olduğun insan seninle mutlu olmadığını, olamayacağını düşündüğü için senden ayrıldıysa, senin bundan mutlu olman gerekir. Zira aşık olduğun insan, kendini daha mutlu göreceği bir hayatı tercih etmiştir. E, sen de aşık olan insan olarak, aşkının mutlu olmasını isteyeceğine göre,bu durumdan azami bir mutluluk duyman gerekir. Ne demiş Karac'oğlan; seni seviyorsam bundan sana ne. Sevgimiz de aşkımız da karşımızdaki insanları ilgilendirmez, karşımızdaki insanın mutluluğuyla mutlu olmayı öğrenmemiz lazım.
Herkes gider mi? Evet, herkes gider. Ne kadar kabul etmezsek etmeyelim, herkes gider. Seni seven de, sana aşık olduğunu söyleyen de gider. Annen de, baban da, kardeşlerin de, hepsi gider. Çünkü sana aşık olana sen yeterince ilgi göstermezsin, iki sene dayanır, üç sene dayanır, dört sene dayanır, on sene dayanır, sonra gider. Gidince dersin; neden gitti, nereye gitti, neden gitti? Seven de gider, sen onu senden az seversen, ve senin çok sevdiğin seni senin onu sevdiğinden az seviyorsa, sen de o zaman gidersin, bugün değil belki, yarın da değil belki, ama gidersin. Biz hep gidişlerimizi unutur, gidenleri hatırlarız. Bu yüzden hep başkalarına söveriz, küfrederiz. Hiç düşünmeyiz, seni aldattılarsa, onu kandırdılarsa, bunu şey ettilerse, bu kadar insanı siken kim lan diye. Bunu göz ardı ederiz, kendi çektirdiklerimizi unuturuz, siktiğimiz hayatları unuturuz, geriye sadece bizim canımızı acıtanlar kalır. İşte bu unutkanlığımız ve kindarlığımız, dünyanın yaşanabilir bir yer olmasının önüne geçiyor.
Bugün arkadaşlarla dışarıya çıktım, içlerinden ikisi sevgiliydiler. Sevgililik halini ne kadar özlediğimi farkettim onları görünce. Tüm o canımları, cicimleri, küçük laf oyunlarını, yanından geçerken ki dokunmaları, kısacası tüm o saçmalıkları özlediğimi farkettim. Sevgililik haliyle dalga geçerim genelde, günümüzde anlamını yitirmiştir, paraya, güzelliğe, statüye dayalı bir birliktelik halini almıştır, sevgiyle arasındaki irtibatını kaybetmiş bir olgudan sevgililik diye bahsedilebilir mi? Bence bahsedilemez. Tüm bunlara rağmen, sevgililik halini özlediğimi farkettim. İnsan evladı yalnız kalmaya o kadar aykırı bir yapıya sahip ki, her ne kadar aksini düşünürse düşünsün, sevgiliye, birlikteliğe ihtiyaç duyuyor. Biz buyuz, biz birlikte yaşamak için varız.
Birkaç gün önce Cihan Kırmızıgül tahliye oldu. Molotof atılan bir mekana yakın bir yerde otobüs bekleyen puşili bir genç olduğu için göz altına alınan bir arkadaşımızdı. Okulunu aldılar elinden, iki yılını aldılar elinden. Sadece herhangi bir zamanda herhangi bir yerde olmasına rağmen, yanlış zamanda, yanlış yerdeydi dediler onun için. Esmerdi, Kürt'e benziyordu, belki de molotofu atan oydu. Tüm bu küpelerimle, bilekliklerimle, kolyelerimle, renkli gözlerimle, o gün orda puşiyle oturan ben olsaydım, beni de alırlar mıydı diye düşündüğümde, tabi ki alırlardı diyemiyorsam eğer, bu ülkede, kolluk kuvvetleri meşruiyetini kaybetmiş demektir. Ben polise güven duymuyorum ki polis beni güvende tutsun.
Son zamanlarda newroz(nevruz) kutlamaları başa bela oldu. Yok efendim newroz Türkçe değilmiş, nasıl kullanılırmış filan. Ulan neredeyse tüm üniversitelerde doçentlik için, doktora için, profesörlük için ingilizce makaleler isteniyor, o zaman sıkıntı yok da, newrozu kürtçe yazınca mı sıkıntı var, bu nasıl bir mantalitedir? Hadi onu geçtim, kullandığımız dildeki, bir çok kelime yabancı kökenli. Hiçbirini dert edinmiyorken, newrozu dert etmek, bir yerlerden çatışma halini çıkartmak istemek değildir de nedir? Var olan tartışmalar boyunca birkaç esas noktayı aydınlatmaya çalıştım. Kürtler'de newroz, Demirci Kawa efsanesiyle, Türkler'de ise Ergenekonla birleşir. Dolayısıyla Türkler ve Kürtler'de başka anlamları vardır. Kürtler için newroz; zalime karşı mazlumun ayaklanmasıdır, Türkler için ise, üremenin, çoğalmanın sembolüdür. Birileri bu anlamları olan nevruzun içini boşaltmaya, onu salt bir çiçeklerin açışı, kuşların ötüşüne indirgemeye çalışıyor, yemezler.
Aşk nedir diye sorsam, hala kendimi tatmin edecek bir cevap veremem. Sevgilin gözünün önünde eşeklerle sikişse dahi onu tüm kalbinle sevmek midir, yoksa dünyanın tüm eşekleri seni sikse dahi aşkının yanında bunu unutmak mıdır? Aşk acı çekmek midir, yoksa her şeye rağmen mutlu olabilmek midir? Ben daha çok ikincisini benimsiyorum. Aşk acı çekmektir der çoğu insan, ne alakası var yahu, aşık olsan insan için, aşık olmuşluk halinden daha mutlu bir şey olabilir mi? Aşık olmuşsun yahu. Aşık olduğun insanın seni sevmesini filan siktir et, aşık olmuşsun sen, seviyorsun. Kalbin her gün yerinden fırlayacakmışçasına hareketler sergiliyor, ayakların yerden kesilip, aklın bir karış havaya karışıyor. Böyle bir vaziyetteyken, insanın acı çekebilmesi mümkün müdür? Kimileri vakti zamanında ulaştığı insanları elinden avucundan kaçırınca, aşık olduğunu zannedip, vah ola vahlar ola, kıçım açıkta yüreğim yangında demeye başlar. Ulan aşıksan, ve aşık olduğun insan seninle mutlu olmadığını, olamayacağını düşündüğü için senden ayrıldıysa, senin bundan mutlu olman gerekir. Zira aşık olduğun insan, kendini daha mutlu göreceği bir hayatı tercih etmiştir. E, sen de aşık olan insan olarak, aşkının mutlu olmasını isteyeceğine göre,bu durumdan azami bir mutluluk duyman gerekir. Ne demiş Karac'oğlan; seni seviyorsam bundan sana ne. Sevgimiz de aşkımız da karşımızdaki insanları ilgilendirmez, karşımızdaki insanın mutluluğuyla mutlu olmayı öğrenmemiz lazım.
Herkes gider mi? Evet, herkes gider. Ne kadar kabul etmezsek etmeyelim, herkes gider. Seni seven de, sana aşık olduğunu söyleyen de gider. Annen de, baban da, kardeşlerin de, hepsi gider. Çünkü sana aşık olana sen yeterince ilgi göstermezsin, iki sene dayanır, üç sene dayanır, dört sene dayanır, on sene dayanır, sonra gider. Gidince dersin; neden gitti, nereye gitti, neden gitti? Seven de gider, sen onu senden az seversen, ve senin çok sevdiğin seni senin onu sevdiğinden az seviyorsa, sen de o zaman gidersin, bugün değil belki, yarın da değil belki, ama gidersin. Biz hep gidişlerimizi unutur, gidenleri hatırlarız. Bu yüzden hep başkalarına söveriz, küfrederiz. Hiç düşünmeyiz, seni aldattılarsa, onu kandırdılarsa, bunu şey ettilerse, bu kadar insanı siken kim lan diye. Bunu göz ardı ederiz, kendi çektirdiklerimizi unuturuz, siktiğimiz hayatları unuturuz, geriye sadece bizim canımızı acıtanlar kalır. İşte bu unutkanlığımız ve kindarlığımız, dünyanın yaşanabilir bir yer olmasının önüne geçiyor.
Bugün arkadaşlarla dışarıya çıktım, içlerinden ikisi sevgiliydiler. Sevgililik halini ne kadar özlediğimi farkettim onları görünce. Tüm o canımları, cicimleri, küçük laf oyunlarını, yanından geçerken ki dokunmaları, kısacası tüm o saçmalıkları özlediğimi farkettim. Sevgililik haliyle dalga geçerim genelde, günümüzde anlamını yitirmiştir, paraya, güzelliğe, statüye dayalı bir birliktelik halini almıştır, sevgiyle arasındaki irtibatını kaybetmiş bir olgudan sevgililik diye bahsedilebilir mi? Bence bahsedilemez. Tüm bunlara rağmen, sevgililik halini özlediğimi farkettim. İnsan evladı yalnız kalmaya o kadar aykırı bir yapıya sahip ki, her ne kadar aksini düşünürse düşünsün, sevgiliye, birlikteliğe ihtiyaç duyuyor. Biz buyuz, biz birlikte yaşamak için varız.
Birkaç gün önce Cihan Kırmızıgül tahliye oldu. Molotof atılan bir mekana yakın bir yerde otobüs bekleyen puşili bir genç olduğu için göz altına alınan bir arkadaşımızdı. Okulunu aldılar elinden, iki yılını aldılar elinden. Sadece herhangi bir zamanda herhangi bir yerde olmasına rağmen, yanlış zamanda, yanlış yerdeydi dediler onun için. Esmerdi, Kürt'e benziyordu, belki de molotofu atan oydu. Tüm bu küpelerimle, bilekliklerimle, kolyelerimle, renkli gözlerimle, o gün orda puşiyle oturan ben olsaydım, beni de alırlar mıydı diye düşündüğümde, tabi ki alırlardı diyemiyorsam eğer, bu ülkede, kolluk kuvvetleri meşruiyetini kaybetmiş demektir. Ben polise güven duymuyorum ki polis beni güvende tutsun.
Son zamanlarda newroz(nevruz) kutlamaları başa bela oldu. Yok efendim newroz Türkçe değilmiş, nasıl kullanılırmış filan. Ulan neredeyse tüm üniversitelerde doçentlik için, doktora için, profesörlük için ingilizce makaleler isteniyor, o zaman sıkıntı yok da, newrozu kürtçe yazınca mı sıkıntı var, bu nasıl bir mantalitedir? Hadi onu geçtim, kullandığımız dildeki, bir çok kelime yabancı kökenli. Hiçbirini dert edinmiyorken, newrozu dert etmek, bir yerlerden çatışma halini çıkartmak istemek değildir de nedir? Var olan tartışmalar boyunca birkaç esas noktayı aydınlatmaya çalıştım. Kürtler'de newroz, Demirci Kawa efsanesiyle, Türkler'de ise Ergenekonla birleşir. Dolayısıyla Türkler ve Kürtler'de başka anlamları vardır. Kürtler için newroz; zalime karşı mazlumun ayaklanmasıdır, Türkler için ise, üremenin, çoğalmanın sembolüdür. Birileri bu anlamları olan nevruzun içini boşaltmaya, onu salt bir çiçeklerin açışı, kuşların ötüşüne indirgemeye çalışıyor, yemezler.
18 Mart 2012 Pazar
BİR SARHOŞUN NOTLARI
İnsanların alkole karşı hala bu kadar mesafeli olmasına anlam vermek gerçekten çok zor. Yani bunun sebeplerine dair bir çok neden tabi ki sıralayabiliriz, islamiyet bunu yasakladı diyebiliriz, içenlerin sallanması, bağırması, küfretmesi ya da suça daha meyilli olması, buna sebebiyet veren alkolün gözden düşmesine neden olmuş diyebiliriz. Yani sebep bulmak istedikten sonra bir çok sebep bulabilir, bunlar üzerinden de bir mantık bulma arayışı içerisine girebiliriz, bulabiliriz de. Ancak islamiyetin yönetimde temel öğreti olduğu günleri geride bırakalı 85 yıldan fazla zaman geçti, hala alkolün bu kadar eğreti durmasının nedeni nedir? Ben bu nedenden ziyade alkolün faydaları üzerine bir kaç şey söyleyecem. Alkolün sağlığa zararlı olduğu söylenir; gülmemek elde değil. Bunu söyleyen insanların, bireysel araba kullanımına ses çıkarttığını, heslere ses çıkarttığını, nükleer enerjiye ses çıkarttığını, silahlanmaya ses çıkarttığını duyamazsınız. Dünya sağlığı kirleten bu kadar meseleyle doluyken, alkolü sağlığına zararlı diyip karşınıza almak, oldukça komik bir mesele. Bunu geçtikten sonra şunu sormak lazım; alkol aldın da ne oldu? Alkolün pek çok faydası var. Ağzını açmayan, konuşmayan, derdini anlatmayan insaların ağzını açar dilini çözer. Yaratıcılığı arttırır. Yalandan uzaklaştırır, doğrular neyse onları ortaya döker. Samimileştirir, duygusallaştırır. Ortamdaki en yabancı insanı bile senden biri haline getirir, o kadar ki bizdendir. İnsanların toplumsal baskının etkisiyle oluşan zincirlerinden kurtulmasını sağlar. Kukla konumundan insanı çıkartıp kendisi olmasını sağlar.En zengin insanla en fakiri kol kola sokabilir. Alkol bazılarının söylediği gibi insanın aklını almaz, aklının önüne koyduğu engelleri kaldırır sadece. Ve bazıları, engellerin kalkmasından gerçekten de korkarlar. Alkolün faydaları saymakla bitmez dostlar, alkolü sahiplenin.
Çıplaklığı seviyorum. Keşke iklim koşullarının el verdiği her yerde ve her zamanda çıplak yaşam hayata geçirilebilse. Emin olun bir çok sorunun temelinde insanların oralarını buralarını saklama ihtiyacı, ve saklanan oranın buranın da birileri tarafından açığa çıkartılma ihtirası yatıyor. Toplumun, adına ahlak dediği ucube bir şey var. Topluma ve zamana göre sürekli değiştiği gibi bulunulan yer ve zaman itibariyle de mutlak değişmezmişçesine benimsenen, sanki ezeliymişçesine edebi olacağı da zannedilen garip bir yaratık. Neresinden tutsak elimizde kalır, yüzyıllardır kimi durumlar ve eylemler eklenip kimilerinin çıkartıldığı, kimilerinin defalarca kez ahlakın içine alınıp sonra dışında bırakıldığı artık yamalı bohça bile diyemeyeceğimiz bir paçavra. İnsanların bacaklarıyla göbeği arasında kalan ve sıçıp-işerken ya da seks esnasında kullanılan uzuvların günümüz Türkiye’sinde sergilenmesi ahlaksızlık olarak adlandırılıyor. Bundan binlerce yıl önce, aynı durum güzel Anadolu’muzda ahlak sınırları içerisindeydi. Peki sonra ne oldu? Önce Hıristiyanlık arkasından Müslümanlık geldi. Birdenbire en doğal ihtiyaçlarımızdan bir kaçını gidermek için kullandığımız uzuvların gözükmesi ayıp olduğu gibi gösterilmesi suç kapsamına alındı. İyi de neden? Birilerinin ahlakı bozulmasın diye mi? Ağzımızın, burnumuzun gözükmesi birilerinin ahlakını bozmuyorken, kıçımızın, kukumuzun, penisimizin gözükmesi neden birilerinin ahlakını bozuyor? Birilerinin kıçının ahlak bozacağını düşünenler, biliniz ki kendi tabirleriyle ahlaksızdırlar. Bugün birileri nasıl ki; bir kadına saçın gözüküyor ahlakımız bozulacak amına koyayim diyorsa ve bu söylediği sana nasıl mantıksız geliyorsa, işte kıçın gözüküyor, pipin ortada vay ahlaksız demekte o kadar mantıksızdır. Gerçekten bu organlarımızı neden saklamak zorunda olduğumuz söylenir? Neden gösterilmesi suç kapsamındadır? Sıçarken ya da işerken kullandığımızdan dolayı olmasa gerek. Seks esnasında kullandığımız için mi? Genelde ağzımızı da kullanıyoruz, onu neden saklamıyoruz peki? Toplumların saçma sapan kurallarını, ahlak anlayışlarını mantıksal bir çerçeveye oturtmak gerçekten çok zor.
Kadınların regl dönemlerindeyken, bunu söylemek gibi bir fantezileri var. Bir şey oluyor, herhangi bir şey, ay şekerim dönemimdeyim de yani kadınsal mevzular filan; eee, yani? Ya işte ondan biraz çabuk sinirleniyorum, çabuk ağlıyorum, çabuk hisleniyorum, çabuk seviniyorum, çabuk umutlanıyorum, çabuk sevişiyorum, çabuk ayrılıyorum, çabuk yatıyorum, çabuk kalkıyorum, çabuk sıçıyorum, yok ebesinin amı. İyi ki ayda bir adet görüyorsunuz, otu boku buna bağlayıp, bir de bunu dillendirmek zorunda değilsiniz ki. Nedir yani bunun olayı? Bir de acı çektiklerini filan söyleyerek bir ilgi alaka bekleme durumuna geçerler ki, sorma gitsin. Ben bugüne kadar doğru düzgün bir adet dönemi geçiren tek kadın görmedim. Hepsinin söylediği aynı; “ama benim ki çok farklı can, çok sorunlu yaşıyorum ben bu dönemi, doktorum dedi ki…” Lan hepiniz aynı doktora mı gidiyorsunuz ne yapıyorsunuz, toplanıp bir grup mu kurdunuz şirket misiniz çete misiniz, nesiniz kızım siz? Ulan hepinizin ki mi “ama benim ki farklı” triplerinde geçen bir süreç olur. Biri de desin ki, benim ki normal valla abi, geliyo gidiyo iki ped takmaktan başka bir değişiklik yapmıyorum hayatımda. Ne lan bu, kızım adet görüyor olmak dünyadaki kadınların büyük bir çoğunluğunun başına gelen bir olay, öyle abartılacak, türlü ilgi istiyorum oyunlarına yatılacak bir şey değil ki. Burdan ekmek çıkartmaya çalışmayın, olmaz, sıkar.
Son birkaç yıldır, özgür sekse, özgür aşka inanıyorum. Birine olan sevgimizin, aşkımızın karşılığının, o kişiyi sadece kendimize zincirlemek olmaması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu toplumda yetişmiş, bu toplumda büyümüş olmamızın bazı handikapları var. İster istemez, sevdiğimizin başkasıyla yatmasına içerliyoruz, ister istemez, bir erkek olarak kendimizin birileriyle beraber olmasıyla, bir kadın olan sevdiğimizin birileriyle beraber olmasını birbirinden farklı görüyoruz. Cemal Süreya da bu konuda gerekeni söylemiştir zaten; Türkiye erkeği bir ayağını ne kadar ileriye atarsa atsın, diğer ayağı feodalitenin içerisinde sıkışıp kalacaktır. Doğru söze ne denir ki? Helal olsun be abi denir olsa olsa. Dokunduğum göğüse bir başkasının dokunmasını hazmetmekte zorlanıyorum, dokunduğum kalçalara başkasının dokunmasına, gece yatarken hissettiğim nefesi başkalarının hissetmesine alınıyorum. Alışmam gerektiğinin farkındayım, doğal olanın bu olduğunun farkındayım, olması gereken de bu zateni. Ancak bu farkındalık, bu bilinç, yine de tahammül etmeye yeterli olmuyor. Alkol gerekiyor her defasında, her akla gelişte, her duyuşta, her dokunuşta.
Milliyetçi insanların en sık kullandığı cümlelerden bir tanesi vatanın bölünmez bütünlüğü söylemidir. Osmanlı'nın hüküm sürdüğü topraklarda bugün 32 ülke kuruldu. Daha dün misak-ı milli yemininin içinde bulunan topraklar bugün başka ülkelerin toprakları. Vatanın bölünmez bütünlüğü ne ara bölünmez bütünlük olarak kabul edildi? Hadi vatanın bölünmez bütünlüğünü kabul ettik, sovyetlerin dağılışına neden itiraz etmedik? Hadi ona itiraz etmedik, Kosova'nın bağımsızlık ilanını neden hemen tanıdık? Hadi onu da tanıdık, Kıbrıs'ın yarısını işgal edip, Kıbrıs'ın bölünmez bütünlüğünü neden tanımadık? Vatanın bölünmez bütünlüğü söylemi, boş bir söylemdir. Ne arkası doludur, ne yanları, ne de ilerisi. Bu vatanın sınırları da illa ki bir gün değişecek. Bugün değişmezse, yarın, yarın olmazsa on yıl sonra, on yıl sonra olmazsa yüzyıl sonra. Değişeceği kesin olan şeyler üzerinden, mutlak bir değişmezmiş gibi söz etmek, anlamsızdır. Kuru gürültüdür.
24 Şubat 2012 Cuma
Evlilik Kurumu Üzerine
Evlilik, günümüzde sorgulanmaktan uzak bir kurum halini almış vaziyette. Elbette bir çok ergen liseli kardeşimiz cool olacam havalarıyla; "Ben evlenmicem kardeşim yeeaa, bir çok kadın çevremde dolanırken neden kendimi sadece biriyle harcayayim ki?" gibilerinden sığ düşüncelerle evlilik karşıtı söylemlerde bulunabilir. Ama otuzuna geldiklerinde bu kardeşlerimizi ellerinde çocuk beziyle; "Agucuk, bugucuk" diyerek türlü şebeklikler yaparken görürüz.
Daha kısa bir ifade biçimi tutturacak olursak; insan olma döngüsü, doğmak, eğitim almak, erkekse askerlik, evlilik, iki çocuk yapıp [bazılarına göre üçü makbuldür(!)] ölmekle sınırlıdır. Hayat boyunca eşşek gibi çalışmakta bu kısır hayatın tuzu biberi. Hani şu çok övülen çalışmak. Askerliğini yapmış tosuncuk bir erkek evladımızla, uygun yaşa geldiğini düşünen ya da bir şekilde düşündürtülen kadın evladımızın düşüneceği ilk şey artık evliliktir. Doğru olanı, doğal olanı bu kabul edilir. Evlenmeyen kadına evde kalmış kız(!) kurusu, erkek için ise en hafifinden serseri denilir. Evlilik dışı beraber yaşamak ise yalnızca sanatçılar tarafından yapılırsa bir nebze kabul edilebilen ahlaksızlık, hele ki çocuk sahibi olmak cehennemden parsel parsel arsayı garantilemek olarak kabul edilir.
Tüm bunları göz önüne alırsak evliliğin nasıl parçamız haline geldiğini, hayatımıza nasıl sirayet edip, bize her hangi bir sorgulama alanı bırakmadığını görmemiz çok zor olmayacaktır. Zaten evliliği biraz da olsa sorgulasaydık, ihtiva ettiği çelişkileri rahatlıkla görebilirdik.
Evlilik kurumu sevgi, aşk gibi manevi olgular üzerine kurulu bir temel üzerine şekillenmesi gerekirken, maddi-manevi çıkarlar üzerine kurulu bir kurum halindedir. Hiç kimsenin aşkını devlete onaylatma ihtiyacı hissettiğini sanmıyorum. Ancak evlilik kurumu karşılıklı imzalarla bireylerin maddi çıkarlarının devlet tarafından kontrol altına alınacağını taahhüt eder. Yani evlilik sonrası maddi kazancı daha iyi olan taraf, istediği gibi maddi kazancı az olanı bırakıp gidemez, ve yahut keyfine göre karşısındaki insanı aldatamaz. Bu gibi hallerde devlet atılan imzaların verdiği yetkiye dayanarak mağdur tarafın maddi çıkarlarını korumasını sağlar. Filhakika ancak ve ancak güvenmediğimiz bir insanla beraber olacaksak evlilik mantıklı bir temele oturabilir diye düşünülebilir. Halbuki kazın ayağı öyle de değildir. Güvensizlik temeli üzerine inşa edilen birlikteliğin nasıl bir yapı ortaya çıkartabileceğini tahmin etmek çok zor olmasa gerek.
Güvensizlik temeli üzerine bir beraberlik inşa etmek istemeyen bir çok insanın karşısına ise toplumsal baskı belası çıkar. Bu belanın insanları evlenmeye zorlamasındaki ana neden ise dini kurallara bağlanır. Her dini çok iyi biliyorum diyerek ahkam kesemem. Ancak islami kurallar bir beraberliğin devlet şahitliğine ve ya imam şahitliğine dayanması gerektiğini söylemez. İslamiyet sadece beraberliğin alenen, açıkça başkalarından gizlenmeden yaşanması gerektiğini söyler. Başka bir deyişle temel nokta iki insanın beraberliğinin ahali tarafından bilinmesidir. O yüzden toplumumuz evlilik hakkında dinen de yanlış bir tutum içerisindedir.
Evlilik kurumunun bir diğer sancılı yanı ise boşanmalar. Boşanmak isteyen iki kişi bulunmayadursun, sanki boşanmak bir lanetmişçesine eş dost bir ağızdan bireyleri bu kararlarından vazgeçirmek için uğraşmaya başlar. "Bu yaşta boşanılır mı?", "Çoluk, çocuğu düşünün.", "Elalem ne der?", gibi sözler bireyleri boşanmaktan vazgeçirmek için gösterilen çabanın ürünlerinden sadece bir kaçıdır. Sevginin, aşkın, huzurun, mutluluğun kaybolduğu her yaştan sonra boşanılabilir, çoluk çocuğun ne durumda olduğu ebeveynlerin ayrı olmasıyla değil, nasıl ayrıldıklarıyla ve çocuklarına gösterecekleri ilgiyle alakalıdır. Elalemin ne diyeceğinin ise zerre kadar önemi yoktur. Eğer elalemin ne dediği önemli olsaydı ilk toplumların yaşadığı gibi yaşamaya devam ediyor olmalıydık. Her hangi bir toplumsal değişimden söz edemiyor olmalıydık. Daha kısa ifadesiyle boşanmak sadece artık anlaşamayan iki insanın yollarına beraber devam etmeme kararıdır. Ne daha fazlası ne daha azı. Ancak bu bile evliliğin kutsallaşmış olması sebebiyle bir sorun halini almıştır.
Evlilik kutsaldır, boşanmak düşünülemez, mutsuzsan mutsuz olarak kalmaya mahkumsun.
Boşanmanın bu kadar kötülendiği toplumlarda aldatmanın da önünün açılıyor olduğu gözlerden kaçmakta. Mutsuz bir ilişkinin çeşitli sebeplerle bitirilememesi, bireyleri mutluluk getireceği düşünülen başka ilişkilere sürükleyebilmekte. Ki bu durum zannedilenden çok daha fazla yaşanmakta.
Bunun üzerine bir çok insanın aklına evlilik öncesi de insanların birbirlerini aldatabildiği gelebilir. Bunun böyle olmasındaki bir çok sebepten biri de aynı evlilikte olduğu gibi evlilik öncesinde de beraberliklerin sancılı başlayıp sancılı bitiyor olmasıdır.
Eğer maddi manevi güvensizliklerden, aldatılmak ve aldatmaktan uzak bir beraberlik istiyorsak, en başta ilişkilerimizi bir imzaya ihtiyaç duymadan, ayrılıktan korkmadan sürdürebilmemiz gerekir. Ayrılıklarından arkasından bize güzel anıların kalacağını bilerek yaşamalı, bu güzel anıların neden bundan sonra yaşanmayacağını düşünerek çocukça bir açgözlülüğe kapılmamalıyız. Ayrılıktan korkarak, beni terkeder düşüncesiyle imzadan medet umarak yaşanan birliktelikler, diğerlerinin yanında her zaman gölgede kalacaktır. Ne Leyla İle Mecnun evlidir, Ne Romeo ile Juliet, Ne Aslı ile Kerem evlidir, Ne Ferhat ile Şirin. İmzalara ihtiyaç duymadan aşkın ve sevginin üzerinde yaşayın ve ayrılmaktan korkmayın.
Dipnot: Eski bir yazım, üzerinde oynama yapılması gerekenler yerler vardı, ancak uğraşmak istemedim.
21 Şubat 2012 Salı
Bir Sarhoşun Notları
Kadınları sevdiğimi sık sık söylüyorum. Esasında kadınları değil, seksi seviyorum. Seksi kadınlarla olduğu zaman seviyorum. Bu da beni kadınları seven biri haline getiriyor. Yüzyıllardır devam eden ataerkil sistem, kadınları yancı, paracı, güç sevdalısı hala getirdi. İstisnalar yok mu, tabi ki var. Ancak dediğim gibi, istisna. Kadınların çoğu paracıdır, güçten yanadır, insanların evrimleşme süreci kadını bu noktaya getirmiştir. Yapacak bir şey yok. En gözde olduğunuz, en el üstünde tutulduğunuz, en çok gelecek vaadettiğiniz dönemde sizin olmak için kıçlarını yırtarlar, bir bok olamayacağınız anlaşıldığında gemiyi ilk terkedenler de kadınlar olur. Böyledir kadınlar, kalp acıları çabuk geçer, gözyaşları çabuk kurur. Alışmak lazım, kafaya takmamak lazım, sevsek bile, aşıkta olsak gün gelip bir kadının bunu yapacağını kendimize sürekli anlatmamız lazım. Kadın yahu sonuçta, yüzyıllardır erkeğin yancısı.
Türkiye kadınlarının çoğunda varolan bir trip var. Çırılçıplak kalana dek soyunduktan sonra, vermeyecem tribi. Ulan vermeyeceksen, neden sevişiyoruz? Hadi seviştik, neden çıplak kalana kadar soyundun? Bu neyin kafasıdır? Evet sevişmek zevk verir, öpüşmek güzeldir, elleşmek, sürtüşmek güzeldir, ancak bunlar ancak ve ancak daha önce hiç seks yapmadıysan ya da bunların hemen arkasından seks gelecekse güzeldir. Yoksa koy götüne rahvan gitsin. Ne anlamı var? Küçük Can bir umutla kalkmış, gireceği evi düşünüyor, sen diyorsun ki ev filan yok, otobüs durağında takıl. Saçmalığın bu kadarına da pes doğrusu. Mantığı nedir, anlamı nedir henüz çözebilmiş değilim.
Az önce kadının vermesinden bahsettim. Esasında bu verme eylemi, ya da böylesine bir kullanım, cinsiyetçi, seksist bir kullanım. Seks için Türkiye'de buna benzer ifadeler kullanılır; kadın verir, kadın düşürülür, kadın yatağa atılır, sanki kadınlar zevk almıyormuş, sanki kadınlar seksin öznesi değilmiş gibi. Yahu belki kadın senden aldı, belki kadın seni yatağa attı, belki kadın seni düşürdü. Bizim ülkemizde bunların hiçbiri kabul edilmez, kadın verir, ortada tek taraflı bir veriş ve tek taraflı bir alış vardır. Kadın düşürülür, kadın yatağa atılır. Bu yüzden her Türkiye erkeği, kız kardeşinin cinsel hayatını özgürce yaşamasına karışır, ve yine bu yüzden, her cinsel deneyimini tüm Türkiye'ye anlatma ihtiyacı hisseder. Çünkü, bizimki gibi, kadının özgür cinsel hayatının kısıtlandığı ülkelerde, erkeğin parasız bir şekilde yaşadığı cinsel deneyimler birer başarı öyküsüdür. Her öykü gibi de anlatılmaya ihtiyaç duyarlar.
Bana neden bu kadar çok içiyorsun diye soran çok oluyor, genelde, sen niye bu kadar az içiyorsun diye cevap veririm. Dünya günümüz koşullarındayken, bu kadar boktanken, ve bu durumu değiştirebilecek bireysel güce haiz değilsen, bu kadar içmenin çok içmek olarak adlandırılmasının manası yok ki. bu kadar içmek normal olanı zaten, sen az içiyorsun. Dünya'nın geri kalanı umrunda değil çünkü, aç yatanlar, evsizler, köleleştirilenler umrunda değil. Ayda on bin kazanıyorum, açların götüne koyayim diye dolanıyorsun ortalarda. E tabi ki sen benim çok içtiğimi düşünürsün, e tabi ki benim hayatımı boşa harcadığımı düşünürsün. Sana göre ayda on bin kazanıp, iki çocuk yapıp dünyadan öyle siktirip gitmek dopdolu yaşamak olduğuna göre, ben tabi ki senin için ayyaş, ben tabi ki senin için boş insan olacam. Aksini kendim için bir onursuzluk sayardım zaten.
Eski sevgilimden bana kalan iki hatıra var. Biri tanga, diğeri tirbüşon. İlk başlarda bu duruma çok bozulurdum. Ulan yıllarca biriyle beraber olmuşsun, başkasıyla yatmamış, başkasına bakmamışsın, eee, kala kala sana bir tanga bir tirbüşon kalmış. Sokarım böyle işe diye düşünürdüm. Yakın zamanlarda ise bu durum hoşuma gitmeye başladı. Yahu bir ilişki düşünün ki, tüm minnoşluklardan, hediyeleşmelerden uzak, sikişten ve sarhoşluktan ibaret. Bu ilişki akılda kötü bir ilişki olarak kalabilir mi yahu. Yeme de yanında yat, yanında da yatma, o yatsın sen izle.
Kendimi sosyalist olarak tanımlarım, ancak bugüne kadar doğru düzgün anlaştığım bir sosyalistle karşılaştığım da yoktur. Türkiye sosyalistlerinin düştüğü bir çok yanılgı var, bunların en büyüğü islamiyeti karşılarına almaları, bu dine önem vermemeleri, öğrenmek için çaba harcamamaları. Yahu bu memleketin büyük bir çoğunluğu kendine müslüman diyor. Müslüman olmak zorunda değilsin, en azından ne olduğunu öğren be kardeşim. Sosyalizmle islamiyet arasında bir kaç küçük nüans farklılıklarının olduğuna inananlardanım. İslam; lehü'l mülk der, fekku ragabe der; sosyalizm de özel mülkiyete karşı çıkar, eşitliğe inanır. İslamiyet devrimcidir, sosyalizm de devrimcidir. Hadi islamcılar çok okumuyor, sosyalizme bundan dolayı karşılar dedik, sosyalistler neden islama karşılar? Ulan okumuyor musunuz, islamiyet nedir ne değildir bilmiyor musunuz? Bilmiyorsunuz tabi ki, anca laf-ı güzaf, fasarya.
TKP'nin bir tanışma toplantısına katıldım. Üniversitelerdeki başörtüsü yasağına destek veriyorlardı. Yazıklar olsun böyle sosyalistlere, yazıklar olsun böyle komünistlere. Neymiş efendim, başörtüsü kadının özgürleşmesinin önündeki engellerden biriymiş. Peki pantolon insanın özgürleşmesinin önünde bir engel değil mi? Kazak? Sütyen? Don? Onlara karışmazlar, hatta karışmazlar değil, kendilerince bir normal kategorisi oluştururlar. Belli bir noktadan sonrası fazla kapalılığa girer, gericilik-yobazlık olur, belli bir noktadan öncesi de, teşhirciliğe-kadının metalaştırılmasına girer. Sadece kendilerinin çizdiği sınırlar içerisindeki giyim kuşama özgürleşme adını verirler. Bu kadar da mantıktan, izandan uzak düşünceler, söylemler. Sonra da neden %1 alamadık diye düşünürler. Neden acaba? Türbanlıların üniversitelere girememesi, bir insanlık ayıbıdır, faşizmdir, gericiliktir, yobazlıktır.
Türkiye kadınlarının çoğunda varolan bir trip var. Çırılçıplak kalana dek soyunduktan sonra, vermeyecem tribi. Ulan vermeyeceksen, neden sevişiyoruz? Hadi seviştik, neden çıplak kalana kadar soyundun? Bu neyin kafasıdır? Evet sevişmek zevk verir, öpüşmek güzeldir, elleşmek, sürtüşmek güzeldir, ancak bunlar ancak ve ancak daha önce hiç seks yapmadıysan ya da bunların hemen arkasından seks gelecekse güzeldir. Yoksa koy götüne rahvan gitsin. Ne anlamı var? Küçük Can bir umutla kalkmış, gireceği evi düşünüyor, sen diyorsun ki ev filan yok, otobüs durağında takıl. Saçmalığın bu kadarına da pes doğrusu. Mantığı nedir, anlamı nedir henüz çözebilmiş değilim.
Az önce kadının vermesinden bahsettim. Esasında bu verme eylemi, ya da böylesine bir kullanım, cinsiyetçi, seksist bir kullanım. Seks için Türkiye'de buna benzer ifadeler kullanılır; kadın verir, kadın düşürülür, kadın yatağa atılır, sanki kadınlar zevk almıyormuş, sanki kadınlar seksin öznesi değilmiş gibi. Yahu belki kadın senden aldı, belki kadın seni yatağa attı, belki kadın seni düşürdü. Bizim ülkemizde bunların hiçbiri kabul edilmez, kadın verir, ortada tek taraflı bir veriş ve tek taraflı bir alış vardır. Kadın düşürülür, kadın yatağa atılır. Bu yüzden her Türkiye erkeği, kız kardeşinin cinsel hayatını özgürce yaşamasına karışır, ve yine bu yüzden, her cinsel deneyimini tüm Türkiye'ye anlatma ihtiyacı hisseder. Çünkü, bizimki gibi, kadının özgür cinsel hayatının kısıtlandığı ülkelerde, erkeğin parasız bir şekilde yaşadığı cinsel deneyimler birer başarı öyküsüdür. Her öykü gibi de anlatılmaya ihtiyaç duyarlar.
Bana neden bu kadar çok içiyorsun diye soran çok oluyor, genelde, sen niye bu kadar az içiyorsun diye cevap veririm. Dünya günümüz koşullarındayken, bu kadar boktanken, ve bu durumu değiştirebilecek bireysel güce haiz değilsen, bu kadar içmenin çok içmek olarak adlandırılmasının manası yok ki. bu kadar içmek normal olanı zaten, sen az içiyorsun. Dünya'nın geri kalanı umrunda değil çünkü, aç yatanlar, evsizler, köleleştirilenler umrunda değil. Ayda on bin kazanıyorum, açların götüne koyayim diye dolanıyorsun ortalarda. E tabi ki sen benim çok içtiğimi düşünürsün, e tabi ki benim hayatımı boşa harcadığımı düşünürsün. Sana göre ayda on bin kazanıp, iki çocuk yapıp dünyadan öyle siktirip gitmek dopdolu yaşamak olduğuna göre, ben tabi ki senin için ayyaş, ben tabi ki senin için boş insan olacam. Aksini kendim için bir onursuzluk sayardım zaten.
Eski sevgilimden bana kalan iki hatıra var. Biri tanga, diğeri tirbüşon. İlk başlarda bu duruma çok bozulurdum. Ulan yıllarca biriyle beraber olmuşsun, başkasıyla yatmamış, başkasına bakmamışsın, eee, kala kala sana bir tanga bir tirbüşon kalmış. Sokarım böyle işe diye düşünürdüm. Yakın zamanlarda ise bu durum hoşuma gitmeye başladı. Yahu bir ilişki düşünün ki, tüm minnoşluklardan, hediyeleşmelerden uzak, sikişten ve sarhoşluktan ibaret. Bu ilişki akılda kötü bir ilişki olarak kalabilir mi yahu. Yeme de yanında yat, yanında da yatma, o yatsın sen izle.
Kendimi sosyalist olarak tanımlarım, ancak bugüne kadar doğru düzgün anlaştığım bir sosyalistle karşılaştığım da yoktur. Türkiye sosyalistlerinin düştüğü bir çok yanılgı var, bunların en büyüğü islamiyeti karşılarına almaları, bu dine önem vermemeleri, öğrenmek için çaba harcamamaları. Yahu bu memleketin büyük bir çoğunluğu kendine müslüman diyor. Müslüman olmak zorunda değilsin, en azından ne olduğunu öğren be kardeşim. Sosyalizmle islamiyet arasında bir kaç küçük nüans farklılıklarının olduğuna inananlardanım. İslam; lehü'l mülk der, fekku ragabe der; sosyalizm de özel mülkiyete karşı çıkar, eşitliğe inanır. İslamiyet devrimcidir, sosyalizm de devrimcidir. Hadi islamcılar çok okumuyor, sosyalizme bundan dolayı karşılar dedik, sosyalistler neden islama karşılar? Ulan okumuyor musunuz, islamiyet nedir ne değildir bilmiyor musunuz? Bilmiyorsunuz tabi ki, anca laf-ı güzaf, fasarya.
TKP'nin bir tanışma toplantısına katıldım. Üniversitelerdeki başörtüsü yasağına destek veriyorlardı. Yazıklar olsun böyle sosyalistlere, yazıklar olsun böyle komünistlere. Neymiş efendim, başörtüsü kadının özgürleşmesinin önündeki engellerden biriymiş. Peki pantolon insanın özgürleşmesinin önünde bir engel değil mi? Kazak? Sütyen? Don? Onlara karışmazlar, hatta karışmazlar değil, kendilerince bir normal kategorisi oluştururlar. Belli bir noktadan sonrası fazla kapalılığa girer, gericilik-yobazlık olur, belli bir noktadan öncesi de, teşhirciliğe-kadının metalaştırılmasına girer. Sadece kendilerinin çizdiği sınırlar içerisindeki giyim kuşama özgürleşme adını verirler. Bu kadar da mantıktan, izandan uzak düşünceler, söylemler. Sonra da neden %1 alamadık diye düşünürler. Neden acaba? Türbanlıların üniversitelere girememesi, bir insanlık ayıbıdır, faşizmdir, gericiliktir, yobazlıktır.
8 Şubat 2012 Çarşamba
Dindar Nesil Yetiştirmek!
Başbakan dünü çabuk unutmuş gibi. Daha düne kadar kendisinin şikayetçi olduğu ne kadar şey varsa, şimdi aynılarını kendisi yapıyor. Yargının siyasallaşmasından dem vuruyordu, şimdi kendi lehine siyasallaştırdı. Dinsiz nesil yetiştirildiğinden bahsediyordu, şimdi kendisi, kendince iyi olanların doğrultusunda bir nesil yetiştirme peşinde. E, sormazlar mı adama, bu ne yaman çelişki Tayyip diye? Anlaşılan insanların dertleri yargının siyasallaşması değil de, kendileri aleyhinde siyasallaşması; ya da, nesillerin devlet eliyle beyninin yıkanması değil de, kendilerinin doğru bulmadığı şekilde beyinlerinin yıkanması. Söylesene Tayyip ne oluyor, oran buran ayrı oynuyor?
Siyasetçilerin orasın burasının ayrı oynamasına alışkınız. Nitekim, daha düne kadar, "dün dündü, bugün bugündür" diyen bir cumhurbaşkanımız vardı. İyi bir siyasetçi olmanın temel koşullarından birinin iyi bir yalancı olmak olduğu herkesin dilinde. Siyasetçilerin yalanlarına alıştık, kanıksadık, artık bu yalanlara itiraz etmek bir yana, olumlu bulmaya bile başladık. Bir siyasetçi yalan söylediği zaman, söyleyecek tabi ki, yoksa devlet işleri yürümez diyen bir avam sınıfı oluştu. Adı üstünde avam işte, ne bekliyoruz ki? Başbakan çocuğuna gemicik mi almış, alacak tabi ki, başbakanın çocuğu almayacakta ben mi alacam diyenlerin çoğunlukta olduğu bir ülke burası. Bizim de ona göre bir anlatım tutturmamız, bizim de halka bu şekilde yaranmamız mı gerekiyor? Hiç sanmıyorum.
En iyisi konuyu çok dağıtmadan, hafif bir falsoyla konuya geri döneyim. Recep Tayyip dindar bir nesil yetiştirmek istediklerinden bahsetti geçenlerde. Böyle nur yüzlü, badem bıyıklı, mini mini minnoş insancıklar istiyoruz, cebinde parası altında cipi, kollarında bilezikleri, parmağında yüzükleri, saray yuvalarında oturan, kıçlarında kuş tüyü yastıkla dolaşan, ipekler içerisinde bir nesil yaratacaz dedi. Ya da dindar bir nesil deyince Tayyip, ben öyle anladım. Ne bileyim, son zamanlarda dindar deyince aklıma bunlar geliyor. Artık dindar deyince aklıma Muaviye geliyor. Ebu-Zer, Ömer, Ali dindar değillermiş herhalde diyorum. Yanlış anlamışlar bu dini.
Dindarlık tanımı yapmadan önce, ya da dindarlığa sataşmadan önce, nesil yetiştirmekten bahsetmek lazım biraz. Hatta daha da özelleştirip, daha da daraltalım mevzuyu, bir tek insanı yetiştirmekten bahsedelim. Sonra da aklınıza hıyar yetiştirmenin gelip gelmediğini sorayim? Bir insandan bahsediyoruz burda, hıyardan değil. Hıyar yetiştirilir, insan ise yetişir. Anne-babaya bırakılan, bahşedilen, anne-babanın da durduk yere sahiplendiği yetiştirme işine dahi karşıyım. Bir insan sırf Türkiye'de doğduğu için müslüman olarak yetiştirilemez. En başta islamın mantığına ters bir durum bu. İslamiyette seçim önemlidir. İnsan kendi tercihini yapmalıdır. Ancak bizim ülkemizde olaylar bu şekilde yürümez, daha doğarken beraber kimliğinize dini islam diye yazılır. İki dakika durun lan, daha yeni doğduk. Hemen nasıl müslüman olduk babasını satayim. Önce bir evrim teorisini okusaydım, sonra bir Kuran'ı İncil'i Tevrat'ı felan okusaydım, sonra karar verseydim ne olacağıma? Daha iyi olmaz mıydı? Ha pardon, annem-babam ne derse ben oydum değil mi, unutmuşum. Annem-babam ateistse ben de ateistim, müslümanlarsa ben de müslümanım, yahudilerse yahudiyim, hıristiyanlarsa hıristiyanım. Bu ne lan? Devlet yönetiminin babadan oğula geçmesine bugün kıçınızla gülüyorsunuz, ancak bunlar size normal geliyor öyle mi? E, o halde bende size kıçımla güleyim.
Değil bir nesil yetiştirmek, bir insan yetiştirmek bile mantıksız anlamsızdır, insanın yetişme sürecine katkıda bulunmak esas olandır. Tabi ki insan çocuğum keşke müslüman olsa diyebilir, keşke bunun üstüne bir de kemalist olsa diyebilir, hatta abartıp vatan uğruna gözünü kırpmadan ölüme atlasa da diyebilir(bunu söyleyecek kaç ana-baba çıkar, bilemiyorum) ancak çocuğunun bu kalıplarda bir insan olması için baskı yapamaz, böyle bir insan olması için beynini yıkayamaz. Hani kemalistler fettullahçılara kızarlar, beyin yıkıyorlar diye, e sen de çocuğunun beynini kemalist olsun diye yıkıyorsun be adam. Ne farkın kaldı fettulahçıdan? Ama onlar yobaz dediğinizi duyar gibiyim, e sen nesin güzel kardeşim? Yüzyıl öncesinin burjuva demokratik devrimini, hem de tam anlamıyla başarılı olamamış, bir burjuva demokratik devrimin, hala ilerici olduğu iddiasını bize yutturmaya çalışıyorsun. Uyan, uyan sabah oldu, namazını kılmasan da olur. Fransa bunu 230 yıl önce yaptı. Biz hala bu devrimi tamamlayamadığımız gibi, tamamlayamadığımız devrimin başlangıcıyla hala övünüp duruyoruz. Bu mudur sizin ilericiliğiniz? Bırakın bu ayakları. Yıllarca atatürkçü gençlik yetiştirmekten bahsettiniz, şimdi de çıkıp dindar nesil yetiştirmek istiyorum diyenlere sataşıyorsunuz, aklınızı seveyim.
Şimdi gelelim dindarlık mevzusuna. Öncelikle şu soruyu sormak lazım, dindarlıktan kasıt nedir? Sanırım burda hangi dinden olursa olsun, yeter ki dindar olsun denmek istenmiyor. Müslüman bir dindarlıktan ve dindarlardan bahsediliyor. Sonuçta hak din değil mi? İslamiyeti seçmekten daha mantıklı ne olabilir ki? Peki sayın Tayyip, dindarlık kriterlerini kim belirliyor? Kime dindar denilir, kime denmez? Mesela sen dindar mısın? Tayyip'in dindar olduğu yerde, milletin dindar olmaması yeğdir. Zira, böyle bir dindarlık, ne islamiyette ne de başka bir dinde vardır. En azından benim bildiğim dinlerde yok.
Hadi bunu görmemezlikten geldik, sen dindarsın koçum dedik, kendin gibi nesiller yetiştirmek istiyorsun dedik. E, hani laikliği savunuyordun Tayyip? Laiklik bizim için de önemlidir diyordun Tayyip, ne oldu o öneme? Senin laiklikle işinin olmadığını zaten herkes biliyor, bunu zorlamanın manası yok. Zaten dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz diyerek, laiklikle işinizin olmadığını da bir kez daha kanıtlamış oldun. Gerçi şeyhlerin elini ayağını öpmekten buralara kadar geldin, bu da bir başarı senin için. Çok üzülmemek lazım. Kendi düşüncelerini, kendi doğrularını bırakalı çok oluyor sanırım, dün neyi savunuyorsan, bugün tam tersini savunuyorsun, söylesene Tayyip, iktidar bu kadar mı bozuyor insanı? Yoksa Tayyip, her zaman mı böyle yanar-dönerdin?
Laikliği attık çöpe diyelim, geçmişin senin cahilliğindi, şimdi doğruyu buldun da diyelim, sen dindarsın da diyelim, ama Tayyip, sen bir ülkenin başbakanısın, farkında mısın Tayyip? Sadece sana oy verenlerin değil, bu ülkenin başbakanısın, farkında mısın Tayyip? Dindar bir nesil yetiştirmeyelim de tinerci mi yetiştirelim, ateist mi yetiştirelim ne demek Tayyip? Tinerciyi de sen temsil ediyorsun, ateisti de, bunları kötüleyerek, tü kakalaştırarak, kendini kötülemiş oluyorsun, kendini aşağılamış oluyorsun Tayyip. Tinerci neden tinerci olmuş diye araştıracağına, ateistlerin haklarını savunacağına, sen nasıl böylesine keyfince saçmalıyabiliyorsun Tayyip? Aldığın oyun oranı mı seni böylesine bir kendini beğenmişliğe, en iyisini ben bilirimciliğe itiyor Tayyip?
Dün Atatürkçü nesillerin yetiştirilmesine karşı çıktığım gibi, bugün de dindar nesillerin yetiştirilmesine karşı çıkıyorum. Bırakın nesiller kendilerini yetiştirsin, bırakın her insan kendi kararını versin. İsteyen ateist, isteyen komünist, isteyen faşist, isteyen tinerist, isteyen islamist olsun. Bebelerin, çocukların savunmasız aklı ve vicdanına yapılacak devlet müdahaleleri, hiçbir şartta kabul edilemez.
Dipnot: Ayrıca Tayyip; o İdris Naim Şahin midir nedir? O ne komik bir insan lan öyle? Bakanları, tombalayla mı seçiyorsunuz, uzun çöp kısa çöp mü yapıyorsunuz ne yapıyorsunuz? Ondan bakan olduğu ülkemde, senin gibi başbakan da olur, Kemal gibi ana muhalefet lideri de olur. Çok garipsememek lazım.
Siyasetçilerin orasın burasının ayrı oynamasına alışkınız. Nitekim, daha düne kadar, "dün dündü, bugün bugündür" diyen bir cumhurbaşkanımız vardı. İyi bir siyasetçi olmanın temel koşullarından birinin iyi bir yalancı olmak olduğu herkesin dilinde. Siyasetçilerin yalanlarına alıştık, kanıksadık, artık bu yalanlara itiraz etmek bir yana, olumlu bulmaya bile başladık. Bir siyasetçi yalan söylediği zaman, söyleyecek tabi ki, yoksa devlet işleri yürümez diyen bir avam sınıfı oluştu. Adı üstünde avam işte, ne bekliyoruz ki? Başbakan çocuğuna gemicik mi almış, alacak tabi ki, başbakanın çocuğu almayacakta ben mi alacam diyenlerin çoğunlukta olduğu bir ülke burası. Bizim de ona göre bir anlatım tutturmamız, bizim de halka bu şekilde yaranmamız mı gerekiyor? Hiç sanmıyorum.
En iyisi konuyu çok dağıtmadan, hafif bir falsoyla konuya geri döneyim. Recep Tayyip dindar bir nesil yetiştirmek istediklerinden bahsetti geçenlerde. Böyle nur yüzlü, badem bıyıklı, mini mini minnoş insancıklar istiyoruz, cebinde parası altında cipi, kollarında bilezikleri, parmağında yüzükleri, saray yuvalarında oturan, kıçlarında kuş tüyü yastıkla dolaşan, ipekler içerisinde bir nesil yaratacaz dedi. Ya da dindar bir nesil deyince Tayyip, ben öyle anladım. Ne bileyim, son zamanlarda dindar deyince aklıma bunlar geliyor. Artık dindar deyince aklıma Muaviye geliyor. Ebu-Zer, Ömer, Ali dindar değillermiş herhalde diyorum. Yanlış anlamışlar bu dini.
Dindarlık tanımı yapmadan önce, ya da dindarlığa sataşmadan önce, nesil yetiştirmekten bahsetmek lazım biraz. Hatta daha da özelleştirip, daha da daraltalım mevzuyu, bir tek insanı yetiştirmekten bahsedelim. Sonra da aklınıza hıyar yetiştirmenin gelip gelmediğini sorayim? Bir insandan bahsediyoruz burda, hıyardan değil. Hıyar yetiştirilir, insan ise yetişir. Anne-babaya bırakılan, bahşedilen, anne-babanın da durduk yere sahiplendiği yetiştirme işine dahi karşıyım. Bir insan sırf Türkiye'de doğduğu için müslüman olarak yetiştirilemez. En başta islamın mantığına ters bir durum bu. İslamiyette seçim önemlidir. İnsan kendi tercihini yapmalıdır. Ancak bizim ülkemizde olaylar bu şekilde yürümez, daha doğarken beraber kimliğinize dini islam diye yazılır. İki dakika durun lan, daha yeni doğduk. Hemen nasıl müslüman olduk babasını satayim. Önce bir evrim teorisini okusaydım, sonra bir Kuran'ı İncil'i Tevrat'ı felan okusaydım, sonra karar verseydim ne olacağıma? Daha iyi olmaz mıydı? Ha pardon, annem-babam ne derse ben oydum değil mi, unutmuşum. Annem-babam ateistse ben de ateistim, müslümanlarsa ben de müslümanım, yahudilerse yahudiyim, hıristiyanlarsa hıristiyanım. Bu ne lan? Devlet yönetiminin babadan oğula geçmesine bugün kıçınızla gülüyorsunuz, ancak bunlar size normal geliyor öyle mi? E, o halde bende size kıçımla güleyim.
Değil bir nesil yetiştirmek, bir insan yetiştirmek bile mantıksız anlamsızdır, insanın yetişme sürecine katkıda bulunmak esas olandır. Tabi ki insan çocuğum keşke müslüman olsa diyebilir, keşke bunun üstüne bir de kemalist olsa diyebilir, hatta abartıp vatan uğruna gözünü kırpmadan ölüme atlasa da diyebilir(bunu söyleyecek kaç ana-baba çıkar, bilemiyorum) ancak çocuğunun bu kalıplarda bir insan olması için baskı yapamaz, böyle bir insan olması için beynini yıkayamaz. Hani kemalistler fettullahçılara kızarlar, beyin yıkıyorlar diye, e sen de çocuğunun beynini kemalist olsun diye yıkıyorsun be adam. Ne farkın kaldı fettulahçıdan? Ama onlar yobaz dediğinizi duyar gibiyim, e sen nesin güzel kardeşim? Yüzyıl öncesinin burjuva demokratik devrimini, hem de tam anlamıyla başarılı olamamış, bir burjuva demokratik devrimin, hala ilerici olduğu iddiasını bize yutturmaya çalışıyorsun. Uyan, uyan sabah oldu, namazını kılmasan da olur. Fransa bunu 230 yıl önce yaptı. Biz hala bu devrimi tamamlayamadığımız gibi, tamamlayamadığımız devrimin başlangıcıyla hala övünüp duruyoruz. Bu mudur sizin ilericiliğiniz? Bırakın bu ayakları. Yıllarca atatürkçü gençlik yetiştirmekten bahsettiniz, şimdi de çıkıp dindar nesil yetiştirmek istiyorum diyenlere sataşıyorsunuz, aklınızı seveyim.
Şimdi gelelim dindarlık mevzusuna. Öncelikle şu soruyu sormak lazım, dindarlıktan kasıt nedir? Sanırım burda hangi dinden olursa olsun, yeter ki dindar olsun denmek istenmiyor. Müslüman bir dindarlıktan ve dindarlardan bahsediliyor. Sonuçta hak din değil mi? İslamiyeti seçmekten daha mantıklı ne olabilir ki? Peki sayın Tayyip, dindarlık kriterlerini kim belirliyor? Kime dindar denilir, kime denmez? Mesela sen dindar mısın? Tayyip'in dindar olduğu yerde, milletin dindar olmaması yeğdir. Zira, böyle bir dindarlık, ne islamiyette ne de başka bir dinde vardır. En azından benim bildiğim dinlerde yok.
Hadi bunu görmemezlikten geldik, sen dindarsın koçum dedik, kendin gibi nesiller yetiştirmek istiyorsun dedik. E, hani laikliği savunuyordun Tayyip? Laiklik bizim için de önemlidir diyordun Tayyip, ne oldu o öneme? Senin laiklikle işinin olmadığını zaten herkes biliyor, bunu zorlamanın manası yok. Zaten dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz diyerek, laiklikle işinizin olmadığını da bir kez daha kanıtlamış oldun. Gerçi şeyhlerin elini ayağını öpmekten buralara kadar geldin, bu da bir başarı senin için. Çok üzülmemek lazım. Kendi düşüncelerini, kendi doğrularını bırakalı çok oluyor sanırım, dün neyi savunuyorsan, bugün tam tersini savunuyorsun, söylesene Tayyip, iktidar bu kadar mı bozuyor insanı? Yoksa Tayyip, her zaman mı böyle yanar-dönerdin?
Laikliği attık çöpe diyelim, geçmişin senin cahilliğindi, şimdi doğruyu buldun da diyelim, sen dindarsın da diyelim, ama Tayyip, sen bir ülkenin başbakanısın, farkında mısın Tayyip? Sadece sana oy verenlerin değil, bu ülkenin başbakanısın, farkında mısın Tayyip? Dindar bir nesil yetiştirmeyelim de tinerci mi yetiştirelim, ateist mi yetiştirelim ne demek Tayyip? Tinerciyi de sen temsil ediyorsun, ateisti de, bunları kötüleyerek, tü kakalaştırarak, kendini kötülemiş oluyorsun, kendini aşağılamış oluyorsun Tayyip. Tinerci neden tinerci olmuş diye araştıracağına, ateistlerin haklarını savunacağına, sen nasıl böylesine keyfince saçmalıyabiliyorsun Tayyip? Aldığın oyun oranı mı seni böylesine bir kendini beğenmişliğe, en iyisini ben bilirimciliğe itiyor Tayyip?
Dün Atatürkçü nesillerin yetiştirilmesine karşı çıktığım gibi, bugün de dindar nesillerin yetiştirilmesine karşı çıkıyorum. Bırakın nesiller kendilerini yetiştirsin, bırakın her insan kendi kararını versin. İsteyen ateist, isteyen komünist, isteyen faşist, isteyen tinerist, isteyen islamist olsun. Bebelerin, çocukların savunmasız aklı ve vicdanına yapılacak devlet müdahaleleri, hiçbir şartta kabul edilemez.
Dipnot: Ayrıca Tayyip; o İdris Naim Şahin midir nedir? O ne komik bir insan lan öyle? Bakanları, tombalayla mı seçiyorsunuz, uzun çöp kısa çöp mü yapıyorsunuz ne yapıyorsunuz? Ondan bakan olduğu ülkemde, senin gibi başbakan da olur, Kemal gibi ana muhalefet lideri de olur. Çok garipsememek lazım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)