10 Ekim 2012 Çarşamba

Dinsel Zırvalıklara Zırvasal Cevaplar

İddia: Tanrı insanları sınamak için Dünya'ya göndermiştir.

El-cevab: Hemen hemen her inanan kabul eder ki; Tanrı figürü insanla, insanın Tanrı karşısındaki konumu da karıncayla özdeşleştirilemez. Tanrı ile insan arasındaki fark, insan ile karınca arasındaki farktan çok daha fazla olarak kabul edilebilir. Biz yine de bu farkı küçülterek insan ile karınca arasındaki muhabbetle bu iddiaya cevap verelim. Siz için bir insanın bir karıncayı sınamak zorunda hissettiğine şahit oldunuz mu? Ya da bir insanın bir karıncayı, sırf daha iyi toprak kazamıyor ya da daha iyi yiyecek bulamıyor diye cezalandırdığına şahit oldunuz mu? Hatta ve hatta bu konularla ilgilenip, bunu önemseyen birilerine şahit oldunuz mu? Bizim karıncayla olan konumumuzu baz alarak düşündüğümüzde bizden çok daha üstün olduğuna inandığımız bir Tanrı'nın bizi sınamak için Dünya'ya gönderdiğine nasıl inanabiliriz? İnsan evladı gibi hoşgörü sınırı olan, ikili ilişkileri bilinçli olmadığı zamanlarda da kişisel çıkarlarına hizmet eden bir varlık bile üç yaşındaki çocuğu tabak kırdı diye sinirlenip dövmüyorken; üç yaşındaki çocuğun yetişkin bir insanla olan birikimsel, mantıksal, duygusal her türlü karşılaştırmadan çok daha üstün bir farka sahip olan insan-Tanrı karşılaştırmasında Tanrı'nın insanları sınamak için Dünya'ya göndermiş olmasından bahsetmek saçmalıktır.

İddia: Tanrı insanların Dünya'da ki amellerine bakıp, ya cennetle ödüllendirecek ya da cehennemle cezalandıracaktır.

El-cevab: Tanrı gibi süper güç olduğuna inandığımız bir figürün, kendi yarattığı bireyleri, olmamış bunlar diyerek cezalandırması trajikomik bir durumdur. Bu sav sıklıkla insanların iradeli varlıklar olduğu, bu sebepten dolayı da kötü olanı seçip seçmemek gibi bir özgürlüğe sahip olmalarından dolayı cezalandırılmalarının da normal olacağı görüşüyle desteklenir. Bu görüşü doğru kabul ettiğimizi varsayarak konuşmaya devam edelim. Diyelim ki insanlar iradeli varlıklar ve diyelim ki gerçekten de bir şeyleri seçmek gibi bir özgürlüğe sahipler. Ya hu akıl var mantık var, çocuğunu ateşten kurtaran anadan daha hoşgörülü olduğuna inanılan bir yaratıcının;   hatalarından dolayı bir insanı cayır cayır cehennemde yanacağına inanmak, nasıl bir zalim yaratana inanmaktır? Tanrı, cani midir, gaddar mıdır, zalim midir? Diyelim ki öyledir, o halde Dünya'da uygulanması gereken de; suç işleyeni cayır cayır yakmak mıdır? Üç saatlik ÖSYM sınavlarıyla bireyin hayatının geri kalanının şekillendirilmesinin haksızlık olduğuna inananlar, nasıl olur da sonsuz hayata kıyasla varlığından bile bahsedilemeyecek olan maksimum bir asırlık ömürden dolayı işkencelerden işkence beğen bir öbür dünyaya inanabilirler? Nasıl bir kafa bu söylenenleri yadırgamaz, nasıl bir insan böyle bir Tanrı'ya inanacağıma o Tanrı'ya karşı ayaklanırım demez hayret ediyorum doğrusu.

İddia: Hayır da Şer de Tanrı'dan gelir. Bu sebepten dolayı başımıza gelen her şeyden sonra şükretmemiz gerekir, itiraz bizim kültürümüze terstir.

El-cevab: Yaratan akıl fikir versin diyerek işe başlayabiliriz. Hayır da şer de Yaratan'dan geliyor olsaydı ve itiraz kültürü İslam'a ters olsaydı; Muhammed nasıl oldu da var olana itiraz edebildi? Nasıl oldu da var olanı değiştirmek için ortaya çıkabildi? E şer de hayır da Tanrı'dan geldiğine göre ve bu durumda sadece şükretmek gerektiğine göre, nasıl oldu da bunca peygamber çıkabildi? Aklınızı ne ara kaybettiniz diye sormayacağım, zira bu ülkede akıl bireylerden uzaklaşalı çok oluyor.

İddia: Sünniler Müslümandır; diğerleri sapmıştır.

El-cevab: Mezheplerin bir çoğu politik nedenlerden dolayı ortaya çıkmış, sonradan bir çok değişikliğe uğramışlardır. Sünnilik İslam'ın en tutucu, en muhafazakar mezhebidir. Kuran'ın her döneme hitap etme iddiasını, gönderildiği gün ne yazıyorsa, onu ilk anlamıyla anlayıp direkt olarak hayatımıza geçirmeliyiz şeklinde algılayanların mezhebidir sünnilik. Kendi mezhebi dışında kalan tüm mezheplere karşı gözlerini kapatır, kulaklarını kapatır başını kuma sokar. Evrilerek ilerlemesi zordur. Gericiliğin simgesidir. Özünde bu olmasa bile, günümüzde tamamiyle bu anlamı karşılar hale gelmiştir. Sünnilik Türkiye Sosyalizminin TKP'sidir.  Yazıktır, acınasıdır.

İddia: Kuran'ın hiçbir noktası, hiçbir harfi değişmemiştir, değiştirmeye çalışanı Tanrı çarpar.

El-cevab: Kuran'ın kitaplaştırılma sürecinden azıcık haberi olan hiçbir insanın böyle bir iddiası olamaz. Malum  Kuran, bir heyet tarafından toplanmış, bireylerin elinde olan bir çok metin toplanmış, üzerinde ortaklaşılan ayetler direkt olarak kitaba girmiş, ortaklaşılamayanlarda da heyet hakemleri devreye girmiş, ayetin nasıl olması gerektiğini belirlemişlerdir. Bu şekilde oluşan bir kitaptan tek bir harfi bile değişmemiştir diye bahsetmek, Tanrı'nın insanlar üzerine ki doğrudan etkisini kabul etmektir ki; bu da bir diğer inanışa, sınanma inanışına ters düşer. Hem sınanıyoruz, hem de Tanrı tarafından doğrudan etkiye maruz kalıyoruz. Bu nasıl sınanmak, bu nasıl sınav?

İddia: Muhammed'den bahsederken, isminin başına "Hazreti" ibaresi koymak gerekir, aksi bir durum saygısızlıktır.

El-cevab: Hazreti, sayın anlamına gelen sıradan bir Arapça kelimedir. İnsanların arasına resmiyet sokan kelimelerden bir tanesidir. Muhammed'i bir sevgili bir dost bellemiş insanın, Muhammed'den bahsederken başına hazreti ifadesini koyması, olsa olsa samimiyetsizliktir. Hiçbir insan sevdiğiyle dostuyla, isminin başına sayın koyarak konuşmaz. Bununla birlikte, Muhammed'in peygamberliğine inanmayanlardan da bu ön sıfatı beklemek mantıksızlıktır. Ben şeytana tapıyorum, şeytandan bahsederken başına hazreti koyacaksın diyen bir insan ne kadar mantıklı konuşuyorsa, Muhammed'in peygamberliğine inanmayan bir insana da bir müslümanın ön sıfat olarak hazreti ifadesini kullanacaksın diyen insan da o kadar mantıklı konuşuyordur.

Dipnot: Bu zırvalamaların devamı gelecektir. İyi okumalar.


17 Ağustos 2012 Cuma

Hüseyin Aygün, HPG ve Şakşakçılık

Hüseyin Aygün'ü severim. Milletvekili olmadan önce de katıldığı programları takip eder, özellikle "Dersim Soykırımı" ile ilgili derin bilgilerinden çokça faydalanırdım. Sosyalist tandanslı olduğunu bildiğim Hüseyin Aygün CHP'den aday olduğu zaman çokça şaşırmıştım. Nasıl yani, neden ki, hayr'ola, acep gibi kimi anlamlı kimi anlamsız nidalar çıkarmıştım. Ancak bir müddet sonra şaşırmışlığım yerini takdire bıraktı. Hüseyin Aygün o CHP'nin içerisinde Dersim realitesinden, Alevi realitesinden hiç ödün vermeyen açıklamalar yaptı, düşüncelerini ortaya koydu.

Hüseyin Aygün'ün CHP'den aday olması beni ne kadar şaşırttıysa, HPG tarafından gözaltına alınması da en az o kadar şaşırttı. Milletvekili kaçırmayı, milletvekilini gözaltına almayı doğru bulmuyorum. Bir seçilmişin, milletin temsilcisinin alıkoyulmasının hangi sebepten olursa olsun bana göre mantıklı bir izahı yoktur. Vali kaçırırsın, kaymakam kaçırırsın, askerliği meslek olarak tercih etmiş olanı kaçırırsın, polis kaçırırsın ayrı; ancak vekil kaçırmak apayrı. Bunların neden farklı olduğunun açıklamalarını uzun uzadıya yapmayacağım. Sadece bu konudaki fikrimi net bir şekilde ortaya koymak istedim, o kadar. Şimdi dönelim esas mevzuya. HPG illa birini kaçıracaksa, neden AKP'li birini değil de, MHP'li birini değil de, CHP'li herhangi başka birini değil de Hüseyin Aygün'ü kaçırmıştır diye kendime sordum. Mantıklı olarak kabul edebileceğim bir cevaba ulaşmakta zorlandım.

Sağolsun Fırat Haber Ajansı'nın haberleri beni bu mantıklı cevap arayışı uğraşından kurtardı. Zira kaçırma olayının, hatta Fırat Haber Ajansı'nın deyimiyle "gözaltının" mantıklı hiçbir nedeni olmadığını Fırat Haber Ajansı sayesinde öğrenmiş oldum. HPG, Hüseyin Aygün'ü, artan "halk şikayetleri" sebebiyle gözaltına aldıklarını ve gerekli "hukuki işlemlerin" ardından tekrar serbest bırakılacağını, bu süreç içerisinde kendisine "devletin kirli politikalarının" hizmetine girmemesi gerektiğinin hatırlatılacağını söylüyor. Hüseyin Aygün'ün hangi söylemlerde, açıklamalarda bulunarak bu kirli politikalara hizmet ettiğini ise 17 Ağustos tarihinde Fırat Haber Ajansı tarafından okurlara sunulan Hüseyin Ali imzalı metinde görüyoruz. Hüseyin Aygün kabaca, Dersim halkını, Kürt olarak görmeyerek, Zazaca'yı Kürtçe görmeyerek, PKK'li çözümü değil de, siyasi çözümü savunarak, Dersim'i Kürdistan coğrafyasından koparmaya çalışarak, kısacası PKK ve BDP'nin aleyhinde diyebileceğimiz bir kaç fikre sahip olduğundan mütevellit HPG tarafından basitleşilerek, faşizanlaşılarak, diktatörleşilerek "devletin kirli oyunlarına" hizmet eden insan olarak algılanmıştır. Bu da üzülerek söylüyorum; PKK'yi, HPG'yi bir kez daha bölgede kendisinden başka aktör istemeyen, kendisinin düşündüğünden başkasını düşünen bir aydın, bir düşünür, bir halk çocuğu istemeyen, bunu yapanları bölücü olarak tanımlayan(içinde bulunduğu ironik durumu hiç gör(e)meden) bir akla sahip hale gelmiş.

Bununla birlikte Hüseyin Aygün'ün serbest bırakıldıktan sonra ki ilk açıklamaları oldukça önemli. Gerilla için "genç arkadaşlar" tabirini kullanıyor ki; BDP'li ve HDK'li vekiller dışında bu tabiri kullanabilecek bir elin parmağını geçmeyecek sayıdaki insandan biridir Hüseyin Aygün. Açıklamalarına devam ederken, "genç arkadaşların" kendisine "bu savaşı anlamsız bulduklarını", "istedikleri demokratik özerkliğin hiçbir şekilde silahlı mücadele gerektirmediğini" söylüyor. Yani HPG, kendi yaptığı eylemle kendi mücadelesinin anlamsız olduğunu Hüseyin Aygün aracılığıyla bize iletiyor diye düşünmemiz içten bile değil. Ancak kazın ayağının böyle olmadığı sonraki söylemlerden ortaya çıkıyor. Hüseyin Aygün önce kendisiyle muhattap olanların 18-25 yaş arasındaki 6-7 genç olduğunu söylüyor, arkasından da Bahoz Erdal'ın bu gençleri arayarak kaçırma olayının doğru olup olmadığını sorduğunu bizlere iletiyor. Yani PKK'nin üst düzeyde Hüseyin Aygün'ü kaçırın, sorgulayın, gözaltına alın gibi bir direktifi olmadığı gibi bu durumdan haberlerinin de olmadığını anlıyoruz. Üç-beş gerilla bu eylemi kendi insiyatiflerini kullanarak ve tahminimce bir anda bu kararı vererek gerçekleştiriyorlar. Hüseyin Aygün'ün açıklamalarına bakacak olursak, yol kesen gerillanın ordan Hüseyin Aygün'ün geçeceğinden haberi bile yok. Fırat Haber Ajansı haberleriyle Hüseyin Aygün söylemleri arasında var olan çelişkilerden biri de bu durum. Fırat Haber Ajansı'na göre Hüseyin Aygün artan halk şikayetleri nedeniyle HPG tarafından gözaltına alındı, Hüseyin Aygün'ün açıklamalarına göre ise PKK'nin üst düzey kadrolarının bu gözaltına alınma olayından haberi yok, kendisini kaçıran gerillaların o yoldan kendisinin geçeceğinden haberi yok ve yine Hüseyin Aygün'ün ifadesiyle gerilla Hüseyin Aygün'e; "sizi dost bir milletvekili olarak görüyoruz" diyor. Yani ya Hüseyin Aygün, gerillaların kendisine söylediklerini çarpıtıyor, ya da HPG yönetimi halihazırda yapılmış olan eylemden bir pay çıkarma derdine giriyor. İkinci akla da mantığa da daha yakın.

Benim anladığım kadarıyla bu eylem bir grup gerillanın kendi insiyatifiyle gerçekleştirdiği bir eylem. Gerek BDP, gerek STK'lar, İHD vb. kurum ve kuruluşlar kaçırma olayının duyulmasından itibaren Hüseyin Aygün'ün derhal serbest bırakılması için çağrıda bulundular. Bu çağrılar muhtemelen Hüseyin Aygün'ün çabuk bırakılmasında etkili oldu. HPG yönetimi de madem bu işi yaptık, bari karşılığında bir fayda sağlayalım mantığıyla eylemi kabullenip, eylemin gerekçesini oluşturup, eylemi anlamlandırmaya çalışıyor. Bazı sosyalistler, sosyal demokratlar, anarşistler de bu anlamlandırma işinden pay çıkarıp, eylemin, ne denli önemli olduğundan, ne kadar da harika bir eylem olduğundan bahsedebiliyorlar. Ak Parti hükümetinin yaptığı her işi olumlayan muhafazakar islamcılardan sonra, PKK'nin yaptığı her işi olumlayan sosyalist bir çevre de oluşmuş gibi görünüyor. Zira bu eylem Kürt halkının özgürleşmesi için, haklarına kavuşması için Kürt illegal ve legal hareketlerine ne kazandırmıştır sorusunun cevabı kocaman bir hiçlik. PKK siyasi propagandasını yaptı diyebiliriz, Hüseyin Aygün'ün açıklamalarıyla birlikte PKK'nin "öcü" olarak algılanmasına bir darbe vuruldu diyebiliriz daha işkembemizden tonla "mükemmel" sonuç ortaya çıkarabiliriz. Ancak gerçek hayata dönüp baktığımızda bunların hiçbirinin gerçekleşmediğini görürüz. Hüseyin Aygün zaten sosyalist tandanslı bir insan olarak milliyetçilerin, ulusalcıların, muhafazakarların, konformistlerin gözünde CHP'ye yakışmayan(!), BDP'nin hemen yanı başında duran bir insan. Dolayısıyla söylediği her şey, bir BDP bir HDK vekilinin kaçırılmadan da söylediklerinin etkisi ne kadarsa ancak o kadar etkili olabilir. Çünkü Türkiye toplumunun bu gerici toplulukları için Hüseyin Aygün zaten onlardandır, ve onlardan olana ne kadar saygı gösterilirse, Hüseyin Aygün'ün söylediklerine de o kadar saygı gösterilecektir. Zaten Hüseyin Aygün'ün açıklamaları sonrası oluşan genel tablo da bunu kantılar niteliktedir. HPG'li bir grup gerillanın Hüseyin Aygün'ü alıkoyması, en fazla Hüseyin Aygün'ün CHP'den ihracına neden olacaktır. Bu da "Yeni CHP" kavramının sonu anlamına gelir. Başka bir kıymeti harbiyesi yoktur, olması da düşünülemez.

Dipnot: Cemil Çiçek, HPG'nin Hüseyin Aygün'ü alıkoyması ile alakalı olarak; "Milletin iradesine saygısızlık" demiş. Kendisini ağzından nadiren çıkan iyi söyleminden dolayı tebrik ederim. Ancak kendisine dokuz milletvekilinin tutuklu olduğunu, kendilerinin de seçilen vekilin yerine "Oya Eronat"ı meclise yolladıklarını hatırlatmak gerekiyor gibi. Ne dersin Cemil Çiçek, kendi söylediğine de karşı çıkacak değilsindir herhalde?

10 Ağustos 2012 Cuma

Hay Sizin Arkadaşlarınıza

Zaten benim kadın arkadaşlarım da var. "Adam" gibi durdukları sürece kadınlarla bir sorunum yok ki. Hem bir türkiye erkeğiyim ben, kadınları sevmek bizim geleneğimizde var. Mesela otobüste kadınlara yer veririz biz, ağır bir şey taşıtmayız, o kadar değer veririz ki kadına kadın bile demeyiz, bayan deriz. Restaurantta oturması için sandalyeyi çeker, ceketini asar, hesabı öderiz. Sırf çok düşünüp aklını yormasın diye siparişi onun yerine veririz. Onun yerine para kazanırız ki, garibimin bedeni yorulmasın, gece yatakta dinç olsun, zinde olsun. 

Benim Kürt arkadaşlarım da var örneğin. Türk oldukları sürece Kürtlerle bir sorunum yok ki. hem Kürtler'in Türkler'den neyi eksik söylesene bana. Türk'üm dedim diye faşist mi oluyorum şimdi. Ya aslında bu Kürtler güzel insanlar. Irk.ı değilimdir yani ben. Ama şu dış güçler yok mu, hep bu ABD-İsrail filan giriyor bunların kanına. Yoksa Kürtler Türk kökenlidir zaten. Nasıl kanları bozuk olsun ki değil mi ama?

Benim eşcinsel arkadaşlarım da var. Erkekler kadınımsı olmadıkları sürece çok umursamıyorum. Bana sulanmasınlar tabi bir de. Çok özgürlükçü bir insanım ben, sevgililerin otobüste  öpüşebilmesini savunuyorum. Ama şu eşcinseller öpüşmesinler. Ne o öyle, ıyk yani. Lezbiyenler öpüşebilirler tabi, o hoş oluyor. Böyle bir gıdıklanma oluyor bende. Bir sertleşme filan oluyor.

Alevi arkadaşlarım var bir de, onlar da çok şeker. Bu aleviler iyi olmasına iyi de, gerçek alevilerse iyiler. Yoksa politik kaygılarla filan müslümanlıktan çıkanları var. Yok efendim cemeviymiş, yok efendim Ömer ile Osman haksızlık yapmış, Ebu Bekir şöyleymiş. Hiç olacak şey mi bunlar? Ali'yi biz de seviyoruz. Ali bizim de canımız. O halde ne gerek var cemevine filan, gelsinler camilere. Sonuçta hepimiz müslümanız, din kardeşiyiz. Ha ayrıca ramazandayız, hiçbirinin oruç tuttuğu yok. Olacak şey mi şimdi bu? Hadi Ali cami de öldürüldü diye camilere küstünüz, namaza küstünüz. Oruca niye küsüyonuz? Gelin canlar bir olalım, bizim sünnilere uyun siz.

Başörtülü arkadaşlarım da var. Sıkmabaş filan yapanlar var ya, onlardan değil. Onlar siyasi simge olarak kullanıyorlar çünkü. Siyasal islam da hazır iktidar olmuşken, sıkmabaşa geçen geçene. Halbu ki tülbent bağlamaları lazım. Doğrusu odur çünkü. Tülbentin iki ters ucunu birleştirip üçgen yaparsın, büyük kısmıyla saçını örter, iki ucunu tekrar üst üste çapraz şekilde getirip birini alttan geçirerek bağlamış olursun. Böyle olması gerekir yani, doğrusu da budur, olması gereken de budur. Bir de başını örtüp kıçını açanlar var. Ayıp değil mi yani? Hatta geçende birini gördüm alkol alıyordu, hiç olacak iş mi? Başörtüsü taktıktan sonra über-müslüman olması gerekiyordu halbuki, neden olmamışlar anlamadım. Bir de okula filan girmesinler, kamusal alana da girmesinler. Yoksa geri kalan yerlerde taksınlar beni ilgilendirmez. Dedim ya, özgürlükçüyüm ben.

Geçenler de bir de Yahudi arkadaşım oldu benim. Ama görseniz şeker gibi çocuk. Ne o abuk subuk yobaz gibi saç lüleleri var, ne sakal uzatmış, ne o kapkara kıyafetleri giyiyor ne de kafasına o küçük takkeden takıyor. Çok modern bir görünümü var. Hani bizden daha Avrupalı. İsrail'i savunmuyor tam bir Türkiye aşığı. Gerçi sonuçta Yahudi insan, çok inanmadım Türkiye aşığı olduğuna ama, bir ihtimal demedim de değil. Bir Yahudi gibi değil de bir müslüman gibiydi valla, bir kelime-i şehadeti eksik.


Bir bitin amk.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Doğru Yaşama Kınama

Her insanın kendine ait doğru yaşam kavramı vardır. Birbirindne farklı iki insanın, hatta aynı anda var olmayan aynı insanın birbirinin aynı iki doğru yaşamı var olamaz. Ancak birbirinden farkı çok küçük olduğundan dolayı, bu farkı yok sayabileceğimiz durumlar vardır. Ve bu yoksayabilme ihtimalindne yola çıkarak toplumsal bir doğru yaşama ulaşırız.

Doğru yaşam bizim toplumumuzda oldukça basittir. En iyi okulları en iyi derecelerle en kısa zamanda bitirip, en kısa zamanda evlenerek en kısa zamanda çocuğu doğur(t)makla ilgilidir. Bu doğru yaşamI devam ettirme isteği oldukça basit maddi isteklerle süslenmiştir. Doğru yaşamı savunarak aile olmaya adım atmış erkek ve kadın; daha iyi bir ev için, daha iyi bir araba için, daha iyi bir elektrikli süpürge için, daha iyi bir çocuk gelişimi için, daha iyi tatiller için, daha iyi arkadaşlar için çalışmak zorundadır. Bu yüzden de çalışmayı kutsarlar. Yani doğru yaşam; en kısa zamanda en iyi statüye ulaşmak ve statü üstünlüğünü kullanarak olabilecek en üst statüdeki insanla evlenmek sonucunda oluşan birlikteliğin her zaman daha iyiye doğru gitmesidir. Bu da her zaman çalışmanın kutsanması anlamına gelir.

Bu başlıkta çalışmama hakkından, ya da çok çalışmanın dezavantajlarından bahsedecek değilim. İnsanlar yukarıda üstünkörü anlattığım yaşam biçimini doğru yaşam formu olarak kabul etmekte baskıcı kültür altındaki kıstlı düşünüş alanında özgürce seçme hakkına sahipler. Sorun bu haktan sonra başlıyor. Bu yaşam biçimini doğru olarak kabul eden insanlar kültürel bir faşizm duygusuyla bu yaşam biçimini doğru kabul etmeyenlere yüklenmeye başlıyorlar. Daha iyi bir iş istemeyene azimden yoksun, daha iyi bir ev istemeyene karaktersiz, daha iyi bir elektrikli süpürge için çalışmayana serseri diyorlar.

Evet, bu doğru yaşam biçimini kabul etmeyen benim gibiler serseri olabilir, karaktersiz, azimsiz, haysiyetsiz olabilir. Ancak bunların hepsi bireysel bir seçimin ürünüdür. Söylediklerinizi doğru kabul edecek dahi olsam, serserilik, karaktersizlik, haysiyetsizlik bilinçli bir seçim olduğu sürece, bir başka bireyin karışabileceği bir durum değildir diyebilirim. Yani kısacası dostlar; ömür bireyseldir, toplumsal bunalımlara, abukluklara, saçmalıklara peşkeş çekilemez. Kültürel faşizmden herkes mutlaka payını alır, önemli olan buna boyun eğmemektir.

9 Haziran 2012 Cumartesi

Seçim Hakkı Mı, Yaşam Hakkı Mı?

Kürtajın yasaklanmasından yana değilim, hiçbir şeyin yasaklanmasından yana olmadığım gibi. Yasaksız ve hatta yasasız bir toplum hayal ediyorum. Sadece, kürtajı kadının seçim hakkı olarak gören insanların(ki çoğunluğu çoğu zaman görüşlerimin ortaklaştığı sosyal demokratlar, sosyalistler, feministlerdir) sırf "RTE" kürtaj yasaklanmalı dediği için kürtajsever bir konuma kendilerini itilmiş bulduklarını düşünüyorum. Feministler de dahil hemen her kadın, kürtajı kadının seçim hakkı olarak savunurken yine de kürtajdan; istenmeyen durum, zoraki alınan karar, hiçbir kadının güle oynaya yaptırmaya gitmediği bir operasyon olarak bahsederler. Bu bahsin ardından benim aklıma gelen ilk şey "madem bu kadar kötü, o halde olabildiğince azaltmak lazım" oldu. Yasakların hiçbir zaman yasaklanmak isteneni ortadan kaldırdığına şahit olmadım. Olsa olsa var olanın kalitesini düşürür, var olanı gizli kapıların ardına atar. Bu da daha fazla insanın yasaklanmak istenen eylemden dolayı zarar görmesine neden olur.

Yine de sadece bu sebeple kadının seçim hakkını savunmak doğru değildir. Birisi çıkıp, devlet hırsızlığı da engelleyemiyor, serbest bıraksın ihtiyacı olan ihtiyacı olduğu şeyi çalsın, ne çalarken hırsız birilerini öldürsün ne de birileri hırsızı öldürsün diyebilir(ki bana göre esasında hırsızlık da serbest olmalı ancak bu başka bir başlığın konusu) ya da yazık hırsızlara, pencerelere duvarlara gece vakti tırmanıyorlar, düşüp oralarını buralarını kırıyorlar, serbest olsun da rahat rahat kapıdan girip çıksınlar diyebilir. Devlet sırf bir şeyi yasakladığı zaman engelleyemiyor diye yasaklamaktan vazgeçilmez. Zaten kürtajı yasaklayarak bitiremezsiniz diyenlerin de, yasaklanarak bitmesi gibi bir derdi yok. Yani yarın bir gün devlet ciddi bir kürtaj denetim timi oluştursa, kürtajı yasakladım ve tek bir kürtaj yaşanmasına dahi izin vermeyecem dese, kadının seçim hakkını savunanlar, "aa bak şimdi kürtaj yasaklanabilir" diyecekler mi? Tabi ki hayır. O halde masanın üzerindeki kalabalığı birazcık azaltalım. Yasaklansa dahi kürtajın engellenemeyeceğiinden dolayı kürtajın yasaklanmaması gerektiği söylemi içi de dışı da boş bir söylemdir. İçi de dışı da boş olmayan söylemlere eğilelim.

Yasakları savunmadığımı daha önce söylemiştim, bunun nedenine dair bir kaç şey söylemekte fayda var. En basitinden hiçbir yasak, insanların iç yapısını değştirmeye yönelik değil, onları dalkavuklaştırmaya, sahtekarlaştırmaya yöneliktir. Bir hükümet kolayca kendisi için yanlış olan bir eylemi yasaklayabilir, bu yasağa uymayanların ceza almasını sağlayacak yasaları da oluşturabilir. Peki bu yasak insana ne kazandırır? Bir insan sadece 30 yıl içerde yatacağını düşündüğü için katil olmuyorsa, bu insanın bir katilden ne kadar farkı vardır? İnsanların tecavüzcü olmasına neden olan sosyolojik, psikolojik, kültürel nedenleri ortadan kaldırmadan tecavüzü yanlış olarak belirleyip, buna bir yasak getirmenin çözüm olduğu söylenebilir mi? Evet, fiili olarak tecavüzler azalır. Ama akli-vicdani olarak tecavüzcüler azalmaz. Tecavüzcüleri azaltacak olan yasaklar değil, tecavüzcünün tecavüzcü olmasına neden olan ögelerin ortadan kaldırılmasıdır. Yasakları sadece çözüm olmadığı gerekçesiyle değil, aynı zamanda birbirinin aynısı, dogmatik kafalı bireyler üretmeye neden olduğu için de doğru bulmuyorum. Tesadüfen Türkiye'de doğan bir çocuğun uyması gereken kurallarla, tesadüfen Somali'de doğan çocuğun uyması gereken kuralların farklı oluşunu doğru bulmuyorum. Doğru bulmadığım uyulması gereken kuralların farklı olması değil, farklı kuralların uyulması gereken olarak belirlenmesi. İki insan da sadece birer insan olarak doğuyor, ancak daha sonra bir Somaliliyle bir Türkiyeli haline geliyor. Yasaklar hem dogmatikleştiriyor, hem de bölüyor.

Bu yüzden bir kürtaj yasağına kürtaj bahsinden değil, sadece yasak bahsinden bile karşı olmak durumunda oluyorum. Öncelikle bunun altını çizmemde fayda var. Zira daha sonra gelebilecek bir çok "saçma" soruyla uğraşmak istemiyorum. Tarafımı net bir şekilde çiziyorum.

Kürtajı kadının seçim hakkı üzerinden savunan insanların söylediklerine dikkat etmekte fayda var; iş kariyeri, eğitim kariyeri, evli olmama hali(toplum baskısı), töre baskısı, maddi yetersizlik, manevi yetersizlik, fiziki deformasyon endişesi, psikolojik deformasyon endişesi... Kadınların seçim hakkına tabi ki önem veriyorum. Ama kadınlar bu bizim seçim hakkımız, benim bedenim benim kararım derken, aslında bir yandan seçimlerini kapitalizme bir yandan da ataerkil sisteme göre belirliyorlar. Gemi batıyor, kadınlar dümeni kurtarmak derdinde.

Kürtaj bir seçim hakkı mıdır? Bana göre her şey bir seçim hakkıdır. Ancak kendimce bazılarını etik bulurum, bazılarını bulmam. Etik bulmadıklarımın da yasaklanmasını değil ancak minimum seviyeye nasıl indirilebileceğinin tartışılmasını isterim. Hiç kimsenin bir kürtaj olayım da kendime geleyim dediğini zannetmiyorum, hiç kimsenin kürtaj olmak için hamile kaldığını da düşünmüyorum. O halde kürtajseverlik yapıyormuş gibi konuşmayalım. Önce istemsiz hamileliğin önüne geçmek için her türlü önlemi alalım. Arkasından kürtaj olma nedenlerini ortadan kaldırmaya çalışalım. Maddi yetersizlik mi? Maddi yeterlilik sağlayalım. Evli değilim elalem ne der baskısı mı? Ataerkillikle mücadele edelim. Vücudum bozulur kaygısı mı? Pornografinin güzellik anlayışına direnelim. Anne olmak için kendini yetersiz görme hali mi? Evet, annelik görevini devletin alıp alamayacağını tartışalım. Kadının elinden seçim hakkını almayalım, sadece seçim hakkını neden kürtajdan yana kullandıklarını anlayıp, kavrayıp, ne gibi durumlarda kürtajdan yana kullanmayacaklarına dair bir yol çizip adımlar atalım. Ondan sonra isteyen, ben zevk için kürtaj yaptırıyorum arkadaş diyerek kürtaj yine olabilsin, buna karışmayalım.


18 Mayıs 2012 Cuma

İbrahim Kaypakkaya Anısına

İşte İbo'nun ayağını bastığı toprak: Dağ ve zindan...
İşte direncin karşısında zalimin çaresiz kalışı...
Ve işkenceye karşı direnişiyle efsaneleşen bir hayat...

Bu cümleler Nihat Behram'ın; "Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit" isimli İbrahim Kaypakka'yı anlatan kitabının arka kapağında yer alıyor. İbo'yu kitaplardan ve efsaneleşmeye başlamış menkıbelerden tanıyoruz artık. Ve bu şekilde gelen bir tanımanın ardından İbo kimdir, nasıl biridir diye sorsalar; "Direncin adıdır İbrahim Yoldaş, bin başı olsa binini de verir de, yoldaşını, davasını satmaz İbrahim Yoldaş, köylünün yanında, halkının içindedir İbrahim Yoldaş" der ve böylece İbo'yu ve İbo'nun izinden gidenleri, İbo'ya yoldaşım diyenleri İbo'dan uzaklaştırır; O'nu kutsal bir haleyle çevirir, kahramanlaştırırız. Bizim ülkemizin yeterince kahramanı var, bizim ülkemizin yeterince dokunulmazları, eleştirilmezleri var. Bize yeni kahramanlar, yeni tabular gerekmiyor. Bize kendimizle özdeşleştirebileceğimiz; düşüncesini eyleme dökmüş, aklı parlak, ruhu parlak, halkın içinden önderler gerekiyor. Yani bize İbrahim Kaypakkaya gibi önderler gerekiyor, efsaneleri değil.

Çorum'da doğuyor İbo, fakir bir ailenin çocuğu olarak. Çoğu Anadolulu gibi. İstanbul'da Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na girdiği sırada, İstanbul Üniversitesi Fizik bölümüne de başlar. Çapa Fikir Kulubü'nün kurucuları arasında yer aldıktan sonra, bu kulubün başkanlığına seçilir.1968 yılında 6.filoya karşı bildiri yayınladığı gerekçesiyle okuldan atılır. mdd-sd ayrışmasında; ilk başlarda sd tezlerini benimsemiş olsa da, sonradan mdd kanadında yer alır. Daha sonra yaşanacak ayrışmada, Doğu Perinçek ile birlikte hareket etmeye başlar. İbo'nun fikirleri Doğu Perinçek ile de örtüşmez; İbo, Doğu Perinçek ve arkadaşlarını revizyonistlikle ve oportünistlikle suçlayarak; TKP/ml'yi kurar. Örgütün askeri kanadı olarak TİKKO, gençlik örgütü olarakta TMLGB ortaya çıkar. İbo örgütün güçlü olduğu Çemişgezek bölgesinde çalışmalarını sürdürürken kolluk güçleriyle karşı karşıya gelir. İbo ile beraber hareketin önderlerinden kabul edilen Ali Haydar Yıldız'da oradadır. Ali Haydar Yıldız çatışma sırasında hayatını kaybeder, İbo ise yaralı olarak kurtulmayı başarır. Ancak bu kurtuluş çok uzun sürmeyecek, sadece 5 gün sonra bir köy öğretmeninin ihbarı ile yakalanacaktır. İbo'nun efsaneleşme süreci, yakalanışından sonra başlar. İbo yaralıdır, yorgundur, bölge karla kaplıdır. Kolluk kuvvetleri yine de aman vermez; İbo'yu o yaralı haliyle yalın ayak yürütürler. Hastaneye varıldığında İbo'nun ayak parmakları hissizleşmiştir, kesilmesi uygun görülür. Yakalanışıyla birlikte başlayan işkenceler, 4 aya yakın sürecektir. İbo'dan isim vermesi, örgütün prensiplerini, işleyiş yapısını anlatması istenir. Ancak İbrahim Yoldaş; haftalar süren işkencesi boyunca; yalnızca davasından bahsetmiş; sosyalizmi, marksizmi, maoizmi anlatmıştır. Sorgusunda söyledikleri, davasını ne kadar benimsediğini gösterir niteliktedir;


4 aya yakın işkence görmesine rağmen kimsenin adını vermeyen bu yiğit insan için devlet görevlileri intihar etti derler. Henüz mahkemeye bile çıkarılmıştır. Bunun üzerine dönemin bağımsız milletvekili Mehmet Ali Aybar İbo'nun ölümüyle alakalı soru önergesi verir. Ancak sonuç değişmez, İbo'nun ölümü kayıtlara intihar olarak geçer. Bedenindeki deliklerin nedeni açıklanmaz.

İbo'dan bahsederken genelde bu son dört ayı göz önüne alınır. Halbuki İbo; sosyalist sol içerisinde Mustafa Kemal'in eylemlerinin faşist eylemler olduğunu söyleyen ilk insanlardandır. Kürt halkının ayrı bir halk olduğunu, ve kendi kaderlerini tayin etme hakkının Kürtler için de var olması gerektiğini savunduğu için Fikir Kulübünden kovulmuştur. Köyden kentlere doğru gelişecek bir devrimi savunmuş, bulduğu her fırsatta köylere gitmiş, köyülünün emeğine ortak olmuş, bir aydın gibi düşünüp bir sosyalist gibi de çalışmıştır. Ve 24 yaşındayken öldüğünde, arkasında yüzlerce sayfalık teorik yazı ve aydın bir sosyalistin, halkın içerisinde nasıl olacağına dair, halkın sevgisini nasıl kazanacağına dair bir yaşam öyküsü bırakmıştır. İbo'nun o efsanevi zindan direnişinden ziyade, İbo'yu İbo yapan, sosyolojik tahlilleri ve halkının yanında iş tutan elleridir.

Bugün Denizlerden, Erdallardan hatta Mahirlerden bahsetmek mümkün hale gelmişken; hala İbo'dan bahsetmek fecaatle yasaktır. İbo ölümünün 39. yılında bile zalimi korkutmakta, titretmekte. Bu çelik aldığı suyu unutmayacak İbrahim Yoldaş!

Şiirsel Alıntılar_Yusuf Hayaloğlu_Beni Tutma

Öyle çok şey var ki,
Şimdi burada anlatmak istemiyorum..
Sen de ince sorularınla
Beni incitmesen, iyi olur..

Yağmurlu ve uzun bir yolu
Düşe-kalka yürümeye çalıştık
Ve inanılmayacak kadar duygusal
Bir geçmişimiz oldu seninle..
Üstelik biz bunu, bir ömür boyu
Sürüp gider sanmıştık..

Beni tutma, böyle sahnelere gelemem.
Beni tutma, çok kötü yanılırsın.
Yıllardır öyle biriktim ve öyle gerildim ki
Şimdi topyekün boşalırım,
Toz olur dağılırsın..

Sen benim en ince telimden
Türkümü çaldın.
Sen benim en ücra duygularımı
Talan ederek beslendin.

Her şeyin merkezi sendin,
Her şey senin etrafında dönerdi.
Bar köşelerinde tükenip
Kaldırımlarda sınarken kendimi,
Gelip sana sığınırdım,
Umutlarım bir kez daha gümlerdi..

Beni tutma, şantajlara boyun eğmem.
Beni tutma, hırsımdan çatlarım.
Yıllardır öyle sabrettim ve öyle doldum ki
Şimdi yanardağlar gibi
Birdenbire patlarım..

Bir yavru serçe, hayata alışır gibi
Ağzım açık bağlandım sana.
Bir topal karınca, yuvasına yaklaşır gibi
Titredim, heyecanlandım sana.

Bu akşam, çekip gitmek adına
Bütün ömrümü ve seni sildim.
Bir tuhaf senaryoydu ve bu senaryoda,
Zavallı bir figürandım sadece.
Anlatamam..
Kumlara yazılmış sözcükler kadar
Kısacıktı ümidim.
Ve anladım ki birtakım şeyleri
Ben daha ilk dalgayla yitirdim..

Beni tutma, ben senin dizlerine çökemem
Beni tutma, elinde kalırım, kırılırım.
Yıllardır öyle daraldım ve öyle bunaldım ki 

 Şimdi bir saniye bile oyalarsan,
İnan ki çıldırırım...

Sen, kalbimi emanet edecek kadar
Güvendiğim, dost bildiğim..
Sen bir lokmayı bile,
Tek başıma hazmedemeyip
Birlikte yediğim..
Sen, yatalak olsan, altına yapsan bile
İğrenmeden alırım dediğim..
Bu nasıl insanlıkmış ulan,
Bu nasıl arkadaşlık, bu nasıl vefa?
Bu nasıl acıymış ulan,
Bu nasıl vicdansızlık, bu nasıl cefa?

Beni tutma, gazabım yakar ellerini.
Beni tutma, hurdahaş olursun.
Yıllardır öyle kırıldım ve öyle küstüm ki
Şimdi bir ah ederim,
Kaskatı kesilir, taş olursun..

Ben şimdi gözüne sokuyorum dünyayı
Ama sen körsün, ısrarla görmüyorsun.
Ben şimdi beynine çakıyorum hayatı
Ama bir türlü algılamak istemiyorsun.

Peki, benim gördüklerimi gördün
Ve yaşadıklarımı hiç yaşadın mı sen?
Peki, devrik heykellerin önünde,
Düşsüz yanılgıları ve yüce gururlarıyla, 

Yoksul fakat dürüst,
 Çıplak bir sütun gibi dimdik duranların
Acısını hiç taşıdın mı sen?

Beni tutma, gömleğim kan içinde.
Beni tutma, darmaduman olursun.
Yıllardır öyle çok yedim ve öyle çok doydum ki
Şimdi bir tükürürüm
Havan bozulur, rezil olursun..

Ey, kir içinde yüzenler, hayatı kirletenler
Her devirde borusu ötenler!
Ey, darbe kaçkınları, ortayolcular, dönekler,
Ey, sümüklü böcekler!
Ey, bölenler, bölüşenler,
Kardeşi kardeşe kırdırıp kanla sevişenler!
Ey, gençliğimizi harcayanlar,
Ey, kağıttan kaplanlar, ey zavallı sıçanlar!
Ey, ciğeri beş para etmezler,
Sıkıyı gördü mü fellik fellik kaçanlar!
Ey, fırsatçılar, cepçiler, hortumcular, tokatçılar,
Vurguncular, voliciler, üçkağıtçılar!
Ey, sürüngenler, sülükler, bağırsam parazitleri, bitler,
Ey kudurmuş itler!
Ey, yüzü yırtılmış köçekler, fırıldak varyeteler,
Ve ey, dinsiz-imansız çeteler!

Beni tutmayın ulan, burama geldi dayandı,
Beni tutmayın, çizerim o çirkin suratınızı!
Yıllardır öyle çok sömürdünüz
Ve öyle çok kan kusturdunuz ki;
Ulan, şimdi bir şarjöre diz çöktürürüm alayınızı!..


Yusuf Hayaloğlu'nun sesinden dinlemek için tıklayın