15 Kasım 2012 Perşembe

Kürdistan Marşı ve Değişmeyen Zihniyet

Mahabad Cumhuriyeti'nin 1946'da milli marş olarak kabul ettiği, şimdilerde de Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin kabul ettiği Ey Reqib, Kürdistan Marşı olarak kabul edilegelmiştir. Daha sonra marş haline getirilmiş şiirin yazarı, o zamanlar yirmi yaşında tutsak bir genç olan Dildar(Yunus Rauf) tarafından 1938'de yazılmıştır. 1900'lü yılların ilk yarısında, ulus mücadelesini öne çıkaran, yurtseverliği öne çıkaran marşları yadırgamamak gerekir. Hatta feodal toplumların varlığını sürdürdüğü coğrafyalarda, yurtseverliği ilericilik olarak kabul edebilir, ulusal mücadeleye katkı sağlayacak her marşı da saygıyla kabul edebiliriz. Bu sebepten dolayı Ey Reqib'in Mahabad Cumhuriyeti tarafından kabulüne değil, Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından kabulüne bir kaç şey söylemek gerekir. 

Ey Reqib'in sözlerine bakalım;

Ey düşman, hep vardır Kürt milleti
Yıkamaz (onu) bu zamanın top güllesi

Kimse demesin Kürt milleti ölüdür
Kürtler capcanlıdır, asla boyun eğmez bayrağımız

Biz ki Kürdüz, devrimin rengiyiz
Kanla yazılmış tarihimize bir bak

Biz ki Medya ve Keyhüsrev'in çocuklarıyız
İnancımız, yolumuz hep vatanımızdır

Binlerce aslan yürekli Kürt çocuğu
Bu uğurda can verdiler, hepsi toprağın bağrında saklı

O çocuklar şimdi de hazırdırlar
Can fedadırlar, can fedadırlar, can feda

Kürt çocuklar yiğitler gibi başkaldırıyor
Bak nasılda süslüyorlar yaşam tacını kanlarıyla. 

Çeviren: Dilazad Art

1938'de milliyetçi akımın devam ettiğini düşünecek olursak, yirmi yaşındaki bir gencin buram buram milliyetçilik kokan, vatan uğrunda kanını dökmeyi kutsallaştıran şiir yazmasını garipsemek mümkün değil. 1946'de devlet kuran Mahabad Cumhuriyeti'nin de böyle bir şiiri marş olarak kabul edip bestelemesi şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan, merkez solda yer alan partilerin iktidarlığındaki Kürdistan Bölgesel Yönetiminin de bu besteyi, bu şiiri marş olarak kabul etmesi. 

Halkların birliği yerine Kürt milletini öne çıkaran, barışla, dostlukla var olan tarih yerine kanla yazılmış tarihi öven, vatan için yaşa(t)mak yerine ölmeyi kutsallaştıran marşın günümüzde Kürdistan Marşı olarak kabul edilmesi, Kürt halkının, Kürt devletinin gerici reflekslerinden başka bir şey değildir. Kürt halkı yıllar süren mücadelesinden sonra elde ettiklerini, gerici bir anlayışla yönetme lüksüne sahip değildir. Kürt önderleri, milliyetçiliğin önüne beynelmilelliği, kanla yazılmış tarihin yerine barışla geçecek geleceği, vatan uğruna ölmek yerine insanlık uğruna yaşamayı koymak zorundadırlar. Bunlar yapılmadığı sürece, Kürdistan'ın varlığı da, görece bağımsızlığı da bir şey ifade etmeyecektir. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Dünya üzerinde farklı bir ülkenin, savaştan, kandan, ırktan, dinden beslenmeyen bir iktidarın var olabileceğini göstermek zorundadırlar. Eğer göster(e)meyeceklerse, bağımsızlıklarının da, mücadelelerinin de biz sosyalistler için hiçbir anlamı yoktur. Bugün Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nde kaybetmiş olabiliriz. Ancak ne Suriye'de, ne İran'da ne de Türkiye'de kaybetmiş değiliz. Olası Kürdistan devletinde gerici milliyetçilik ve dincilik akımlarını iktidardan uzak tutmak, bizim görevimiz ve uğraşımız olmak zorundadır. Bağımsız Kürdistan devleti, ilerici kimliği büründüğü vakit savunulabilir, desteklenebilir. Bu yüzden bugün sosyalistlere düşen, Kürt siyasi hareketinde yer almak, ön saflarda mücadeleye girişmek olmalıdır. Aksi durum, gericilerin ve gericiliğin zaferine destek vermek demektir. 

14 Kasım 2012 Çarşamba

Ölmek İçin Değil Yaşatmak İçin Açlık Grevi

65 gün. 65.gün.

Yazması kolay, söylemesi daha da kolay. Muhtemelen belli bir günden sonra aç kalması da kolay. Vücudun açlığı kabullenmesi, kendisini tüketmesi, bilincin azalması, duyuların körelmesi belki de kolaylaştırıyor aç kalmayı. Belki aç kalmak, belli bir süre sonra zorlamıyor da insanı, yaşamaya çalışmak, işte yaşamaya çalışmak zorluyor insanı.

Açlık grevine ölmek için değil, yaşamak için başlanır. Elinde kalan son direniş aygıtın, vücudunun kendisi, canının kendisidir. Çoğumuz hiçbir şey yapamadığımız günleri yaşamışızdır, saatlerce başımızı eğmiş, ellerimizin arasına almış, ne yapabiliriz diye düşünmüşüzdür de elimizden bir şey gelmeyince, korkarak, çekinerek, sinerek vazgeçmişizdir ideallerimizden, fikirlerimizden. Bir de vazgeçmeyenler var, yıllarca tutsaklığın baskısı altında kalmış, yıllarca başı elleri arasında dolaşmış olduğu halde, elimden bir şey gelmez, ben vereceğimi verdim, yapacağımı yaptım gerisi dışarıdakilere kalmış demeyenler var. İşte bu yürekli, bu yenilmek bilmez insanlar; yaşayabilmek ve yaşatabilmek için, ellerindeki son aracı yani bedenlerini yatırdılar direnişe. Bedenlerini yatırdılar gelebilecek güzel günlere. Ölmek için değil, yaşamak için; öldürmek için değil, yaşatmak için.

Açlık grevlerinin meşruluğunu tartışmak, ömrü hayatı boyunca ramazan ayı dışında 8-10 saatten fazla aç kalmamış insanların, hayatında bir kez bile bir tek şeye itiraz etmemiş insanların, polis barikatıyla karşılaşmamış, sesini özgürce yükseltememiş insanların yapacağı iş değildir. Açlık grevi kararını almamış insanların da yapacakları iş değildir. Açlık grevi insanın kendi bedeni üzerinden yaptığı pasif ama bir o kadar da etkili direniş yöntemidir. En önemlisi de ölmek için değil, daha iyi şartlarda yaşayabilmek için yapılan direniştir. Meşruluğu da burdan gelir. Yapılan açlık grevlerini; "biz de lüks araba, lüks ev istiyoruz diye açlık grevi yapalım, o zaman ne olacak" gibilerinden polemik yaratan üslupla, bol keseden atarak konuşmak ancak akli eksiklikle açıklanabilir. Üç öğünden fazla aç kalmamış insanların, açlık grevinden kilo vermek isteyen popüler kültür mağduru Nişantaşı kadınlarının rejimi gibi bahsetmesinden daha vahim çok az söylem bulunur. Açlık grevleri insanı yavaş yavaş kemiren, her gün, her saat, her dakika, her saniye kendisiyle mücadelesini gerektiren, her saniye kendisiyle mücadelesini kazanmak zorunda bırakan eylemlilik halidir. İnsanın kendisini yakarak, vurarak, boşluğa bırakarak öldürmesi bir anlık eylemin sonucuyken, açlık grevi her anın eylemidir. Bu sebepten dolayı bir davayı benimsememiş, bir ülküyü benimsememiş insanların açlık grevine başlaması, başladıysa bile sürdürmesi pek mümkün değildir. Yine aynı sebepten dolayı, binlerce insanın açlık grevine talimatla başladıklarını söylemek mümkün değildir. Cezaevlerinde yıllarını okuyarak, tartışarak, düşünerek geçirmiş binlerce insanın, çocukmuşçasına, kendi akılları, iradeleri yokmuşçasına talimatla hareket ettiklerini söylemek, en başta açlık grevinde olanlara büyük bir hakaret, eylemlilik süreçlerinde bulunan insanlara karşı yürütülen psikolojik bir saldırıdır. Bu saldırıyı yürütenlerin de insanlığından, vicdanından daha da önemlisi aklından şüphe etmek gerekir. İnsanların ölme ihtimaline sarılarak göbek atanların, on yıllarca daha sürecek bir savaş için kapıyı aramaları, kendi çocuklarının dahi ölümüne gidebilecek bir yolu açmalarını anlamak, anlayabilmek mümkün değildir.


Türkiye açlık grevleriyle imtihanında her zaman sınıfta kalmayı başarmış, bir türlü gerekli deneyimi öğrenememiştir. Nazım Hikmet'le başlayan süreç darbe sonrası ölümle sonuçlanan açlık grevleriyle devam etmiş, Mehmet Ağar'ın genelgesi ile 1996, F tipi cezaevleriyle de 2000 de can almaya devam etmiştir. Türkiye'de cezaevlerine yapılan operasyonlarda dahil olmak üzere 120'den fazla insan hayatını kaybetmiş, onlarcası da sakat kalmıştır. Türkiye ölüm oruçlarına da, açlık grevlerine maalesef alışık, alışık olduğu kadar da yabancıdır. Her dönemde açlık grevinin yapıldığı önce inkar edilmiş, sonrasında gerekli önlemler alınmamış, talepler dikkate değer görülmemiş ancak ölümlerden sonra adım atılması gündeme gelmiştir. Bugün de izlenen politika budur. Başbakan önce herkes her şeyi yiyor diye açıklama yaparken, bakanları açlık grevindekilerin sayısını vererek başbakanı yalancı çıkartıyor, bunun üzerine başbakan başka bir saldırı yöntemi geliştirirek, BDP'li vekillerin üç ay önce yaptıkları kuzu çevirmeye göndermede bulunarak, "bunlar dılarda koyun çeviriyor, içeride insanları aç bırakıyorlar" diyerek, açlık grevi eylemcilerini kandırılmışlıkla, BDP'lileri de vurdum duymazlık, sahtekarlıkla suçluyordu. Bu da yetmezmiş gibi gittiği her yerde idamın geri getirilebileceğinden bahsediyor, bir nevi açlık grevindekilere gözdağı veriyordu. Sanırım başbakan kendisini cezaevindekilerin başbakanı olarak görmüyor, sanırım başbakan, kendi düşüncelerini paylaşmayan herkesi, yenilmesi gerekenler olarak görüyor. Açlık grevindekiler ne istiyor, neden açlık grevindeler, açlık grevinin gerektirdiği gibi hizmet alabiliyorlar mı gibi konularda kafa yoracağına, açlık grevindekilerle savaşıyor, açlık grevindeki eylemcilerle gönül bağı olan bir partinin vekillerine şuursuzca saldırıyor. Böyle bir başbakanın olduğu memlekette, ölümün olmayacağı açlık grevi beklemek, maalesef pek kolay olmuyor, can kaybının olmayacağı umudu her geçen dakika azalıyor.

Yazıyı bitirmeden açlık grevindekilerin taleplerine değinmekte de fayda var. Her ne kadar bu taleplerden bihaber insanların var olmasını mümkün görmesem de, en azından bunu umuyor olsam da, tekrar etmekten zarar gelmez diyerek talepleri insanların yüzlerine haykırmaya devam edelim. Tabi hala bir yüzleri varsa. Nitekim oldukça basit, insan haklarını benimsemiş, demokrasiyi benimsemiş, cumhuriyeti benimsemiş her ülkede rahatlıkla var olması gereken taleplerin, ancak böyle bir direnişle hayata geçirilmeye çalışılması bile, bir ülkenin vatandaşları için yeterli utanç kaynağı olması gerekir. Neymiş bu talepler;
1-Apo'ya uygulanan tecridin kaldırılması. Yasaların herkese olduğu gibi Apo'ya da uygulanması, yasalar önünde herkesin eşitliğinin göz önünde bulundurulması.
2-Anadilde savunma ve eğitim. Görece demokrasinin var olduğu tüm toplumlarda çoktan hayata geçirilmiş, artık Avrupa için çoktan sıradanlaşmış, insanlara anasının ak sütü gibi helal insani bir hak.
Bu makul taleplerin bir an önce kabul edilmesi, gerekli düzenlemelere gidilmesi çok zor olmasa gerek. Koster bozuk demeyeceksiniz, Kürtçe savunma yapan tutukluların kullandığı dil için "bilinmeyen bir dil" demeyeceksiniz o kadar. Gerekli yasal düzenlemeler de zamanla yapılır. Ama haklar bir an önce iade edilmeli, gaspta ısrar edilmemelidir. Hükümetin atacağı her adım, hükümeti küçültmeyecek, aksine büyütecektir. İnsanlık onuru da bu makul taleplerin karşılanmasını gerektirir.

Açlık Grevi ve Ölüm Orucu Farkını Açıklamak İçin Dipnot: Açlık grevi ile ölüm orucu arasındaki temel fark, tüketilen besinler değil, eylemin gerektirdikleridir. Açlık grevinde uzlaşma yolu her zaman açıktır, ölüm orucu ise daha nettir. Ölüm orucu ya taleplerim karşılanır ya da ben ölürüm demektir. Ölüm orucundan bilinçli bir şekilde dönüş mümkün değildir, talepler karşılanana kadar ya da bilinçsiz hale düşüldükten sonra zorla beslenmeye kadar devam eder. Açlık grevi ise talepler karşılanmamış olsa ya da bir kısmı karşılanmış olsa dahi bitirilebilir, vazgeçilebilir. Yoksa her ikisinde de kullanılan temel maddeler, su-şeker-tuz ve b1 vitaminidir.

Açlık Grevinde Kimse Ölmüyor Diyenler İçin Dipnot: Cengiz Soydaş, Adil Kaplan, Bülent Çoban, Gülsuman Duman Dönmez, Tuncay Günel, Nergiz Gülmez, Fatma Ersoy, Celal Alpay, Abdullah Bozdağ, Erol Evci, Murat Çoban, Canan Kulaksız, Sedat Gürsel Akmaz, Ender Can Yıldız, Sibel Sürücü, Hatice Yürekli, Şenay Hanoğlu, Sedat Karakurt, Erdoğan Güler, Fatma Hülya Tümgan, Hüseyin Kayacı, Cafer Tayyar Bektaş, Uğur Türkmen, Veli Güneş, Aysun Bozdoğan, Zehra Kulaksız, Mahmut Gökhan Özocak, Ali Koç, Sevgi Erdoğan, Muharrem Horoz, Osman Osmanağaoğlu, Hülya Şimşek, Gülay Kavak, Ümüş Şahingöz, İbrahim Erler, Abdulbari Yusufoğlu, Zeynep Arıkan, Ali Rıza Demir, Ayşe Baştimur, Özlem Durakcan, Ali Ekber Barış, Tülay Korkmaz, Ali Çamyar, Zeynel Karataş, Lale Çolak, Yusuf Kutlu, Yeter Güzel, Doğan Tokmak, Tuncay Yıldırım, Aygün Uğur, Altan Berdan Kerimgiller, İlginç Özkeskin, Hüseyin Demircioğlu, Ali Ayata, Müjdat Yanat, Ayçe İdil Erkmen, Yemliha Kaya, Hayati Can, Orhan Keskin, Cemal Arat...

12 Kasım 2012 Pazartesi

Kemalistlere Her Gün Bayram


23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim, 10 Kasım…

Resmi ideoloji kendi devamlılığına katkı sağlayacağını düşündüğü  her “önemli” anı devlet kurumları eliyle resmi “bayramlara” dönüştürüp, günün anlam ve önemini bireylere hatırlattığı gibi, bir yandan da, cumhuriyet rejimine geçişi kimlerin sağladığını, bu ülkeyi kimlerin “kurtardığını”, dolayısıyla da kimlere şükran duymamız gerektiğini bireylere öğretir. 23 Nisan’da meclisin açılışını, 19 Mayıs’da kurtuluşa giden yolu, 29 Ekim’de cumhuriyeti kutlatıp, 10 Kasım’da da yüce kurtarıcıyı, Ata’yı andırır. Bu günleri kutlayarak ya da duruma göre anarak geçirmeyenleri lanetler, fişler ve çoğu zaman da gerici-yobaz olarak kodlar(dı).

Resmi ideolojinin “önemli” kabul ettiği kavram ve olayların sembolik olarak bir güne tekabül ettirilerek önümüze çıkartılmasının ne gibi zararları olduğunu şimdilik bir kenara bırakalım. “Elit” bireylerin gerici olarak kodladığı Ak Parti iktidarına karşı agresif bir reaksiyonla sokaklara dökülerek malum günler de “cumhuriyet bekçiliği” yapmalarını da göz ardı edelim. Kendimize neyi kutladığımızı sorup, cevaplarını arayalım.

23 Nisan, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ismiyle 1980’den beri kutlanıyor. Daha önceleri 1927’de kutlanmaya başlanan 23 Nisan Çocuk Bayramı, 1933’te saltanatın kaldırılmasıyla kutlanmaya başlanan 1 Kasım Hakimiyet-i Milliye bayramıyla birleştiriliyor. Yani 23 Nisan’da seksen yıldır neyi kutluyoruz? Hem milli egemenliği hem de çocukluğumuzu, çocuklarımızı, geleceğimizi. Öncelikle milli egemenlik kısmına bakmakta fayda var. Ülkemizde gerçekten de milli egemenlik sağlanmış mıdır? Meclisin varlığı tabi ki anlamlıdır, temsili demokrasinin de krallık rejiminden daha ilerici olduğu hemen hemen aşikardır. Ancak temsili demokrasinin en önemli ayaklarından biri de, temsil edenin temsil edilen tarafından denetlenebilmesi, hesap sorulabilmesidir. Memleketi yanlış yollara sokanları ya da halkın isteğinin dışında yönetenleri, halk bir daha ki seçimde cezalandırır demek olsa olsa politik kurnazlıktır. Önemli olan bir daha ki seçimlerde yanlış yaptığını düşündüklerimizi meclisin dışında bırakmak değil, yaptıkları yanlışların hesabını sorabilmektir. Bugüne kadar hangi siyasetçi halk tarafından sorgulanabilmiş, halk tarafından cezalandırılabilmiştir? Cumhuriyetin ilk yıllarında “Tek Adam” Mustafa Kemal’in kişisel infazları ile sonraki dönemlerde periyodik olarak yapılagelmiş darbelerle ordunun keyfi infazları vardır. Ancak halkın hesap sorduğu bir siyasetçi, ceza alan bir siyasetçi yoktur. Bu da yetmezmiş gibi cumhuriyetimizin tarihi, resmi ideolojinin dışında kalan, dışında hareket eden ve bu ideolojiye başkaldıran sosyalistlerin, sosyal demokratların, İslamcıların, ayrılıkçıların zindanlara atılmasıyla, katledilmesiyle yazılmıştır. Böyle bir ortamda milli egemenliğin var olduğunu zannetmek saflıktır.

23 Nisan’ın diğer ucunu da Çocuk Bayramı oluşturur. Ülkemizin bireylerinin çocuk gelinlerin olduğu, açlıktan bebeklerin öldüğü, sokak çocuklarının cirit attığı bir zamanda, hiç utanmadan, hiç düşünmeden neyi kutluyor olduklarına anlam veremiyorum. Gelecekleri pamuk ipliğine bağlanmış, insanlık onurunu kaybetmeden yaşayabilmek için diğer çocukların omuzlarına basarak yükselmek zorunda bırakılmış, ezberci eğitimin içerisinde öğütülmüş, kafaları, ruhları, vicdanları sakat bırakılmış, farklı olmaları yadırganmış, mekanikleştirilmiş yarış atlarının yaratıldığı düzende neyi kutluyoruz, neyi kutlatıyoruz? Anlayabilen beri gelsin.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı da 1980’de bu ismi alıyor. Daha önceleri 1938’de Gençlik ve Spor Bayramı olarak kutlanmaya başlanıyor. Mustafa Kemal’i anma kısmına 10 Kasım’da geliriz. Şimdilik gençlik ve spor kısmından bahsedelim. Genç nüfusunun fazlalığından bir övünç kaynağı yaratmayı başaran güzide ülkemiz, aynı gençlerin %25’inin işsiz kalmasını ise engelleyememiş durumda. İşsiz genç nüfusu azaltmanın yeni yolu, üniversite olmayan şehre üniversite, halihazırda üniversite olan şehirlere de ikinci, üçüncü üniversiteleri açmak olsa gerek.İş güvensizliği ile bunalıma itilen gençler, mecburi askerlik, mecburi evlilik gibi toplumsal, ailevi görevlerle iyiden iyiye kendine yabancılaştırılıyor, bireyin kişilik kaybına, karakter kaybına yol açıyor. Tüm bunların yanı sıra gençler, yönetim mercilerinden uzaklaştırılıyor, genç nüfusun fazla olmasıyla övünenler, gençleri yetersiz görüyor, ülke yönetimine katılmalarını engelliyor. Egemenler tarafından çocuk yaşlarında torna tezgahından geçirilen çocuklar, gençlik yaşlarında yetersiz olarak adlandırılıyor, küçümseniyor, birikimsiz-kültürsüz, apolitik oldukları gerekçesiyle, karar alma mercilerinin dışında tutuluyor. E demezler mi, önce öküz bireyler var etmek için uğraşıyorsun, sonra da gençler öküz olmuş ya hû diyip yönetim kadrolarının dışında tutuyorsun, bu ne perhiz bu ne turşu. Üstüne bir de bayram edip, kutlatacaksın. Hadi sen kutlattın, bu akılsızlar niye kutluyor, anlaması güç de değil.

Günden çalmak için olsa gerek, bugün aynı zamanda Spor Bayramı olarak da kutlanıyor. Sporda başarı elde ettiğimiz birkaç devşirme atletimiz varken, Avrupa’da şubatı göremiyorken, dopingsiz sporcumuz kalmamışken, köylerde hatta kasabalarda spor tesisinden eser yokken, genç nüfusun kalabalıklığı ile övünüp lisanslı sporcu oranı Avrupa’ya kıyasla yokları oynarken, hangi Spor Bayramı’nı kutluyoruz, neyin Spor Bayramı’nı kutluyoruz? Toplumsal şizofreni böyle bir şey olsa gerek.

Gelelim 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na. Malum, “cumhuriyet bekçileri”nin en sevdiği bayramların başında gelir Cumhuriyet Bayramı. Gerçekten cumhuriyetin kurulduğuna, var olduğuna, yaşandığına inananların, cumhuriyetten başka rejimin var olabileceğini düşünemeyenlerin, kutsallaştırdıkları, aşk ve şevk ile kutladıkları bayramdır Cumhuriyet Bayramı. Lakin Türkiye’de cumhuriyet rejimi toplumsal bir değişiklik yaratmadığı gibi, Türkiye’ye pek uğradığı da söylenemez. Cumhuriyeti kabaca ülkenin bir kişi ya da bir grup tarafından değil de, herkesin katkısıyla yönetildiği rejim olarak tanımlayabiliriz. Halk devlet başkanını seçer, devlet başkanı mevcut hukuka, yasalara göre devletin idaresinde sembolik bir rol üstlenir. Ancak adına cumhuriyet dediğimiz rejimimizin ilk on beş yılı “Tek Adam” monarşisi, sonraki on iki yılı da “tek parti” oligarşisi ile geçildi. Çok partili hayata geçişle birlikte de maalesef cumhuriyet rejiminin yaşanması mümkün olmadı. Ülke yönetimi, iş adamlarının, sermaye sahiplerinin, sözde aydınların, akademiklerin ve hatta zamanla de facto olarak Sünni, Hanefi, Türk üçlemesinin sınırlarını çizdiği topluluğun gasp ettiği bir alana dönüştü. Türk’ün lidere sınırsız saygısından mı yoksa İslam’ın sözde otoriteye baş kaldırmama düsturundan dolayı mı veya da her ikisinin ortak bir ürünü olarak mı ortaya çıktığını bilmediğim tavırdan dolayı, cumhuriyet rejimi, tüm partilerin sadece liderlerinin diledikleri gibi at koşturdukları bir ortamda yaşanmaya devam etmektedir. Parti lideri ister, partinin diğer üyeleri onaylar. Birkaç kişi, birkaç dönemde itiraz edecek olursa, ya partiden uzaklaştırılır, ya parti yönetiminden el çektirilir, ya da parti içinde yalnızlaştırılır. Tekrar ülke yönetimine dönecek olursak, cumhuriyet rejiminden ne kadar uzak olduğumuzu gösterecek yepyeni iki örneğe bakmamız yeterli olacaktır. Recep Tayyip’in “tek adam”lığa özendiğini ve hatta alıştığını görmemiz için bu örnekler yeterli olacaktır. Bunlardan birincisi; başbakanın keyfince yasaklatıp sonra da keyfince barikatları kaldırttığı 29 Ekim kutlamalarıdır. Bir diğeri de keyfince ortaya attığı, Apo avukatıyla filan görüşemez  söylemidir. Cumhuriyetin ayaklarından bir tanesi hukuktur. Cumhuriyet rejimi aynı zamanda hukukun üstünlüğü rejimidir. Bir başbakan hukuku, yasaları hiçe sayıp, kendi keyfine, ideolojisine, iktidarına göre davranabiliyorsa, cumhuriyetten söz etmek mümkün değildir. Bugün mecliste, Recep Tayyip kırmızı pantolon giymeyi yasaklayalım dese, kırmızı pantolonun yasaklanacağı aşikardır. Monarşiye yakın bir oligarşiyle yönetildiğimizin farkına varmamız gerekir. Hiçbir zaman cumhuriyet rejimi gelmedi, gelmesi de mevcut dünya düzeninde mümkün değil. Bu yüzden cumhuriyet elden gidecek diye sızlanmanın manası yoktur, cumhuriyet zaten bu topraklara uğramamıştır.

Bunları söylediğim zaman Ak Parti’ye salladığımı zannederek, ama daha önceleri böyle değildi yiee diyen 20 yaşında insanlar peyda oluyor. Bu ülkenin tarihi, katliamların, işkencelerin, zindanların, fukaralığın tarihidir. Periyodik olarak askeri darbenin yaşandığı, insanların sadece fikirlerinden dolayı işkenceden geçirildiği, öldürüldüğü, sürgün edildiği, basın özgürlüğünün hiçe sayıldığı, kitapların toplatıldığı, yakıldığı bir ülkeye bir ara cumhuriyetin geldiğini zannetmek saflıktır. Padişah dilediği zaman kelle alırdı, şimdi de başbakanlar dilediği zaman dilediği kişiyi zindana atıyorlar. Bir hücrede yavaş yavaş ölmektense, kellemin alınmasını tercih edebilirim.  Vakti zamanında padişah keyfince vezir atardı, şimdi de parti liderleri keyfince milletvekili seçiyor, keyfince bakan seçiyor. Hakimlerin “bakanlık eşeği aday gösterse eşeğe oy veririm” dediği bir ülkede cumhuriyetin varlığından kim, hangi şekilde söz edebilir? Anadolu monarşi ile yönetilirken çok cahil bırakılmıştı da, şimdi aydınlığa mı kavuştu? Pazarcı Mehmet Dayı, temizlikçi Fatma Abla cumhuriyetin ne faydasını gördün? Daha fazla bürokrasiden başka ne verdi cumhuriyet bu halka? Hangi cumhuriyet, hangi bayram, hangi ilericilik?

Tüm bunların yanı sıra cumhuriyetin kutsanması da bir başka akıl-fikir fukaralığıdır. Cumhuriyet konjonktür cumhuriyeti gerektiriyorsa cumhuriyet, başka bir rejimi gerektiriyorsa başka bir rejim uygulanır. Cumhuriyet ezeli olmadığı gibi ebedi de olmayacaktır. Dönem için daha iyi olanı ortaya çıkarıldığında, cumhuriyet ile yer değiştirmesi, ilerici bir tavır olacaktır.Cumhuriyet de insanın elinden çıkmış, dokunulabilir, üzerinde tartışılabilir, döneme göre ilerici rejimden ibarettir. Değişmemesi, değiştirilmemesi gereken bir şeymişçesine var olan haline sarılmak, olsa olsa yobazlıkla açıklanabilir. Cumhuriyet insana, topluma bir şey vermez. Ancak ve ancak bireyler bir araya gelerek cumhuriyete bir anlam katabilir. Bu durumda da şükran duyulması gereken rejim değil, toplumun kendisidir.

Azıcık ilerleyip, birazcık beri gelip 10 Kasım’dan bahsedelim. İnsanların ölmüş olanları öldükleri günde yad etmelerini doğru bulan birisi değilim. Bir insanı seviyorsan, gittiği yolu benimsemişsen zaten onu gün aşırı yad ediyorsun demektir. Belli bir günde toplu bir şekilde bir insanı anma girişimi, ya toplumsal bir tehlike anında insanları birleştirmeye yönelik davranış biçimi aynı zamanda da tehlike yarattığı düşünülen odaklara karşı da gövde gösterisi olarak düşünülebilir, ya da devletin resmi ideolojisinin sürekliliğini sağlamak adına bir hatırlatma, sistemleştirerek mekanikleştirme politikası olarak uygulanagelebilir. İkisi de sağlıksız bir tutumdur. Birincisi, hala toplumu birleştiremediğimizin, yani bir toplumdan değil de, topluluklar yığınından bahsedebileceğimizin göstergesi olduğu gibi, bir yandan da ölümünün üzerinden onlarca yıl geçmiş bir insandan sonra, etrafında birleşilebilecek bir insan çıkartamadığımızın acı bir hatırlatıcısı olarak ortaya çıkar. İkincisi ise daha vahimdir; devletin bireyleri resmi ideoloji içerisinde eritme isteğinin, yani tek tipleştirerek, muhalifliğini engelleyerek, farklılıklarını törpüleyerek ilerlemesini, gelişmesini engelleme yöntemi olarak zuhur eder. Devletin eğitim-öğretim hayatında bireyin aklını nasıl sakat bıraktığını, kendi ideolojisini nasıl yavaş yavaş bireyin aklına zerk ettiğini hemen hemen hepimiz okul sıralarından geçerken öğrendik, biliyoruz. Dolayısıyla devlet eliyle yapılacak anmalara, kutlamalara karşı olmam bir mecburiyet halini alıyor. Toplumun birlik içerisinde anma hareketini de söylediğim sebeplerden dolayı doğru bulmamakla birlikte, yine de daha kabul edilebilir buluyorum. Genç cumhuriyetin(!) hala bir toplum yaratamamış olmasını anlayabiliyor, Kemalistlerin günümüzde kendilerini tehlikede hissetmelerini de mantıklı buluyorum. Ancak bu noktadan sonra da devreye bireyin bunu değiştirmek için ne yaptığı sorusu akla geliyor. Kemalist bireyler, devletle, resmi ideolojiyle o kadar uzun süre kucak kucağa yaşamışlar ki, devlet egemenlerine karşı eyleme geçme pratiğini bir kenara bırakalım, böyle bir ihtimali bile akıllarına getirememektedirler. Depolitize olmuş Kemalist bireyler, savundukları ideolojileri, Tayyip’e söverek, yılda 4-5 defa Mustafa Kemal fotoğraflarını farklı sosyal ağlarda profil fotoğrafı yaparak, senede bir defa Anıtkabir, bir defa Dolmabahçe’ye giderek yaşadıklarını zannetmektedirler. Bir kez olsun polis barikatıyla karşılaşmamış, bir kez olsun elini taşın altına koymamış Kemalist bireyler ülke elden gidiyor yaygarasını koparmakta ise hiçbir beis görmemektedirler. Mustafa Kemal’i 10 Kasım’da anmak isteyenler tabi ki ansınlar, Anıtkabir’e gitmek isteyenler yine kalkıp gitsinler. Ancak bunu yaptıktan sonra vicdanları rahatlamış, görevleri yapmış insan sürüleri olarak dönmesinler evlerine. Madem Mustafa Kemal’in bir yol açtığına dair inanç var ortada, madem bu yol bugün kapatılma riskiyle karşı karşıya, o halde elini taşın altına koyacaksın, o halde mücadele edeceksin, o halde sokağa çıkacaksın, politize olacaksın. Hayatının bir gününde Mustafa Kemal’i anmaya ilericilik dersen, Mustafa Kemal’i anmayana da yobaz-gerici dersen, bunların üzerine bir de gidip evinde rahat rahat uyuyorsan, kusura bakma arkadaşım, yobaz da sensin, gerici de sen. Gericiliğe karşı hiçbir şey yapmayıp, çok şey yaptığını zannetmenin, gericilikten çok bir farkı yoktur.

Deliye her gün bayram derler ya hani, Türkiyeliye de her gün bayram. Hani cumhuriyet olmuş, demokrasi olmuş, meclis olmuş, spor olmuş, çocuk olmuş, genç olmuş, yerli malı olmuş, öğretmeni olmuş, annesi olmuş, babası olmuş da, hepsini kutluyoruz. Her şeyi tastamam yapmışız ya hani, ilerlemenin, gelişmenin son noktasına ulaşmışız ya, kutluyoruz da kutluyoruz. 29 Ekim diyor, cumhuriyet var zannediyoruz, 19 Mayıs diyor, sporun çok iyi olduğunu, sporda çok iyi olduğumuzu zannediyoruz, hele o gençlik yok mu o gençlik, alnından öperiz biz bu gençliği diyoruz, Atatürk’ü sadece 10 Kasım’da anmak yetmez bir de 19 Mayıs’ta analım yüzü suyu hürmetine diyoruz. 23 Nisan diyor, ulusal egemenlik var zannediyoruz, çocuklarımızın geleceğinin bok içinde olmadığına inanmış gibi yapıyoruz. Tüm bu bayramları kutlamak, ahmaklığımızı gösteriyor bize, hem derme çatma bir kulübe yapıyoruz, hem de ona bir sanat eseriymişçesine hayranlık duyuyor, çok sağlam temelleri olan bir yapıymışçasına kutluyoruz. Sonra da ilk fırtınada, ilk depremde, ilk selde yıkılıp gitmesine şaşırıyoruz. Bu günleri kutlayarak vicdanımızı rahatlatıyor, görevimizi yaptığımızı farzediyor, öfkemizi bu günlerde coşkuya kanalize ederek gerçekten bir şeyler yapmaktan vazgeçiyoruz. Bayramlar masum değildir, farketmiyoruz. 

Daha fazla uzatmadan güzel dostum, bu günlerin hepsini kutluyorsun kutlamasına da, hani anıyorsun da Mustafa Kemal’i, peki gerçekten neyi kutluyorsun be dostum ve gerçekten de “sen” ne yapıyorsun be dostum? 

27 Ekim 2012 Cumartesi

Bir Sarhoşun Notları

Kadınları çoğunun geri zekalı olduğunu sıklıkla söylerim. Sadece ben söylemedim tabi bunu, tarih boyunca bir çok düşünür, aydın kadınların aptallığından dem vurup, erkekliği övdüler. Ben de pek çok düşünür gibi kadınların aptallığını dile getiriyorum ancak erkekliği övme hatasına düşmüyorum. Erkek de en az kadın kadar aptaldır. İnsan aptaldır, insanlık aptallığın ürünü ölü doğmuş bebektir. İnsanlık öldü mü, nerede insanlık, sizin hiç insanlığınız yok mu söylemleri; ölü doğmuş kavramdan medet uman bireylerin "acaba verir mi" ümidiyle götünden salladığı söylemlerdir. Esasında sadece bu kadar masum da değildir bu kavram, insanlık ancak ve ancak "insan gibi" yaşayamayanların "insan gibi" yaşayanlara karşı  öfkesini kanalize etmesiyle ortaya çıkar ve tüm "insan gibi" yaşayanların "insan gibi" yaşamayanlara karşı öfkesini kusmasını engelleyen bir silah olarak kullanılır. Açlıktan ölen insanların yaşadığı dünyada Ferrari alma hakkının var olmasını düşünen insanları suçlamayız da, rahatlıkla aç kalan insanın, Ferrari'ye binen insana kurşun atmasına insanlık dışı bir olay olarak bakabiliriz. Ve bu nasıl bir insanlıktır ki; tarih boyunca birbirine öldüregelmiştir diye sorgulamayız. Tarihi savaşlardan ibaret olan insanların; günümüz faşist hümanistliğini ezilenlere "insanlık" diye yutturmasını kabul eden milyonlarca erkek ve kadının birbirinden ne kadar farkı olabilir? Biri, bir diğerinden ne kadar daha az aptal olabilir? Evet, kadın şüphesiz ki aptaldır. Peki ya erkek? 

Erkekçi dünyanın erkekçi zihniyetinin erkekçi uygulamalarından biri de her daim kadına küfredilmesinin her bireye yayılmış olmasıdır. Erkek erkeği döver, dayak yiyen erkek de anaya, bacıya söver dayak atan erkek de anaya bacıya söver. Seni sikerim demek küfürdür, hakarettir. Dünyanın en zevkli eylemlerinden biri belki de birincisi, hakaret etmenin yöntemi haline gelmiştir. Çünkü erkekler siker, kadınlar sikilir. Sikilme hali bir erkeğin yani güçlü olanın kadınsılaşması yani güçsüzleşmesi olarak kabul edilir. Sikme ve sikilme hali; ancak aklı başında birinin aklı başında olmayan biriyle yaptığı seks için kullanılabilecek bir kavramdır. Aklı başında olan iki insanın yaptığı seks; her iki bireyin duruma göre ikiden fazla bireyin birbirlerini siktikleri eylemdir. Yani güzel kardeşim; erkek de siker,kadın da siker. Ortadan sikilen yoktur. İlla ortada bir sikilen olsun istiyorsan, git kendine kedi, köpek, eşek filan ayarla. O zaman bir sikilenden bahsedebiliriz. 

Sevgililik günümüzde tek kişiye bağlanıp kalma olarak kabul edilmiş durumda. E madem sevgililik tek kişiye bağlanıp kalma hali, peki neden evlilik var? Zaten sevgili olunca tek kişiyle takılacaksak, evlenmek neden? Evliliğin nedeni, kendini tek bir kişiye zincirlime olayı filan değildir, evlilik temel iki nedenden ötürü vardır. Bir tanesi elalem ne der kaygısı, bir diğeri de beni kolayca terkedip gidemesin, sürünsün orospu çocuğu düşüncesidir. İnsanlar bu iki nedenden başka bir nedenden dolayı "gerçek" evlilik yapmazlar. Tamam biliyorum din diye bir şey var, ama o da elalem ne der kısmına giriyor be gözüm. 

Kadınların mağaza mağaza dolaşması, evden çıkarken saatlerce süslenip, üstüne başına dikkat etmesi boş yere değildir. Kadının bunlardan başka sunabileceği bir şey yoktur. Ne muhabbet edebilir doğru düzgün, ne de fikir üretebilir. Aklı zaten eksiktir, ne kadar entelektüel olabilir? Bu sebeplerden dolayı bir yere gitmeden önce bir kadını saatlerce beklediniz diye kızmayın, elinde olan bir şey değil, eli buna mahkum. Bir de bunun tersini savunanlar vardır; kadın erkek bunlara önem verdiği için bunları yapıyor, dolayısıyla erkeklerin aşırı aptallığı kadınları saatlerce dış görünüşüyle ilgilenmeye itiyor derler. E madem erkekler bu kadar aptal, siz niye daha aptal olup, erkeklerin istekleri için şekilden şekle giren maymunlar oldunuz ki? Mal mısınız, zekasız mısınız?

Eşcinselleri seviyorum, nesli tükenmekte olan beyaz kaplanları sevdiğim gibi seviyorum. Nesli tükenmekte olan insanlar gibi gelmişlerdir bana her zaman. Genelde de "insanlık" kavramının onlardan türediğini düşüneceğim kadar insandırlar. Bu eşcinsellerin sevmediğim bir tarafları var; çevrelerindeki hemen hemen herkesi eşcinsel olarak görme huyları. Küçükken bir erkekle mi öpüşmüşüm, tamam, kesin eşcinselim. Küçükken bir erkeğe pipimi mi göstermişim, tamam, kesin eşcinselim. Tüm bunları önemsemiyorum, bir eşcinsel çıksın, istediği kadar her türlü eşcinsel temastan bir eşcinsellik çıkarmayı becersin. Umrumda bile değil. Ama bir eşcinselin tüm duyguları bir kenara bırakıp tamamiyle fiziksel dürtülerle bir erkeğin götüne boşalmayı eşcinsellik olarak adlandırmasını da doğru bulmuyorum. Eşcinseller genelde heteroseksüeller için iğreniyor olsan benimleyken sikin kalkmazdı, amın sulanmazdı derler. E iğrenmediğine göre de kesin eşcinselsin derler. Hani bir şeyi ya arzuluyorsundur, ya da iğreniyorsundur sanki. Ortası olamazmış gibi konuşurlar. Eliyle tatmin olabilen herkes, kendi hemcinsiyle de tatmin olabilir. Bu tatmin olma yöntemini engelleyen tek şey toplumsal normlardır. Bir kadın beni yalamaya başladı ama ben hiç zevk almadım diyen kadın ya yalan söylüyordur, ya da gerçek mana da hastadır. kendimizi kandırmayalım, toplumsal baskıdan sıyrılan herkes biseksüeldir. Aksi akılsal tutsaklıklarla açıklanabilir. 

İnsan evladı hayvandan beterdir. Bunu bugüne kadar anlamamış olan insanların sayısı, neden hayvandan daha beter olduğumuzun göstergelerinden bir tanesidir. Bugüne kadar tek bir canli yoktur ki, dünyanın varlığını tehdit etsin. Bugüne kadar tek bir canlı yoktur ki, sadece daha üst bir seviyede görünmek için başkasının canına son versin. Bugüne kadar tek bir canlı yoktur ki, sevişmeyi küfür olarak kullanabilsin. Bunların hepsini yapabilmiş tek canlı türü biziz. E hala neyin övünmesinde neyin gururlanmasındayız? Hayvanlar gibi yaşamayı kötüleriz, hayvanlığı kötüleriz, hayvanca seksi bile kötüleriz; ama kimimiz günlüğü on bin liralık evlerde kalırken kimimizi sokakta bırakmayı da iyi biliriz, kimimiz insanca olduğunu söyleyip birbirimizi sadece kendi kıçımızdan uydurduğumuz sınırları korumak için ölecek olanları cepheye göndermekle meşgulken kimimizi de cepheye sürecek argümanlara sahip oluruz, kimimiz insanlara tecavüz ederken tecavüz edilenlere hala insanca seksi öğretmeye çalışırız. Bu kadar da "ukala" varlıklarız. 


Ülkemizde açlık grevini ölüm orucuna evriltmek üzere olan insanlar var. Ülkemizde kendini müslüman olarak tanımlayan insanlar da var. Ve yine ülkemizde Kurban Bayramı diye bir bayram var. Kurban kim, kurbanın olduğu yerde bayram olabilir mi gibi soruları bir kenara bırakıp sadece müslümanların çoğunlukta olduğu bir bölgede bireyin aç insanları hatırlamayıp mangal yakabiliyor olması nasıl mümkün olabilir sorusunu sormak olacak benim derdim. Gerçekten bu mümkün müdür? Açlık grevleri, ölüm oruçları tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de can aldı, sakat bıraktı. Göz göre göre bir insanın yitip gitmesine eyvallah demek, olsa olsa canilerin, zalimlerin işidir. İnsanlar her geçen gün yitip gidiyorlar, her geçen gün daha da ölüyorlar. Yavaş ve sancılı bir ölüm bu ve bir o kadar da çabuk. Ölüm orucuna giren insanların ölmesi çok uzak bir ihtimal değil, ancak ölüm orucuna seyirci kalanların, seyredip de harekete geçmeyenlerin yaşayabilmesi oldukça uzak bir ihtimal. Apo avukatlarıyla görüşebilsin, Apo  yakınlarıyla görüşebilsin diyerek bir çok insan açlık grevine girdi. Bu açlık grevleri için kimileri PKK'nın isteği dedi. Hiç mi aklınız yok; hiç mi suyun altında kalmayı denemediniz? Bir insan hangi sebepten olursa olsun, suyun altında kendini bırakarak intihar edemiyorsa, bir başkasının isteğiyle de ölüm orucuna girerek intihar edemez. Ne uğruna olursa olsun, hangi sebepten olursa olsun. Bir insan ölüm orucuna girebiliyorsa, o insan bir ideale, bir düşünceye, bir eyleme kendine inandığından daha fazla inanmış demektir. En azından ölüm oruçlarını emre, zorlamaya, tehdide bağlamayalım. 



10 Ekim 2012 Çarşamba

Dinsel Zırvalıklara Zırvasal Cevaplar

İddia: Tanrı insanları sınamak için Dünya'ya göndermiştir.

El-cevab: Hemen hemen her inanan kabul eder ki; Tanrı figürü insanla, insanın Tanrı karşısındaki konumu da karıncayla özdeşleştirilemez. Tanrı ile insan arasındaki fark, insan ile karınca arasındaki farktan çok daha fazla olarak kabul edilebilir. Biz yine de bu farkı küçülterek insan ile karınca arasındaki muhabbetle bu iddiaya cevap verelim. Siz için bir insanın bir karıncayı sınamak zorunda hissettiğine şahit oldunuz mu? Ya da bir insanın bir karıncayı, sırf daha iyi toprak kazamıyor ya da daha iyi yiyecek bulamıyor diye cezalandırdığına şahit oldunuz mu? Hatta ve hatta bu konularla ilgilenip, bunu önemseyen birilerine şahit oldunuz mu? Bizim karıncayla olan konumumuzu baz alarak düşündüğümüzde bizden çok daha üstün olduğuna inandığımız bir Tanrı'nın bizi sınamak için Dünya'ya gönderdiğine nasıl inanabiliriz? İnsan evladı gibi hoşgörü sınırı olan, ikili ilişkileri bilinçli olmadığı zamanlarda da kişisel çıkarlarına hizmet eden bir varlık bile üç yaşındaki çocuğu tabak kırdı diye sinirlenip dövmüyorken; üç yaşındaki çocuğun yetişkin bir insanla olan birikimsel, mantıksal, duygusal her türlü karşılaştırmadan çok daha üstün bir farka sahip olan insan-Tanrı karşılaştırmasında Tanrı'nın insanları sınamak için Dünya'ya göndermiş olmasından bahsetmek saçmalıktır.

İddia: Tanrı insanların Dünya'da ki amellerine bakıp, ya cennetle ödüllendirecek ya da cehennemle cezalandıracaktır.

El-cevab: Tanrı gibi süper güç olduğuna inandığımız bir figürün, kendi yarattığı bireyleri, olmamış bunlar diyerek cezalandırması trajikomik bir durumdur. Bu sav sıklıkla insanların iradeli varlıklar olduğu, bu sebepten dolayı da kötü olanı seçip seçmemek gibi bir özgürlüğe sahip olmalarından dolayı cezalandırılmalarının da normal olacağı görüşüyle desteklenir. Bu görüşü doğru kabul ettiğimizi varsayarak konuşmaya devam edelim. Diyelim ki insanlar iradeli varlıklar ve diyelim ki gerçekten de bir şeyleri seçmek gibi bir özgürlüğe sahipler. Ya hu akıl var mantık var, çocuğunu ateşten kurtaran anadan daha hoşgörülü olduğuna inanılan bir yaratıcının;   hatalarından dolayı bir insanı cayır cayır cehennemde yanacağına inanmak, nasıl bir zalim yaratana inanmaktır? Tanrı, cani midir, gaddar mıdır, zalim midir? Diyelim ki öyledir, o halde Dünya'da uygulanması gereken de; suç işleyeni cayır cayır yakmak mıdır? Üç saatlik ÖSYM sınavlarıyla bireyin hayatının geri kalanının şekillendirilmesinin haksızlık olduğuna inananlar, nasıl olur da sonsuz hayata kıyasla varlığından bile bahsedilemeyecek olan maksimum bir asırlık ömürden dolayı işkencelerden işkence beğen bir öbür dünyaya inanabilirler? Nasıl bir kafa bu söylenenleri yadırgamaz, nasıl bir insan böyle bir Tanrı'ya inanacağıma o Tanrı'ya karşı ayaklanırım demez hayret ediyorum doğrusu.

İddia: Hayır da Şer de Tanrı'dan gelir. Bu sebepten dolayı başımıza gelen her şeyden sonra şükretmemiz gerekir, itiraz bizim kültürümüze terstir.

El-cevab: Yaratan akıl fikir versin diyerek işe başlayabiliriz. Hayır da şer de Yaratan'dan geliyor olsaydı ve itiraz kültürü İslam'a ters olsaydı; Muhammed nasıl oldu da var olana itiraz edebildi? Nasıl oldu da var olanı değiştirmek için ortaya çıkabildi? E şer de hayır da Tanrı'dan geldiğine göre ve bu durumda sadece şükretmek gerektiğine göre, nasıl oldu da bunca peygamber çıkabildi? Aklınızı ne ara kaybettiniz diye sormayacağım, zira bu ülkede akıl bireylerden uzaklaşalı çok oluyor.

İddia: Sünniler Müslümandır; diğerleri sapmıştır.

El-cevab: Mezheplerin bir çoğu politik nedenlerden dolayı ortaya çıkmış, sonradan bir çok değişikliğe uğramışlardır. Sünnilik İslam'ın en tutucu, en muhafazakar mezhebidir. Kuran'ın her döneme hitap etme iddiasını, gönderildiği gün ne yazıyorsa, onu ilk anlamıyla anlayıp direkt olarak hayatımıza geçirmeliyiz şeklinde algılayanların mezhebidir sünnilik. Kendi mezhebi dışında kalan tüm mezheplere karşı gözlerini kapatır, kulaklarını kapatır başını kuma sokar. Evrilerek ilerlemesi zordur. Gericiliğin simgesidir. Özünde bu olmasa bile, günümüzde tamamiyle bu anlamı karşılar hale gelmiştir. Sünnilik Türkiye Sosyalizminin TKP'sidir.  Yazıktır, acınasıdır.

İddia: Kuran'ın hiçbir noktası, hiçbir harfi değişmemiştir, değiştirmeye çalışanı Tanrı çarpar.

El-cevab: Kuran'ın kitaplaştırılma sürecinden azıcık haberi olan hiçbir insanın böyle bir iddiası olamaz. Malum  Kuran, bir heyet tarafından toplanmış, bireylerin elinde olan bir çok metin toplanmış, üzerinde ortaklaşılan ayetler direkt olarak kitaba girmiş, ortaklaşılamayanlarda da heyet hakemleri devreye girmiş, ayetin nasıl olması gerektiğini belirlemişlerdir. Bu şekilde oluşan bir kitaptan tek bir harfi bile değişmemiştir diye bahsetmek, Tanrı'nın insanlar üzerine ki doğrudan etkisini kabul etmektir ki; bu da bir diğer inanışa, sınanma inanışına ters düşer. Hem sınanıyoruz, hem de Tanrı tarafından doğrudan etkiye maruz kalıyoruz. Bu nasıl sınanmak, bu nasıl sınav?

İddia: Muhammed'den bahsederken, isminin başına "Hazreti" ibaresi koymak gerekir, aksi bir durum saygısızlıktır.

El-cevab: Hazreti, sayın anlamına gelen sıradan bir Arapça kelimedir. İnsanların arasına resmiyet sokan kelimelerden bir tanesidir. Muhammed'i bir sevgili bir dost bellemiş insanın, Muhammed'den bahsederken başına hazreti ifadesini koyması, olsa olsa samimiyetsizliktir. Hiçbir insan sevdiğiyle dostuyla, isminin başına sayın koyarak konuşmaz. Bununla birlikte, Muhammed'in peygamberliğine inanmayanlardan da bu ön sıfatı beklemek mantıksızlıktır. Ben şeytana tapıyorum, şeytandan bahsederken başına hazreti koyacaksın diyen bir insan ne kadar mantıklı konuşuyorsa, Muhammed'in peygamberliğine inanmayan bir insana da bir müslümanın ön sıfat olarak hazreti ifadesini kullanacaksın diyen insan da o kadar mantıklı konuşuyordur.

Dipnot: Bu zırvalamaların devamı gelecektir. İyi okumalar.


17 Ağustos 2012 Cuma

Hüseyin Aygün, HPG ve Şakşakçılık

Hüseyin Aygün'ü severim. Milletvekili olmadan önce de katıldığı programları takip eder, özellikle "Dersim Soykırımı" ile ilgili derin bilgilerinden çokça faydalanırdım. Sosyalist tandanslı olduğunu bildiğim Hüseyin Aygün CHP'den aday olduğu zaman çokça şaşırmıştım. Nasıl yani, neden ki, hayr'ola, acep gibi kimi anlamlı kimi anlamsız nidalar çıkarmıştım. Ancak bir müddet sonra şaşırmışlığım yerini takdire bıraktı. Hüseyin Aygün o CHP'nin içerisinde Dersim realitesinden, Alevi realitesinden hiç ödün vermeyen açıklamalar yaptı, düşüncelerini ortaya koydu.

Hüseyin Aygün'ün CHP'den aday olması beni ne kadar şaşırttıysa, HPG tarafından gözaltına alınması da en az o kadar şaşırttı. Milletvekili kaçırmayı, milletvekilini gözaltına almayı doğru bulmuyorum. Bir seçilmişin, milletin temsilcisinin alıkoyulmasının hangi sebepten olursa olsun bana göre mantıklı bir izahı yoktur. Vali kaçırırsın, kaymakam kaçırırsın, askerliği meslek olarak tercih etmiş olanı kaçırırsın, polis kaçırırsın ayrı; ancak vekil kaçırmak apayrı. Bunların neden farklı olduğunun açıklamalarını uzun uzadıya yapmayacağım. Sadece bu konudaki fikrimi net bir şekilde ortaya koymak istedim, o kadar. Şimdi dönelim esas mevzuya. HPG illa birini kaçıracaksa, neden AKP'li birini değil de, MHP'li birini değil de, CHP'li herhangi başka birini değil de Hüseyin Aygün'ü kaçırmıştır diye kendime sordum. Mantıklı olarak kabul edebileceğim bir cevaba ulaşmakta zorlandım.

Sağolsun Fırat Haber Ajansı'nın haberleri beni bu mantıklı cevap arayışı uğraşından kurtardı. Zira kaçırma olayının, hatta Fırat Haber Ajansı'nın deyimiyle "gözaltının" mantıklı hiçbir nedeni olmadığını Fırat Haber Ajansı sayesinde öğrenmiş oldum. HPG, Hüseyin Aygün'ü, artan "halk şikayetleri" sebebiyle gözaltına aldıklarını ve gerekli "hukuki işlemlerin" ardından tekrar serbest bırakılacağını, bu süreç içerisinde kendisine "devletin kirli politikalarının" hizmetine girmemesi gerektiğinin hatırlatılacağını söylüyor. Hüseyin Aygün'ün hangi söylemlerde, açıklamalarda bulunarak bu kirli politikalara hizmet ettiğini ise 17 Ağustos tarihinde Fırat Haber Ajansı tarafından okurlara sunulan Hüseyin Ali imzalı metinde görüyoruz. Hüseyin Aygün kabaca, Dersim halkını, Kürt olarak görmeyerek, Zazaca'yı Kürtçe görmeyerek, PKK'li çözümü değil de, siyasi çözümü savunarak, Dersim'i Kürdistan coğrafyasından koparmaya çalışarak, kısacası PKK ve BDP'nin aleyhinde diyebileceğimiz bir kaç fikre sahip olduğundan mütevellit HPG tarafından basitleşilerek, faşizanlaşılarak, diktatörleşilerek "devletin kirli oyunlarına" hizmet eden insan olarak algılanmıştır. Bu da üzülerek söylüyorum; PKK'yi, HPG'yi bir kez daha bölgede kendisinden başka aktör istemeyen, kendisinin düşündüğünden başkasını düşünen bir aydın, bir düşünür, bir halk çocuğu istemeyen, bunu yapanları bölücü olarak tanımlayan(içinde bulunduğu ironik durumu hiç gör(e)meden) bir akla sahip hale gelmiş.

Bununla birlikte Hüseyin Aygün'ün serbest bırakıldıktan sonra ki ilk açıklamaları oldukça önemli. Gerilla için "genç arkadaşlar" tabirini kullanıyor ki; BDP'li ve HDK'li vekiller dışında bu tabiri kullanabilecek bir elin parmağını geçmeyecek sayıdaki insandan biridir Hüseyin Aygün. Açıklamalarına devam ederken, "genç arkadaşların" kendisine "bu savaşı anlamsız bulduklarını", "istedikleri demokratik özerkliğin hiçbir şekilde silahlı mücadele gerektirmediğini" söylüyor. Yani HPG, kendi yaptığı eylemle kendi mücadelesinin anlamsız olduğunu Hüseyin Aygün aracılığıyla bize iletiyor diye düşünmemiz içten bile değil. Ancak kazın ayağının böyle olmadığı sonraki söylemlerden ortaya çıkıyor. Hüseyin Aygün önce kendisiyle muhattap olanların 18-25 yaş arasındaki 6-7 genç olduğunu söylüyor, arkasından da Bahoz Erdal'ın bu gençleri arayarak kaçırma olayının doğru olup olmadığını sorduğunu bizlere iletiyor. Yani PKK'nin üst düzeyde Hüseyin Aygün'ü kaçırın, sorgulayın, gözaltına alın gibi bir direktifi olmadığı gibi bu durumdan haberlerinin de olmadığını anlıyoruz. Üç-beş gerilla bu eylemi kendi insiyatiflerini kullanarak ve tahminimce bir anda bu kararı vererek gerçekleştiriyorlar. Hüseyin Aygün'ün açıklamalarına bakacak olursak, yol kesen gerillanın ordan Hüseyin Aygün'ün geçeceğinden haberi bile yok. Fırat Haber Ajansı haberleriyle Hüseyin Aygün söylemleri arasında var olan çelişkilerden biri de bu durum. Fırat Haber Ajansı'na göre Hüseyin Aygün artan halk şikayetleri nedeniyle HPG tarafından gözaltına alındı, Hüseyin Aygün'ün açıklamalarına göre ise PKK'nin üst düzey kadrolarının bu gözaltına alınma olayından haberi yok, kendisini kaçıran gerillaların o yoldan kendisinin geçeceğinden haberi yok ve yine Hüseyin Aygün'ün ifadesiyle gerilla Hüseyin Aygün'e; "sizi dost bir milletvekili olarak görüyoruz" diyor. Yani ya Hüseyin Aygün, gerillaların kendisine söylediklerini çarpıtıyor, ya da HPG yönetimi halihazırda yapılmış olan eylemden bir pay çıkarma derdine giriyor. İkinci akla da mantığa da daha yakın.

Benim anladığım kadarıyla bu eylem bir grup gerillanın kendi insiyatifiyle gerçekleştirdiği bir eylem. Gerek BDP, gerek STK'lar, İHD vb. kurum ve kuruluşlar kaçırma olayının duyulmasından itibaren Hüseyin Aygün'ün derhal serbest bırakılması için çağrıda bulundular. Bu çağrılar muhtemelen Hüseyin Aygün'ün çabuk bırakılmasında etkili oldu. HPG yönetimi de madem bu işi yaptık, bari karşılığında bir fayda sağlayalım mantığıyla eylemi kabullenip, eylemin gerekçesini oluşturup, eylemi anlamlandırmaya çalışıyor. Bazı sosyalistler, sosyal demokratlar, anarşistler de bu anlamlandırma işinden pay çıkarıp, eylemin, ne denli önemli olduğundan, ne kadar da harika bir eylem olduğundan bahsedebiliyorlar. Ak Parti hükümetinin yaptığı her işi olumlayan muhafazakar islamcılardan sonra, PKK'nin yaptığı her işi olumlayan sosyalist bir çevre de oluşmuş gibi görünüyor. Zira bu eylem Kürt halkının özgürleşmesi için, haklarına kavuşması için Kürt illegal ve legal hareketlerine ne kazandırmıştır sorusunun cevabı kocaman bir hiçlik. PKK siyasi propagandasını yaptı diyebiliriz, Hüseyin Aygün'ün açıklamalarıyla birlikte PKK'nin "öcü" olarak algılanmasına bir darbe vuruldu diyebiliriz daha işkembemizden tonla "mükemmel" sonuç ortaya çıkarabiliriz. Ancak gerçek hayata dönüp baktığımızda bunların hiçbirinin gerçekleşmediğini görürüz. Hüseyin Aygün zaten sosyalist tandanslı bir insan olarak milliyetçilerin, ulusalcıların, muhafazakarların, konformistlerin gözünde CHP'ye yakışmayan(!), BDP'nin hemen yanı başında duran bir insan. Dolayısıyla söylediği her şey, bir BDP bir HDK vekilinin kaçırılmadan da söylediklerinin etkisi ne kadarsa ancak o kadar etkili olabilir. Çünkü Türkiye toplumunun bu gerici toplulukları için Hüseyin Aygün zaten onlardandır, ve onlardan olana ne kadar saygı gösterilirse, Hüseyin Aygün'ün söylediklerine de o kadar saygı gösterilecektir. Zaten Hüseyin Aygün'ün açıklamaları sonrası oluşan genel tablo da bunu kantılar niteliktedir. HPG'li bir grup gerillanın Hüseyin Aygün'ü alıkoyması, en fazla Hüseyin Aygün'ün CHP'den ihracına neden olacaktır. Bu da "Yeni CHP" kavramının sonu anlamına gelir. Başka bir kıymeti harbiyesi yoktur, olması da düşünülemez.

Dipnot: Cemil Çiçek, HPG'nin Hüseyin Aygün'ü alıkoyması ile alakalı olarak; "Milletin iradesine saygısızlık" demiş. Kendisini ağzından nadiren çıkan iyi söyleminden dolayı tebrik ederim. Ancak kendisine dokuz milletvekilinin tutuklu olduğunu, kendilerinin de seçilen vekilin yerine "Oya Eronat"ı meclise yolladıklarını hatırlatmak gerekiyor gibi. Ne dersin Cemil Çiçek, kendi söylediğine de karşı çıkacak değilsindir herhalde?

10 Ağustos 2012 Cuma

Hay Sizin Arkadaşlarınıza

Zaten benim kadın arkadaşlarım da var. "Adam" gibi durdukları sürece kadınlarla bir sorunum yok ki. Hem bir türkiye erkeğiyim ben, kadınları sevmek bizim geleneğimizde var. Mesela otobüste kadınlara yer veririz biz, ağır bir şey taşıtmayız, o kadar değer veririz ki kadına kadın bile demeyiz, bayan deriz. Restaurantta oturması için sandalyeyi çeker, ceketini asar, hesabı öderiz. Sırf çok düşünüp aklını yormasın diye siparişi onun yerine veririz. Onun yerine para kazanırız ki, garibimin bedeni yorulmasın, gece yatakta dinç olsun, zinde olsun. 

Benim Kürt arkadaşlarım da var örneğin. Türk oldukları sürece Kürtlerle bir sorunum yok ki. hem Kürtler'in Türkler'den neyi eksik söylesene bana. Türk'üm dedim diye faşist mi oluyorum şimdi. Ya aslında bu Kürtler güzel insanlar. Irk.ı değilimdir yani ben. Ama şu dış güçler yok mu, hep bu ABD-İsrail filan giriyor bunların kanına. Yoksa Kürtler Türk kökenlidir zaten. Nasıl kanları bozuk olsun ki değil mi ama?

Benim eşcinsel arkadaşlarım da var. Erkekler kadınımsı olmadıkları sürece çok umursamıyorum. Bana sulanmasınlar tabi bir de. Çok özgürlükçü bir insanım ben, sevgililerin otobüste  öpüşebilmesini savunuyorum. Ama şu eşcinseller öpüşmesinler. Ne o öyle, ıyk yani. Lezbiyenler öpüşebilirler tabi, o hoş oluyor. Böyle bir gıdıklanma oluyor bende. Bir sertleşme filan oluyor.

Alevi arkadaşlarım var bir de, onlar da çok şeker. Bu aleviler iyi olmasına iyi de, gerçek alevilerse iyiler. Yoksa politik kaygılarla filan müslümanlıktan çıkanları var. Yok efendim cemeviymiş, yok efendim Ömer ile Osman haksızlık yapmış, Ebu Bekir şöyleymiş. Hiç olacak şey mi bunlar? Ali'yi biz de seviyoruz. Ali bizim de canımız. O halde ne gerek var cemevine filan, gelsinler camilere. Sonuçta hepimiz müslümanız, din kardeşiyiz. Ha ayrıca ramazandayız, hiçbirinin oruç tuttuğu yok. Olacak şey mi şimdi bu? Hadi Ali cami de öldürüldü diye camilere küstünüz, namaza küstünüz. Oruca niye küsüyonuz? Gelin canlar bir olalım, bizim sünnilere uyun siz.

Başörtülü arkadaşlarım da var. Sıkmabaş filan yapanlar var ya, onlardan değil. Onlar siyasi simge olarak kullanıyorlar çünkü. Siyasal islam da hazır iktidar olmuşken, sıkmabaşa geçen geçene. Halbu ki tülbent bağlamaları lazım. Doğrusu odur çünkü. Tülbentin iki ters ucunu birleştirip üçgen yaparsın, büyük kısmıyla saçını örter, iki ucunu tekrar üst üste çapraz şekilde getirip birini alttan geçirerek bağlamış olursun. Böyle olması gerekir yani, doğrusu da budur, olması gereken de budur. Bir de başını örtüp kıçını açanlar var. Ayıp değil mi yani? Hatta geçende birini gördüm alkol alıyordu, hiç olacak iş mi? Başörtüsü taktıktan sonra über-müslüman olması gerekiyordu halbuki, neden olmamışlar anlamadım. Bir de okula filan girmesinler, kamusal alana da girmesinler. Yoksa geri kalan yerlerde taksınlar beni ilgilendirmez. Dedim ya, özgürlükçüyüm ben.

Geçenler de bir de Yahudi arkadaşım oldu benim. Ama görseniz şeker gibi çocuk. Ne o abuk subuk yobaz gibi saç lüleleri var, ne sakal uzatmış, ne o kapkara kıyafetleri giyiyor ne de kafasına o küçük takkeden takıyor. Çok modern bir görünümü var. Hani bizden daha Avrupalı. İsrail'i savunmuyor tam bir Türkiye aşığı. Gerçi sonuçta Yahudi insan, çok inanmadım Türkiye aşığı olduğuna ama, bir ihtimal demedim de değil. Bir Yahudi gibi değil de bir müslüman gibiydi valla, bir kelime-i şehadeti eksik.


Bir bitin amk.