13 Ekim 2014 Pazartesi

Tecavüzün Kavramsal Varlığının Kabulüne ve Bu Kabul Üzerinden Kurgulanan İtiraza Provokatif Bir Eleştiri

"Nasıl oluyor da 'tecavüz' ortaya çıkabiliyor?" minvalinde sorular son yıllarda daha sıklıkla aklımı kurcalıyor. İlk tecavüz ne zaman, nasıl, ne şekilde vuku bulmuş ve bu durum nasıl, kim tarafından kavramsallaştırılmıştır? Yazılı kaynaklarda tecavüzün bir 'sorunsal' olarak ortaya ilk olarak nerede rastlarız? İnsan dışı(veya dış-insan) olduğu varsayılan canlılarda da görülür mü? Eğer görülüyorsa, görüldüğünü; görülmüyorsa, görülmediğini bilebilir miyiz? Zira, insan dışı canlılarda gördüğümüz ilişki biçimlerini, insana, yani kendimize göre bir ahlaki paradigmayla, biçimsele dair bilgiyle algılayıp kavramaz mıyız? İnsan dışı 'türlerin' ilişkilerinin insani bir yorumu, insan dışı türlere dair bilgiyi bize, yani insana, nasıl verebilir? Son iki soruyu sormadığımızı ve insan dışı türlere dair toplumsal normal ve ahlaki bilgiye ulaşabileceğimizi farzetsek dahi, bu bilginin, insanın cinsellik edimlerinin norma/ahlaka içkinleşen toplumsal kurgulanışına bir etkisi olacak mıdır veya olmalı mıdır? Yani, insan dışı türlerin cinselliği yaşama biçimleri veya doğal cinsel edimleri, insanın, doğal-cinselliği anlaması ve bunu ortaya koyması için örnek teşkil eder mi? İnsan dışı türlerde seksüel tutumundan/tavrından dolayı dışlanan, cezalandırılan topluluk üyeleri var mıdır? Varsa, bunu nasıl anlayabiliriz?

Bu ve buna benzer sorulardan sonra direkt olarak bir cevaplar arayışına girişmek yerine, tecavüzün kavramsallaşmasının ve bu kavramsallaşmış olana dayalı tavrın yaratabileceği sorunlara değinmekte fayda var. Tecavüz, yıllar boyunca, kadının nesnesi, erkeğin öznesi olduğu bir ilişki biçimini tarif etmeye ve bu tarz bir ilişki biçimini akla getirmeye meyilli bir hale, yine ataerkil toplumda, geldi/getirildi. Tecavüzün bu ataerkil kavramsal kurgusu, kadının cinsel öz-savunusunun, kadın için gerekli olduğunu, cinselliğin kadın için, sürekli kendisini dar bir cinselliğin mümkün olabileceği alan içerisinde savunmak durumunda kalacağı bir çatışmalar dizisi olduğunu da içinde barındırır. Zira, ataerkil toplum, tecavüzü erkekçe bir bakışla tanımlayıp, tecavüzü erkekçe de dışlarken(veya dışlar gibi yaparken), bir yandan da kadının cinselliği arzulayacağı insanların kimler olacağını kurgulama işini sürdürür. Erkek her sınıftan, her tipten, her statüden bireylerle her yerde ve her zaman cinselliği arzulayabilir ve "erkek statüsü"nden bir şey kaybetmezken, kadın, belirli statü, sınıf, tip, yaş, mekan, zaman opsiyonlarının içerisinde bırakılarak arzu duymaya, beğenisini oluşturmaya zorlanır. Güdülenmiş beğeninin dışarısında kalan tüm cinsellik girişimleri, artık, tecavüzün konusu haline gelmiştir. Tecavüzcü, bu noktadan sonra, kadının dar cinsellik skalasının devamlılığı uğruna kendi cinsi tarafından cezalandırılır. Erkeğin kendi iktidar ilişkilerindeki(ve doğal olarak sürekli devam eden gerilimdeki) hakim pozisyonunu korumak için giriştiği kendi cinsinden olanı cezalandırma girişiminde görece hevesliliği, erkek için faydalı ve kolayca anlaşılır olduğu gibi, kadının bu kavramsallaştırmaya ve bu kavramsallaştırılmışa dayalı reaksiyonda konum edinmeye ortaklığı anlaşılır olduğu gibi çelişkilidir de. Anlaşılırdır; zira, kadın, tavrını ataerkil görünümlerden ödünç almıştır; çelişkilidir; zira, kadının özgürlüğünün veya özneliğinin korunması için bu ortaklaşmaya girişildiği varsayılır. Yani, tecavüzü var eden, tecavüze itirazı da ortaya çıkarandır ve bu itiraz, tecavüze konu olmak durumunda bırakılanlarca da benimsenir. Tecavüze yöneltilen itirazda birleşmek ve tecavüze karşı önlemler almak (eğitimin toplumsal yaygınlığı, güvenlik önlemlerinin arttırılması, meta fetişizmine yol açan üretim ilişkilerinin bertaraf edilmesi gibi) bilinen anlamıyla tecavüz vakalarını azaltabilir ve hatta tamamen ortadan dahi kaldırabilir. Ancak toplumsal hayatın pek çok noktasında farklı biçimlerle kendisini ortaya çıkarmaya devam eder.

Söylediklerim; "cinselliğin yaygınlaşmasıyla tecavüz azalır", "tecavüzü ortaya çıkaran cinsel kısıtlamalar veya cinsel kutsallaştırılmışlıklardır" anlamına, tabii ki, gelmemektedir ya da bu anlamda anlaşılmamalıdır. Sorun, cinselliğin kısıtlanması değil, yaygınlaştırılmış cinselliğin yöntemlerinin, biçiminin ortaya konulmasından kaynaklanan gerilimlerden kaynaklanır gibi görünür. Yine de tecavüzün ortaya çıkışıyla veya bunun nasıl engellenebileceğiyle değil; tecavüzün kavramsal varlığının ve bu varlığa yaslanarak yöneltilecek/üretilecek itirazın çıkaracağı/destekleyeceği sorunlarla ilgileniyor olduğumun hatırda tutulması, metnin söylediği az sayıda şeyin görece anlaşılması için önemli olduğunu söylemek isterim.

Tanımlanmış tecavüzün vuku bulması için gerekli iki temel unsur var diyebiliriz; "arzulanan nesne" ve "arzulayan özne". "Arzulanan nesne"; "arzulayan özneyi arzulayan özneye" de dönüşerek, "arzulayan özneyi" de aynı zamanda "arzulanan nesne" biçimine dönüştürür ve bu dönüşümler, genellikle, ortaya "sevişme" diye tabir ettiğimiz ilişkiyi çıkarır. Bu durumda sevişmek yerine tecavüzün ortaya çıkışı, arzulananın arzulamış olana karşı bir arzusunun ortaya çıkmamış olmasıyla tarif edilebilir; yaşanan ilişkide bireyler nesneliği ve özneliği ortaklaşarak paylaşmaz, birey özneliği tekeline alır ve diğerlerini nesneliğe mahkum eder. Bu tarife göre soracak olursak; "arzulanan, neden arzulanır ve arzulanmış olan, neden arzulamaz?" Arzunun ne zaman, nerede, kime karşı yöneleceği neye göre ortaya çıkar?

Bu noktada Marx'ın komünist topluluğundan veya çeşitli anarşist, otonomist topluluklarından bir nebze de olsa faydalanma ihitiyacı hissediyorum. Bu topluluk biçimleri ekseriyetle sınıfsız bir yaşamı ön-görür. Toplumsal güdülemeler, toplumsal bireyler, normlar ortadan kalkmıştır. Hiçbir statü farkı ortaya çıkmaz. Çalışan, çalışmayandan; bilen, bilmeyenden daha üstün değildir ve daha farklı muamele görmez. Kimse, kimsenin gözüne daha güzel  ya da çirkin görünmez. Böyle bir toplulukta sekse dair arzular nasıl gelişir, kişi kiminle beraber olacağını nasıl belirler? Güzel-çirkin, zayıf-güçlü, zengin-fakir, saygın-alçak ayrımının olmadığı yerde, bireylerin yabancılaşmadığı, metalaşma süreçlerinin dışarısında kaldığı bir anda bireyin bireyi seçmesi nasıl mümkün olabilir?

Bu tip topluluklarda kıyafet tercihi söz konusu olmaz gibi gelir bana; o an, o kıyafetin oradaki varlığı, o kıyafeti giymek için yeterli bir durum haline gelir. Bu durum insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde de görülür. Cinsellik, o an, orada var olduğu için, o an orada var olanla gerçekleşir. Bu durum bireye yönelen ya da bireyden türeyerek kurgulanan beğeniyi ve arzuyu ortadan kaldırarak ilişkiye yönelen bir hali ortaya koyduğundan tecavüzün de kendiliğinden ortadan kalktığı bir topluluk yaşamının ortaya çıkacağı düşünülür. Sevişmeler, daha önce bahsettiğim gibi, bireylerin özne ve nesneliği bir arada bölüştükleri bir eyleyiş olmaktan çıkıp, bireylerin sadece özne konumlarında bulunarak ortaya koyacakları ilişki biçimleri olarak görünürler. Beğenilen, arzulanan bireyler değil, ilişkilerin kendisidir artık.

Tecavüzün, bu şekilde, kendiliğinden ortadan kalkışı, tecavüze doğrudan itirazı içerisinde barındırmaz. Yapılan; ortaya konulan bireysel ve toplumsal biçimin, tecavüzü dışarıda bırakmış olmasıdır. Tecavüzün bu dışarıda kalmışlığı, tecavüze itirazın daha en başında, yani, bireysel yaşamların kişinin kendisi tarafından kurgulanabildiği anda akıllarda oluşan bir tecavüz itirazıyla olmasından kaynaklanıyor olduğu itirazı tam da burada akla gelebilir. Bunun haklılık payının olmadığını iddia etmek güç olacaktır. Ancak bireysel ve toplumsal biçimin ortaya çıkışında tecavüzün dışarıda bırakılması amaçlanmamış, tecavüz sadece, kendiliğinden, dışarıda kalacağı bir biçimle karşılaşmıştır. İtiraz yine de var olabilir, nitekim doğrudan bir itiraz görülmez, bireysel ve toplumsal biçim tecavüze göre tavır almaz.

Tecavüz de diğer pek çok ilişki gibi bir iktidar ilişkisinin görüngüsüdür. Bu odağı, odağı yaratanlarla odağı yaratanlar gibi hedef almak, odağın ve dolayısıyla da odağı yaratanların yararına olabilecek iki farklı durum ortaya çıkarabilir. Bunlardan birincisi iktidar odağına yönelen topyekun bir saldırının iktidar odağının güçlenmesine yol açabilecek olmasıdır. Bir diğeri de saldırının "yeni", ancak, mevcut odağa göre konumlanmış bir odağı ortaya çıkarabilecek olmasıdır. Yenildiği/yıkıldığı zannedilen odak sadece bir başka iktidar odağına evrilmiş veya bir başka iktidar odağını doğurmuştur. Daha önce de söylediğim gibi; "Tecavüz vakalarının azalması ve hatta tamamen ortadan kalkması, tecavüzü üreten ilişkilerin ortadan kalktığını bize anlatmaz. Tecavüz bilinen formuyla yaşayamacağı noktada tecavüzü üreten ilişki, ürettiği formda değişikliklere gitmeye zorlanır ve bu da tanımlanmış tecavüzden farklı bir formu üreterek tecavüzün varlığını sağlamaya/neden olmaya devam edebilir."

Tecavüzün kavramsal/tanımsal varlığının kabulü ve buna yönelerek edilen itiraz; tecavüzcünün edimlerinin olumlandığı zihniyetin içerisinde, sınırları dahilinde kalmak anlamına gelecektir. Bu sınırlar içerisinde kalarak, ancak, iktidar odağının güçlenmesine hizmet edilebilir. Bunun yerine bireyin kendi bireysel hayat kurgusunu ortaya koyması ve bu bireysel kurguyla hayatını gerçeklemesi veya en azından bunun için çalışması/çaba göstermesi, tecavüzün kendiliğinden ortadan kalkmış bulunacağı bir topluluk biçiminin ortaya çıkabilmesi adına önemli bir adım olabilecektir.



21 Ağustos 2014 Perşembe

Bir Sosyalist Eskisinin Teşhircilikle İmtihanı

Sanırım öncelikle sosyalist eskiliğinden söz etmem doğru olur. Üniversiteye girdiğimi öğrenip, İstanbul'a geldiğim ilk yıldan itibaren ateşli bir militan olarak sokaklarda boy göstermekten keyif alan bir yapıya bürünmüş, hayatımın her alanını bu militanlık eyleyişlerime göre kurgular olmuştum. Açıkça sosyalist olmakla övünüyor, zaman zaman da, bu halkla olmayacağını düşünüyor, kendi "muhteşem aydınlanmışlığımla" mesut oluyordum. Görece rahat yıllarımdı, en azından dün olanın yarın da olacağını biliyor, bugün olandan geçen ay ne olduğunu anlayabiliyordum. Bir sistem içerisinde, çarklaşarak, geçiyordu günler. İşte o günler; yani sosyalist olduğumu bağıra bağıra, söve söve, hönküre hönküre ilan ettiğim günler geride kaldı; önce liberter sosyalizmden dem vurdum, anarko komünizm olabilir mi dedim, otonomist marksizm de iyidir dedim. O da, bu da geçti; sosyalistim, marksistim, anarşistim diyemediğim bir an geldi. Bu gelen "an"da; geçmişimle ilgili, bir yergide veya yadsımada bulunmadığımı beyan etmem gerek. İlerlemiş, gelişmiş ve hatta büyümüş olduğum iddiasında değilim; sosyalizm de, marksizm de benim için aşılmış bir şey değil. "Sosyalist eskisi" kavramı bunun iddiasında olan bir kavram değil; en azından ben bu bağlamda kurgulamadım. Sadece, dün içerisinde bulunduğum siyasi/felsefi dizgeyi bildirmek için kullanılmış bir "sıfat"tan ibaret. Bir sosyalistin teşhircilikle muhabbetini, sosyalist tandansımdan algılayabildiğimi beyan eden bir "sıfat"tan ibaret.

Hemen hemen her sosyalist; teşhircilik-taciz kümeli-sorgulamalarla, kadın-erkek üzerine tartışmalara bizatihi girmiş, en azından, bu tartışmaların yapıldığı ortamlarda bulunmuştur. Bu tartışmalarda, taciz ve teşhircilik, sosyalistlerin ortodoksi görüşleriyle neredeyse kaçınılmaz olarak, aynı anda, aynı biçimde, aynı şiddetle yerilir ve genelde tacizin erkekten, teşhirin de kadından kaynaklandığı savlanır. Tacizin erkek iktidarından kaynaklandığı söylenebilir olsa da, teşhirin, kadın kaynaklı olduğunu dillendirebilmek oldukça zordur. Kadının herhangi bir kıyafet veya kıyafetsizlik tercihinin bir grup sosyalist tarafından teşhircilik olarak adlandırılması ve kadının cezalandırılmasını meşru bir çerçeve içerisinde görmesini kabul etmek de mümkün değildir. Zira teşhirciliğin öznesi, kıyafet/kıyafetsizlik tercihinde bulunan değil, bu tercihinden yola çıkarak tercihte/tercihsizlikte bulunanı kategorize eden bakış açısıdır. Tesettürlülüğü kadının köleleşmesi olarak gören bakış açısı, halihazırda var olan ahlaka göre biçimlenmiş belirli bir giyim tarzından uzaklaşanları da teşhirci olarak kodlamaktan çekinmeyen bakış açısıdır. Bu bakış açısının malikleri, kendilerince bir "olması gereken" giyiniklik üretir, bunun üzerinde giyinikliliklere köleleşme, altında giyinikliliklere teşhircileşme adını verir.

İşte bu adlandırma, teşhirciliği yaratanın ve doğal olarak teşhirci olanın kim olduğunu da gösterir niteliktedir. Belirlenmiş olan optimum giyinikliğin altına kalan kadın teşhirci değil, optimum giyinikliği ortaya koyanın, optimumun altına kalan giyinikliğe sebebiyet verenin kendisini ortaya koyduğu akıldır teşhirci. Göğüsü, göbeği, kolu, bacağı, vajinayı, kulağı; neresi olursa olsun, bir şeyi meta olarak ortaya koyan, meta olarak ortaya koyduktan sonra da bunların sergilenmesini, metalığından, yeren birey, metalığı ortaya çıkardığından mütevellit teşhirciyken, sergileyeni, teşhirci olarak lanse etmesi, kendi teşhirciliğinin üzerine örtme arzusundandır. Erkek egemen toplumsal yaşamda, bir kadın, istese de teşhirci olma şansına sahip değildir; teşhirciliği, ancak, kadınlığından vazgeçmesiyle mümkün olabilir. Durum bu minvaldeyken, bir takım sosyalistlerin, teşhircilik iddiasıyla kadınlara saldırmaya varacak kadar söylemleri, olsa olsa, kendi eril iktidar odaklarını savunmak amacına hizmet edebilir.

Bir nevi teşhircilik olarak algılanan, seks işçileri de(seks işçisi dememize kızan, "kutsal-işçi" savunucusu sosyalistlerimiz de var) bu bağlamda sosyalistlerin hedefi olmakta, olabilmekte. Tabii ki itiraz etmek, tabii ki eleştirmek, tabii ki seks işçileriyle dayanışmak gerek. Bu da başka bir metnin konusu olsun.

13 Ağustos 2014 Çarşamba

"Şortlu Kız ve Bakkalın Önündeki Amcanın Hazin Hikayesi"nin Hazinliği Üzerine Bir-Kaç Not

Oldukça uzun bir süredir yazmaktan imtina etmeye çabalıyorum. Tabii bu geri duruşumun tembellik dışında bazı nedenlerinin olduğuna da kendimi inandırmak istiyor, sebeplerimi temellendirmeye gayret ediyorum. Okumaya bunca zaman ayırdığım bir dönemde yazmakla çokça meşgul olma hali, muhtemelen, okunulanların kaydını tutma işine, ister-istemez, dönüşecektir çekincesi yaşıyorum. Yazılmış olanın okunulmasıyla yeniden üretiminin okur tarafından bir kez daha kayda geçirilmek suretiyle üretilmesi her ne kadar olmaması gereken bir eylem gibi kodlanamazsa da, bu durumdan kaçınılmasının arzulanması, bireyselliğimizi ortaya koyabileceğimiz üslubun ortaya çıkmasına ket vurulmasından kaçınmayı arzuladığımız anlamına da gelebilir ve bu durum oldukça anlaşılır bir durumdur. Bunun yanı sıra klavyemdeki ciddi bozukluk, tamiratının getireceği maddi yük de yazmaktan zoraki bir kaçınmayı dayattığını da söyleyebilirim. Ne var ki, bugün pek çok arkadaşımın paylaştığı, paylaşmalarından da okunulurluğuna katkıda bulunmak istediklerini düşündüğüm bir metinle karşılaştım. Bir erkeğin kaleme aldığı metin; klasik bir bakkal amcanın, klasik bir mini şortlu kadını, klasik bir şekilde göt kısmını ön planda tutmak kaydıyla göz hapsine almasından yola çıkarak, bir dizi serzenişte ve hatta öneride bulunuyor, akıl veriyor, güya; adil cinsiyetlerin, adil yaşamını resmediyor. Kadına dair olanı, erkeğin konuşmasından, mevcut kadın-erkek yapay ayrılıklarından kaynaklı olarak, haz etmeyen birisi olmakla birlikte, yaptığı haz vermeyen davranışının haz verimsizliğinin farkında olan bakkal amcaya, kurguladığı haz vermeyen metnin haz verimsizliğinin farkında olmayan bir adamın kızabilme meşruluğunu kendinde görebilmesi, kadına dair olanı erkeğin konuşmaması meylimin bahsi geçen konudan duyduğum rahatsızlık sebebiyle delinmesine, işgal edilmesine ve bu meylimden gayri meyillere meyletmeme, haliyle, sebebiyet veriyor. Söz konusu metni yavaş yavaş irdelemeye, eleştirmeye gayret etmeye başlamadan önce, kadının üzerine, kadın üzerinde iki erkeğin dolaylı konuşmasına maruz bırakmamdan ötürü duyduğum bir parça hicabın da varlığını belirtmek, boynumun borcu olmasa da, omuzlarımdaki ciddi bir yüktür.

Öncelikle "bakkal amca" karakterinin seçilmişliği başlı başına bir sınıfsal ayrıma hapsolunmuşluk belirtisi. Çünkü kadınların götlerine bakkal amcalar, şoför dayılar, amele abiler bakarken; üniversiteli zibidiler, holding patronları, kel ceo'lar, valiler, kaymakamlar bakmazlar algısının ürünü bir karakterizasyon sorununu ortaya koyar. "Ya o an, bakkal amca bakıyordu, bakkal amcayı yazdım, vali baksaydı, valiyi yazardım" diyerek bu bakış açısının içerisinde debeleniyor olmadığımızı gösterebilme şansına da pek sahip değiliz. 25-30 yıldır yaşayan insanların, bir kadının götüne, bir kadının götünün resmini en ince ayrıntısına varana kadar çizebilecek kadar çok bakan insanların varlığına daha önce şahit olmamış olması, buna tanıklık etmemiş olması pek olası bir durum olarak önümüze çıkmaz. Bakkal amcanın, tacizin öznesi sayılması, bakkal amcanın sosyal statüsünün bizde var olan algısıyla ilintilidir ve burjuva hayatını, modern kent hayatını sürdüren insanların bakış açısıyla ancak bu durum, bu şekilde görülebilir.

Metin, bakkal amca karakteriyle başladıktan sonra, bakkal amcanın kadınlar hakkında bilmediklerinin bulunduğu, ve bu bilmemişliğinin, metnin yazarı tarafından giderilebileceğini, çünkü kendisinin bunları bildiğini öğreniyoruz. Metnin yazarı kadını biliyor, kadına dair olanı biliyor ve bunu öğretecek bir konumda kendisini görerek, kaçınmaya çalıştığını düşündüğüm hiyerarşik yapıyı bizzat kendisi inşa ediyor. Erkek ve kadın kurgulandıktan, ve bu kurguların birbirinden farklı olduğuna bir kez inandıktan sonra, bu kurgu üzerinden edilecek her söz, itiraz edilen hiyerarşik yapının sağlamlaştırılmasından gayri pek bir işe yarama şansına sahip değildir. Kavramları birer ilişki olarak düşünebiliriz. Kadın bir şey değil, bir ilişki biçimidir, bir ilişki olarak ortaya çıkar, bir ilişki olarak biz kadının var olduğunu ortaya koyarız. Bu ilişkinin ne şekilde tanımlanacağı, ne olmadığı, ilişkiyi kuranların dahi söylemekte fazlasıyla zorlanacağı bir halken, ilişkinin içerisinde olan, ancak kadını üreten ilişkinin öznesi olmayan ilişkisel erkeğin buna dair tanım gayretleri, itiraz edilen erilliğin daha tehlikeli bir formunu ortaya çıkarır. Çünkü burada er kişi, erillikle mücadele ettiği zannı içerisindeyken bu erilliği ortaya koyar. Erilliğinin farkında olanın erilliği mücadele edilmesi gereken bir kurum olarak ortaya koyup, bununla mücadeleye girişmesi mümkünken, ürettiği erilliğin farkında olmayanın bu tip bir mücadeleyi ortaya koyması, maalesef, mümkün değildir.

Metnin bu girizgahtan sonraki kurgulanış biçimi, çok daha sancılı. Öncelikle bir kadının ne giyip ne giymediği, neden giydiği üzerinden meşrulaştırılmaya çalışıyor ki, bu durum zaten giyinikliği ve hatta nerenin örtüleceğini meşrulaştırma işini "tacizci"den devralarak icra ediyor ve hatta bu işi eda etme halinde daha profesyonel davranılıyor. Kadının yazın sıcak olduğundan mini şort giyiyor olduğunu söyleyerek kadına tacizin yerilmesi, kadının sıcak havadan gayri giydiği her mini şortunda taciz edilebilirliğinin savunulduğu manasını ortaya koyar.İnsanlar soyunduğu zaman değil, giyindiği zaman nedenleri sorgulanabilir. Zira, soyunukluk, zaten kendiliğinden insanda var olan bir durumdur. Bacağın neden açıldığı değil, neden kapatıldığına dair bir soru mümkündür ve bu sorunun cevapları aranabilir. Bacak zaten doğası gereği soyunuktur ve bu soyunukluğundan mütevellit bir meşruluk sorgulamasına tabii tutulamaz.

Metnin bu kısmından sonra da son paragrafta değindiğim minvalde örnekler silsilesi devam ediyor; bakkal amcaya gülen bir kadının bakkal amcamızın üzerine nutella döküp yalamak istemiş olmadığını öğreniyoruz, sanki nutella döküp yalamayı düşlemesi mümkün olamaz veya böyle bir durumda karşılaştığı veya karşılaşacağı arzusu dışında bir muameleyi hak etmiş olacakmış gibi. Önlerine gelene vermedikleri iddiasında bulunulan sarhoş İstiklal kadınlarından bahsediliyor ki, buradan da bir kadının önüne gelene vermemesi gerektiğini öğreniyoruz. Erkeğin kurguladığı toplumsal ahlak, en şiddetli haliyle kadınların üzerine "önüne gelene vermeyen kadınların" alkışlanmasını ortaya koymuşken bir yandan da erkek kurgusuna itiraz ettiğini zannetmek, kaş yapmaya çalışırken göz çıkarmaktan da beter bir durum diyebilirim. Turistlerin, bir Türk erkeği olan bakkal amcaya, sadece bu nedenden ayılıp bayılmadığı, her Rus'un orospu olmadığı, evine her gece farklı bir erkek gelen kadının her gelen erkekle mutfak tezgahında tepinerek sevişmediğini de örneklerine ekleyen yazar, her örneğinde biraz daha teslim olduğu erkek ahlakına-erilliğe saygıda kusur etmemeyi de bakkal amcaya yöneltilen "göt" benzetmesiyle "başarıyor". Götten küfür inşa etmek, götten hakaret devşirmek, ancak bir erkeğe nasip olabilirdi, ancak erillikle mümkün olabilirdi ki, bu da ortaya konarak eril şablon, kadının asırlardır süren mücadelesi karşısında ne yapacağını şaşıran erkeğin kadın mücadelesini kendi yararına kanalize etmesiyle, kadının mücadelesinin sınırlarının çizilmesiyle tamamlanıyor. "Orospu" kavramını terk edemeyen, orospuluğun inşasının erkek ahlakına ihtiyaç duyduğunu fark etmeyen, evine her gece gelen farklı erkeklerle mutfak tezgahında tepinerek -özellikle de tepinerek- sevişemeyeceğini ön-gören bir metnin kadınlar tarafından da sahiplenilmesi, savunulması, bu mücadeleye çizilen erkeksi yolun hala ciddi bir "başarıyı" kendi namına kazanıyor olduğunun da göstergesi diyebilirim.

Bakkal amcaya bol bol nasihat etme hakkını kendinde gören Mert dosta tek tavsiyemdir; olmak diye bir şeyin var olmadığını, oluşların ancak ihtimal dahilinde olabileceğini ve oluştuğumuzun farkında olarak yazmanın, en azından düşündüğümüzle ortaya koyduğumuzun birbirinden zıt konumlara hizmet etmemesi adına, önem arz edebileceğini düşünmesi olacaktır.

Kadın dostlardan, erkekliğe hizmet etmekten zorunlu olarak kaçınamayacak bu metnim için özür dilerim. Kadını, kadınların tartıştığı ve kadına dair olanın olmadığı bir toplumsal hayatın özlemiyle sözlerimi bitirir, olabilecek en kestirme yoldan çıktığımı da sözlerime eklerim.

Mevzu-bahis metin için; http://mtunay.tumblr.com/post/94467150093/sortlu-k-z-ve-bakkal-n-onundeki-amcan-n-hazin-hikayesi

Daha meşru bir eleştiri olduğuna inandığım Burcu Karakaş'ın Bianet'te çıkan metni için; http://bianet.org/bianet/kadin/157811-kadinlar-hakkinda-bilinmeyen-bazi-gercekler

Edit: Metnin "kahramanı" olan amcanın bakkal olmadığı, sadece bakkalın önündeki amca olduğu uyarısı için teşekkür ederim. Sınıfsal bakış açısıyla alakalı olarak söylediklerimin farklılaşmasına dair pek bir önemi olmadığını düşündüğüm bu bilgi için metindeki ilgili paragrafları değiştirme ihtiyacı hissetmediğimi söylemek isterim.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Bir Sarhoşun Notları (İki "dost" sarhoşun konuşmasından arta-kalanlar)

Arada sırada suratımın aralıklı sıralarında kızarıklar oluşur, bu kızarıklıklardan da rahatsız olurum. Suratımdaki kızarıklıkların bir rahatsızlık olup olmadığını bilmiyorum, lakin, rahatsızlığın tespiti bir profesyonelin varlığını zorunlu kılıyor ki, benim böyle bir profesyonelliğim söz konusu dahi değil. Bir profesyonele danışabilirim tabii ki, lakin, profesyonelliğin kendisinin bir rahatsızlık olduğu şahsımda öylesine kuvvetli bir inanç ki, bu danışma hali varlığımın kendimde toptan bir reddine dönüşme ihtimali koparır ödümü, eyleşmem. Aynı kızarıklık güldürüyor da beni. Duyduğum rahatsızlık hala ne denli avamdan olduğumu hissettiriyor, tüm o halktan uzak ve hatta üstün olduğumun içten içe yanan ateşine taşıdığım tonla suyun ayırdına vardırıyor beni.

Bir şey olsa da sokağa çıksak diye diye evde tüm yaşam enerjisini tüketmiş insanlarız biz. Kaosu bekliyor, dünyanın önemli bir kısmının yandığını, yangında can verenlerin büyük bir keyifle mideye indirildiğini, fabrika çarklarının durduğunu, buzulların eridiğini, ozonun delindiğini, nükleer savaşın patlak verdiğini ve son orospunun da bir cihadistin elinde can verdiğini görmeyi öyle arzuluyoruz, öyle arzuluyoruz ki; bunların hepsi gerçekleşmeden sokağa çıkmamaya yeminli davranıyoruz. Bir şey olsa da sokağa çıksak dememizden belli bu. Onca olan şeye rağmen; bir şey olsa da sokağa çıksak dememizden belli. Biz her olan şeyde, olmayan şeyi gören, gördüğü olmayan şeye sarılarak olanın üzerine basıp geçen insanlarız. Ne oluyorsa olsun, ne olursa olsun, olmayanın çocuklarıyız biz.

Kaybetmeyi dahi başaramayanlarız ya hu. Başarı çok uzak bize. Bir işçi mesela; kaybedendir bu kapitalist hayatta. Bellidir kaybettiği ve kaybedeceği. İster sendikalı olsun, ister sosyalist. Bir işçi; Marx'ta da kaybedendir, Keynes'te de, Smith'de de. Ancak biz işçi gibi kaybetmeye yazgılı olanlar gibi kaybeden olmayı başarabilenlerden dahi olamayız. Toplumu küçümser, toplumsal olanı reddeder ancak alternatif yaşamın içerisinde konum alamayacak kadar da basiretsizizdir. Alternatif arayışının öneminden sıklıkla bahseder, ancak neyden bahsettiğimizi bilmez, bilsek de bahsettiğimizin peşinden gitmeyiz. Peşinden koşulan yorar bizi, yorgunluk korkutur bizi. Hoş, sürekli yorgun olmakla da övünürüz ya.

Ölüm sürekli aklımızdadır bizim. Olmaması mümkün mü? Bunca arada kalmışlık çekilmesi zor bir hayatın sürdürülmesi anlamına gelir ki, dedim ya, yorgunluk korkutur bizi; ölmek, kimi zaman daha kolay. Hem hafızamız ölümün kendisini kucaklamasını bekleyen değil, ölümün ardına düşüp onu yakalamayı "başarmış"larla o kadar doludur ki, ölümün kucaklanılmasının düşü dahi hazdan nemalanmamıza yeter de artar bile. Zweig gelir akla ya da arada kalanların Pavese'si hatta militan Mayakovski'si kadının Woolf'u karizmatik Hemingway'i küçük Marxları bir de tanımakla övündüğümüz Deleuze'ü; artar ölümün düşüncesinin hazzı. Basit insanlarız biz, olamadığının olmuşluğunu yaşamaya çalışan insanlar.

Yok olanlarız biz, yavaş yavaş. Yaşadıkça varlığını tamamlayan değil, tükendikçe yokluğunu ortaya çıkaranlarız. Yüzlerce kitap edinen, film eskiten, düşünen ve düşünen ve düşünen, düşünemediğinde fikrin oluşumunu küçümseyebilecek birikime sahip olduğu için şükreden, yazan ve yazamadığında da yazmayı ortaya koyan nedenleri alt alta sıralayıp bu nedenlerle alay edebilen insanlarız. Tüketime açtığımız savaşı reddedercesine her anı tüketerek, her elimizin ulaştığını çürüterek, her dokunduğumuzu mahvederek yaşayanlarız biz diyeceğim ama, mahvetmeyi de, çürütmeyi de, tüketmeyi de başaramayanlarız biz.

27 Nisan 2014 Pazar

Bir Sarhoşun Notları (Veganlar, Taksim 1 Mayıs'ı, Sendikalar)

Uzun zamandır sarhoşken (veya alkollüyken, bugünlerde hangisi daha makbûl bilmiyorum) bir şeyler karalamaya çalışmıyordum. Esasında uzun zamandır bir şeyler karalamaya çalışmıyorum. Yazdıklarım kötü görünüyor gözüme, tatmin etmiyor beni. Önceden de yazdıklarım tatmin etmezdi beni, ancak en azından sarhoşken yazardım, yazabilirdim. "Çirkin kadın yoktur, az votka vardır" hesabı, alkol aldıkça daha güzel görünürdü yazdıklarım bana; yazmak kolaylaşırdı. Hiçbir şeyde başarılı olamayan ben, hiçbir şey başaramayan ben, yazdığımı hem de kötü yazmadığımı zannederek rahatlatırdım kendimi. O zamanlar bilmiyordum tabii ki bunları, şimdi dönüp geriye baktığım zaman farkedebiliyorum. Ne zaman ki alkolün yazarken bende yarattığı bu anlamsız beğeniyi farkettim, yazmayı da bıraktım. Ne çok şey farketmişim değil mi? değil. Farkındalık anlamsız sarmallar bütünlüğüdür; her farkediş, kendisinden fazla nitelikte farkedemeyişi doğurur, dolayısıyla her farkediş, farkedişlerden fazla oranda farkedilememişlikleri arttırır; ama konumuz bu değil tabii ki. Gerçi bir konumuz da yok ya, neyse. 

Ne diyordum ben? Hah, veganlar diyordum. Ülkemin her şeyi gibi, örneğin; tesettürlüsü, abazanı, şahinden doğan yaratanı, mağdur Kürt'ü, mağrur Türk'ü, sokağı balgamıyla yıkamaya çalışanı, balgamını kendine saklayanı, sağcısı, solcusu, ve pek tabii orta yolcusu, fortçusu, fortçusundan rahatsız olur görünümlü yosması, iletişimcisi, kötürümü, her türlü götürürümcüsü, dürümcüsü, kara kedisi, ak kedisi ve sadece kedisi gibi, veganı da artıyor gibi geliyor bana. Her yerdeler efendim. (Nereden efendim oluyorsanız, Kürtlüğümün verdiği kölelik aşkıma veriniz, rica edeceğim) Gezi'de bunlar, okulda bunlar, afedersiniz tuvalet yazılarında bile artık bunlar; nerede o eski "bunu yazan tosun, okuyana ko'sun"lar, "azimle sıçan taşı deler"ler; varsa-yoksa veganlar ve veganlıkları. Açık söyleyeyim, bir veganın, neden bir vegan olduğunu, veganın kendisinin de bildiğini zannetmiyorum. Milyonlarca mücadele alanını ıskaladıktan sonra, bir insan neden kendisine vegan deyip, buna dair bir mücadeleye girişir? Bu insan için tek önemli olan veganlığı mıdır? Dünyada başka bir şey olmamakta mıdır? Vegan mücadele nedir lan? Hadi hepimiz birazcık anarşizmden (o ilk Proudhonlardan, Kropotkinlerden, Bakuninlerden değil ha, bu sonraki Lacanlardan, Foucaultlardan, Lyotardlardan falan bahsediyorum) pay aldık diyelim, her savaşımın kendi pratiklerini ortaya koyarak örgütlenmesine eyvallah diyelim de, her cümlesine; "ben bir vegan olarak" diye başlayan örgütlülüğüne aitlenmiş artık birey olmayan eski-bireye ne diyeceğiz? 

Türkiye'nin hemen hemen her şeyi, her kimi gibi veganları da dandiktir. Ne istediklerini, neyi savunduklarını bilmezler. İlk bakışta hayvanların yaşam haklarını savunur görünürler. Ancak aynı kişiler, bitkisel tüketim karşısında "acı" kartını öne sürerler. Yani esas olan canlının yaşam hakkı değil, canlının acısız ölüm hakkı gibidir. Problem buysa, rahatlıkla acısız ölüm yöntemlerine geçiş yapabiliriz, olmaz mı? Aynı veganlar, yumurta yemeye bebek yemek gözüyle bakarlar; her ne kadar pek çok bitkinin tohumunu yiyor gözükseler de, bu söylediklerini üç aşağı beş yukarı mantıklı bulduğumu söyleyebilirim. Kürtajı etik olarak doğru bulmayan biri olarak, yumurta yemenin de kürtajdan çok farklı olduğunu işin doğrusu düşünmüyorum. E, iyi de, tanıdığım veganların hemen hepsi kürtaj hakkını da savunan insanlar; insan bazen hayret ediyor doğrusu, nasıl oluyor mübarek bunca çelişki? Kürtaja kendin karar veriyorsun, yumurtanın tüketilmesine tavuk, balık, bıldırcın karar vermiyor diyen insan gördü ya hu bu gözler. E, benim salak veganım, başka bir canlının üzerinde tahakkümü reddettiğini söyleyen sen, ceninin üzerindeki ebeveyn tahakkümünü nasıl doğru buldun söyleyebilir misin bize? Ha, yanlış anlaşılmasın dostlar; aynı zamanda "kadının bedeni kadının kararı" da diyorum, ama bu doğru olduğunu düşündüğümden değil, bu kararı verecek olanların kadınlar olduğunu düşünmemden kaynaklanıyor. Eğer yumurta yemek bebe katilliğiyse, kürtaj da bundan farksız olmamalı gibi geliyor bana. Hem niye bebe diye ayırıyoruz ya hu? Bebelerin yetişmiş bir bireyden daha değerli olduğunu bize anlatan ve hatta bunca kanıtlamış olan nedir? Apo'yu dahi "bebek katili" diye adlandırır kimileri, "katil" olmak neden yetmez ki? 

Tekrardan yanlış anlaşılmasın, hayvan sevmeyen biri olarak(ki insanları da sevmem) hayvanlara oldukça saygılı davranmaya çalışan biriyim. Hiçbir kuşu kafese tıkmıyorum, hiçbir sineği sırf beni uykumdan uyandırdı diye öldürmüyorum, böcekleri tiksindiğim için öldürmüyor, fareleri bana hastalık bulaştırma ihtimali olduğundan ötürü öldürmüyorum. Aynı kaldırımda kediyle-köpekle yürürken onlara öncelik veriyor, bu koduğumun dünyasını mahvettiğimiz için özür diliyor, bizi affetmeleri için yalvaran gözlerle kendilerine bakıyorum. Petshop sahiplerini tehdit ediyor, hayvan "sahiplerini" dövüyor, hayvanları kendi keyiflerine göre sevebileceklerini zanneden milyonlarca kendini bilmez insana karşı mücadele ediyorum. Veganların bu noktalarda çokça mücadele eksikleri var gibi geliyor bana, ben Türkiye'de hiç petshop patlatan(bombayla değil, hayvanları çalarak özgürleşmek anlamında) vegan hareketi duymadım mesela. Besi çiftliği işgal eden bir vegan hareket de görmüş değilim. Bu ne rahat veganlıktır diye sorası geliyor insanın, "sağlıklı yaşama arzusunun" adına veganlık demişsin, bir de veganlığı sosyal statü bellemişsin, yeme de yanında yat. Sağlıklı yaşam deyince aklıma geldi; bu veganların söylemlerinden biri de, hayvansal ürün tüketmemenin insanlar için sağlıklı olduğudur. Bu konudaki çelişkili bilimsel verileri bir kenara bırakarak söylemekte fayda var; ulan deyyus, ulan beynamaz, tüm bu hayvan hakları safsatasının ardından insan çıkarları mı vardı? Mesele insanın sağlığından mı ibaretti? Veya sıklıkla paylaşılan bazı sayısal veriler görürüz; şu kadar besicilik faaliyeti, şu kadar yer kaybına, bu kadar su tüketimine, o kadar bitki tüketimine, ahanda şu kadar maddi gelirin harcanmasına neden olur diye. Ulan gerizekalı, ulan kendini bilmez-kadrini bilmez pokemon, tüm mesele dünyanın senin için daha iyi bir yer olması mıydı? Dünya daha kötü bir yer olacaksa, hayvan haklarının da, canlı haklarının da, haklının haklarının da canı cehenneme mi? 

Veganların genel itirazlarını derlediğimde, hayvansal ürünlerin tüketiminden çok, besiciliğin yarattığı sorunlarla ilgililer gibi geliyor bana. Hayvanların acı çekerek ölmesinden sorumlu olan besicilik faaliyetidir. Hayvanların sosyal yaşamlarından koparılarak bir ömür boyu suni bir yaşama hapsedilmesi besiciliğin sonucudur. Bunun yanı sıra pek çok hayvan hakları ihalilinin de temelinde hayansal ürünün beslenmeye dayalı tüketimi yer almaz; sorun insan evladının mülk edinme ihtiyacının sürekli olarak körüklenmesinden kaynaklanır. Bu ihtiyacın kendisinin törpülenmesinin yolları aranmadıkça, hayvan haklarının gerçek manada insanlar tarafından gaspının önlenmesi şahsım adına pek mümkün görünmemektedir. 

Bu günlerde kafamda yer edinen konulardan bir diğeri de 1 Mayıs ve doğal olarak Taksim'de 1 Mayıs. "Neden Taksim" diye soranlara, "Neden Taksim olmasın" diye kontra bir soruyla karşılık vererek mevzuyu açıklamaya başlayabilirim. Trafik aksıyor diyor bazı bilmişler, onca övündükleri Taksim'in yayalaştırılmış olması değilmiş gibi. Zaten yayalaştırılmış olan bir meydan, nasıl olur da kutlama nedeniyle trafiği aksatabilir? Meydandan taşan bir kalabalık oluyor deniyor, peki aynı kalabalık Yenikapı'dan da taşmayacak mı? Ya da Taksim kapanınca, birileri Şişli'de, Beşiktaş'ta toplanmaktan vaz mı geçecek de buralardaki trafik aksamayacak? Herhalde zamanla öyle olması bekleniyor, zamanla, insanlar şehir dışında bulunan meydanlara güneş doğmadan yola çıkacak ve dolayısıyla trafiği de hiç aksatmamış olacaklar, yandaş medya da vermeyiverirse görüntüleri, değme keyfimize, ha 1 Mayıs, ha 2 Mayıs,  değil mi ama? Yok işte, yemiyoruz onu, yemeyiz. Taksim'de 1977 1 Mayısı'nda katledilenlerin hesabı sorulmadıkça o alanda ısrar etmeye devam edeceğiz. 

1 Mayıs'ta çalışan emekçilerin varlığını kimileri 1 Mayıs'taki coşkulu öfkeyi itibarsızlaştırmak için kullanmaya çalışıyor. 1 Mayıs'ta emekçinin ve emekçiye omuz vermeyi kendisine yine kendisi görev addedenlerin öfkeli birlikteliğinde şaşılacak, garipsenecek, yadsınacak hiçbir durum yoktur, olamaz. 1 Mayıs, 1 Mayıs'ta dahi çalışmaya mecbur bırakılmış binlerce güvencesiz, sendikasız, taşeron işçinin hak kazanımı için de mücadele günüdür. Bir kutlama, bir bayram değildir 1 Mayıs, kaybedilenlerin ardından yakılan bir ağıt, her kaybedişte büyüyen savaşımın billurlaştığı anlardır. Eşinin dokunuşuna, çocuğunun yüzüne, bilmenin hazzına hasret bireylerin hasretliklerine son verme girişimlerinin zirvesidir 1 Mayıs. 1 Mayıs'ta çalışan işçileri örnek göstererek, o gün çalışmayan işçilerin, işsizlerin, emekçilerin ve bu sınıfların omuzdaşlarının öfkeli mücadelelerini itibarsızlaştırma gayretine girişmek kimsenin haddi değildir. 

Sendikalı işçi mücadelesinden bahsederken de kendimi iyi hissetmediğimi söylemem gerek. Sendikalara pek iyi gözle bakmadığım gibi, sendikanın dünya tarihi de bizi pek umutlandırır cinsten değildir. Sendikalar daha çok emekçilikten yorulmuş siyasilerin kontrolünde, işçiyle sermaye sahibinin uzlaştırıldığı mekanlar olarak kendisini konumlandırma yolunu seçmiş görünmektedir. Bugün işçilerin taleplerine bakalım; "daha yüksek asgari ücret". İşçi asgari ücretin kalkmasını istemez. Zira kendi sınıfına güvenmez. Yasal bir asgari ücret olsun, bu asgari ücret üzerinden de sürünmeye devam etsin ister. Daha iyi sürünmek, daha kötü sürünmekten iyidir. Halbuki bir işçi, doğal olarak asgari ücret gibi, kendi ücret isteğinin yasal olarak sınırlandırılarak kabullendirilebildiği bir duvarı yıkmak istemelidir. Ancak kendisine ihanet edecek bir sınıfdaşının olduğu düşüncesi, kendisinin bu yıkımı arzulamasının önüne geçer. Kendisinden daha az bir maaşa çalışacak birileri her daim vardır, dolayısıyla asgari ücret belirlemek kendisi için olumludur diye düşünür. Halbuki aynı asgari ücret, aynı güvensizliğin sürgitleşmesine katkıda bulunmaktan başka bir işe yaramaz. İşçinin işçiye yabancılaşması için kurulmuş saç ayaklarından birisidir.

Aynı sendikalı işçi; "iş güvencesi" talebinde de bulunur. "İş güvencesi" talebi bana hep sahibinden kemik bekleyen köpeği hatırlatır. Kusuruma bakma lütfen işçi ve işçi dostu, benim aklıma gelen bu ve bunu saklayacak değilim. Nereden geliyor bu çalışma aşkı? Neden çalışmaya yazgılanmayı bu kadar arzuluyorsun? Durumun başka bir çözümü mümkün değil mi? Seni çalıştırıyorlar, senin üzerinden para kazanıyorlar, senin emeğini satarak, seni satarak ve seni defalarca kez satarak kazanıyorlar, sen ise sadece kendinin satılabilirliğini, satılacağını an ve an garanti altına almayı mı talep ediyorsun? Ne diyebilirim ki kadim dostum, bazen ne için mücadele edeceğimi, neden mücadele edeceğimi ayırt etmekte, inan, zorlanıyorum. 

Ve bugün de, bu gece de yoruldum dostum. Sanırım gururla, sanırım mastürbasyonla girebilirim yatağıma. 

22 Nisan 2014 Salı

(Ön-yargı, Önyargı, Ön Yargı)lar

Sıklıkla duyarım ön-yargının kötü olduğunu; yine sıklıkla tersinden bahseden de olur ve burun kıvırırlar "ön-yargı kötüdür" diyenlere ve bazen, ama sadece bazen, "'ön-yargı kötüdür' diyenlere burun kıvırmakla hata ettim" diyenlerle karşılaşır, içtenlikle gülümserim. Hayır, hoşnutluğumdan ya da muzır bir büyüklenmeden değil, kendi "ön-yargı yolculuğumu" görmemden duyduğum kendimciliğimle; şu koca dünyada, şu koca nüfusun ortasında, şu ter kokusunda, korna gürültüsünde, onca küfürde aşina olduğum yalnızlığımın an ve an verdiği yorgunluğun arasında bulduğum küçük dinlenme anlarıdır o gülümseme anları. Yine-yeniden, küçük bir insanın, uğraştan ve yenilgilerden -en azından yalnız yenilmelerden- nefes nefese dinlenerek kaçtığı anlardır. Kendimi görürüm, kendimde olanı, kendimden olanı; bizleşiverir, bizleştiğimiz ölçüde de sürüleştiğim(iz)in farkına varırım. Sonu bellidir sürüleşmenin; yeni ön-yargılar, yine ön-yargılar ve tekrar kaçış, yalnızlık, mücadele, yenilgi.

Dün "ön-yargı kötüdür" diyenlere burun kıvırır, bıyık altından gülerdim. Salaklar, zekası geriler, cahiller; ancak yüz kitap okumuş olanlardı benim için bu aptallar. Muhtemelen o okudukları azıcık kitabı da anlamamışlar, ortamlarda üç-beş ismi ezbere söyleyebilmek, bir-iki Türkçe olmayan terimi cümlelerinin arasına sokuşturarak "entelektüel" görünebilmek derdinde budalalardı bunlar, taklitçi şarlatanlardı. Ekseriyeti küçük burjuvadan oluşur, kapitalist ahlakın, kapitalist hukukun değirmenine su taşırlardı. Ön-yargının hayatta kalabilmek ve hatta kaliteli yaşamı sürdürebilmek için gerekli olduğunu kavrayamayan kukla konformistler olduklarını göremiyor olmalarına şaşırmaz, kuklalıklarını, oyunlarımla desteklerdim. Ön-yargıyı, "yeterli bilgi sahibi olmadan pratik geliştirme" olarak tanımlamalarına güler, aksinin zaten mümkün olmadığının farkında olamayışları; kendi farkındalığımı yücelttiğim uyku öncesi mastürbasyonlarıma ilham kaynağı olurdu.

Ondan hemen önce de ön-yargılılara gülüyordum.  On kitap ya okumuş ya okumamışlardı bunlar. Kitap deyince aklına ya din kitapları ya da çoktan geride kalmış olan sınavlara hazırlık kitapları gelirdi. Hayattaki tek amaçları iyi bir eş, vefakar bir ebeveyn ve/veya "Sayın Başarı" olmak olan bu zavallılar; ah, nasıl da acıyordum bunlara. Dürüstlüğe, doğru olana, hakka önem vermezlerdi; önem verdikleri, bunlara önem veriyor gibi görünüp görünmedikleriydi ve inanın esas önem verdiklerinin bu olduğunu da kavrayamazlardı. Kavrayıştan, anlayıştan, bilme ihtimalinden uzak korkak miskinlerdi. Günün yarısında çalışan, geri kalan yarısını da ya yaşamını devam ettirmek için gereken temel gerekliliklere ya da kendisinden kulluk bekleyen patrona, eşine, çocuğuna, ebeveynine, akrabasına, dostuna, tanrısına, hayvanına, insanına yaranmaya çalışmakla geçiren kurulmuş robotlardı. Toplumun aynı fabrikasının birbirine eş aynı torna tezgahlarından çıkma farklı ebatlarda aynı işleve sahip metalarıydı; ah, ne kadar da zavallılardı. Ve ben, ön-yargılı olmayan ben, ne kadar da acırdım onlara.

Daha da öncelerde, yani o kendi bireyselliğimin dahi farkında olmadığım günlerde de herkese gülerdim. Ön-yargıdan hiç bahsetmez, zevkle ve sebepsiz bencilliğimin yaratmış olduğu rahatlıkla söver, döver ve dayak yer, içer, sıçar ve deliksiz uyurdum. Belki doğaya en yakın olduğum, belki de en uzak olduğum dönemimdi bu dönem. İnsan eylemlerini gözden geçirdiğinde bir gün, eylemlerinin böceklere ne kadar da benzediğini düşünebiliyor. Lakin; böcek olmayan için, böcekleştiğini varsaymanın doğallaşmakla ne kadar alakası olabilir? Ya da neslin daha güçlü devamı için değil, daha güzel olduğunu düşündüğü bilye için kavga etmenin neresinde doğallık görebilir? Doyana kadar değil, kışın soğukluğunu yazın kuraklığını düşünerek değil, aksırana kadar tıksırana kadar yemeyi nasıl doğadan görebilir?

Kendimden başka kimseye gülemediğim günlerdeyim şimdi. Daha bir-iki yıl öncesine kadar "ön-yargı kötüdür" diyenlere burun kıvırdığım için kendime gülüyorum bazen. Ön-yargı kötü olabilir diyorum artık; tüm kesinliklerden uzak durduğumu söylemenin de bir kesinliksizliğin kesinliğini ürettiğinin bilincinde olarak kaçınıyorum. Ön-yargı kötüdür diyesim geliyor bazen; ön-yargısızlığın mümkün olduğunu düşündüğümden ya da bunun insanlık için iyi bir adım olacağını düşündüğümden değil, aksine, insan evladının kendi sonuna karar vermesi gerekebileceğini düşündüğümden dillendiresim geliyor bunu. Eğer siyasi canlılar olduğumuzu kabul ediyor, içerisinde bulunduğumuz durumun varlığını anlayabilecek, eyleyişlerimizin sonuçlarını kavrayabilecek olduğumuzu düşünüyorsak; pek tabii olarak ön-yargılardan tamamen sıyrılarak kendi neslimizin sonuna da sadece "ön-yargılar kötüdür" diyerek ulaşabiliriz. Evet, ön-yargı kaliteli olduğunu düşündüğümüz bir hayatı yaşamak için gereklidir. Peki "kaliteli hayat" yaşamının arzulanması gereklilik olarak nasıl sunulabilir?

Çok soru var, çok düşünce, çok yazı, çok karmaşa, tek karmaşa. Bezginlik de var, heyecan da. Bu da değişecek, bu da gelişecek, bu da yenilecek. Her defasında daha iyi yenilmeyeceğim; her defasında daha küçülerek yenileceğim, daha tükenerek, daha tüketerek. Gün gelecek; ya mücadeleyi bitireceğim, ya bitiklik kazanacak mücadeleyi. "Doğduk, yaşıyoruz ve öleceğiz" kolay olanı; doğduk ve öldük, doğduk ya biz zaten doğduğumuzdan öldük; biliyorum, biliyoruz, yaşamaya da, ölmeye de devam ediyorum, ediyoruz.

28 Ekim 2013 Pazartesi

Adnan Yücel_Dörtlerin Gecesi

" (...)
özlenen ateş yakılmıştı sonunda
elden ele bütün dünyaya taşınmıştı
kıvılcım dansıydı gözlerdeki sevinç
kavga dağlarda bilinci kuşanmış
zindanlarda dirence sarılmıştı
ve haykıran dudaklar
her ihanet vakti çöl çöl yarılmıştı

......

bir ağıttır belki ağrı'da zilan deresi
dersim'de lac deresi bir kanlı şiir
oysa bir destandı diyarbakır kalesi
ve diyarbakır zindanında
ateşle sevişen 'dörtlerin gecesi'

ne ki zindan - ne ki tutsak olmak
ne ki kavga - ne ki dağlarda vurulmak
bir sehpada idam olmak ne ki
ihanet utancıyla yaşamak var ya hani
onursuzluğun lağım çukurunda yok olmak
üniformalı bir dehak önünde durmak
ve beyninin içindekileri bir bir kusmak
sonra bir et yığınına dönüşüp kalmak
işte buydu diyarbakır zindanında yaşamak

sesler ihanete dönüşürdü her gece
bir tas çorba - bir dilim ekmek uğruna
ihanetler acılara dönüşürdü kalleşçe
acılar hep türkülere vururdu kendini

etten ve kemikten insan olur mu
beyinsiz insan ayakta durur mu
aynı kavgaya gönlünü verenler
dostunu ihanet ile vurur mu

o zindan ki zincir sesidir şarkısı
her sözünde bir çığlık yükselir
her notasında bin öfke
her dizesinde bin isyan beslenir
isyan şiirlere
şiirler yüreklere seslenir
o zindan ki her yemek vakti
tutsak ağızları kanla süslenir

onur kaleleri yıkılırken birer birer
yüreklerde dal budak salar ihanetler
ve düşman kasetinde ü'ç önder
beyinlerini kusarak düşmana sergiler
aynı anda sıradan bir nefer
hiç aldırmadan önderlerinin sesine
tutsaklık içinde özgürlüğü söyler

sus dostum sus - sözün yarıda kalsın
özgürlük dilinde kilitli kalsın
başlar eğilse de açılsın gözler
konuşan önderler geride kalsın

ne zaman umutsuzluk çökse direncin kıyısına
bir acı saplanır yüreğin tam ortasına
koğuşlar susar
parmaklıklar durur
ranzalarda küllenen umutlar ağlar
geriye doğru atılan her adım
yakılan ateş üstüne yağmur diye yağar

anlatılmaz bir destandır yaşanan
ne söze gelir ne saza
kırbaçlar sopalara ve zincirlere karışır
ölüler ayaklara dolanır geceleri
kanlı battaniyelere sarılır
her direnişte tabutlarla çıkılır dışarı
gözyaşları zılgıt seslerine katılır
elleri hep koynunda kalır kızların
anaların gözleri dikenli tellere takılır
bir acılı sessizlik sarar yürekleri
dicle'nin suları susuzluğa çakılır
kale burçlarındaki akbabalara
ve üniformalar giyinmiş yeni dehak'lara
yalnızca zindanın mazgallarından bakılır

bir adam çoğalır bir başına hücresinde
yüreği kawa'dadır gözleri babek'te
ateşler yanarken dağ doruklarında
ihanet zindan karanlığında kol gezmekte
kawa'lara babek'lere bir yandaş gerek
bu zindan karanlığına bir ateş gerek
çevrilen ihanet çarkını kırmak için
ölümü göğüsleyecek bir yoldaş gerek

bir anda yırtılır zindan karanlıkları
sessiz bir gürültüyle sarsılır duvarlar
patlar bir beyinde newroz ışıkları

ey ateşin ve güneşin çocukları
hani bilincin sesi yüreklerimizde
gözlerimizde inancın sancakları nerede
bu gidişe dur demek gerekir bilirim
hücrede her saniyeyi bir yıl eylerim
bir ateş yaktık sönmesin diye hiçbir yerde
o ateş sönerse yaşamayı neylerim
bu yüzden ü'ç kibrit ile newroz günü
yüreğimi sizlere armağan eylerim

ü'ç kibriti bayrak diye devralan
ki dağları delip dostlarına yol kılan
haykırdı ölüm haberini önde gidenin
özgürlüğü zindan karanlığında güneşleyenin

ey bu kavgaya gönül verenler
ser yerine sır verenler
serden geçip de sır vermeyenler
bu zindan karanlığı yırtılsın diye
bu ihanet duvarları yıkılsın diye
newroz gecesi bir önder
ateşi bedeniyle zindanlara taşımıştır
ölürken bile hücresinde
bizlere kıştan baharı muştulamıştır
ateşi saraylara - kömürlerde değil
bir ışık uğruna yüreğinde yakmıştır

silinmiyordu gözlerden süzülen yaşlar
aksın diyordu herkes - aksın
ağlamayı unutmuş gözler ağlasın
gözyaşları alev alev harlansın
dudaklarda tutuşup dillerde şahlansın

ölen artık yüreklerde bir bayraktır
ihanet yolunda durulan bir duraktır
karanlıkta bir çingi ateş
körlere yol gösteren bir ışıktır
atılan zılgıtlar bir başkadır o gün
bir bayram günü ölümü sevmek
ölümsüzlüğe duyulan bir aşkadır o gün

dolaştı ü'ç kibrit elden ele sessizce
hücreden hücreye
koğuştan koğuşa gizlice
konuşuldu uğrun uğrun
tartışıldı geceler boyu ince ince
zindandan dağlara vurdu şavkını
dağlardan en kalabalık kentlere
dallarda çiçeklere verdi rengini
nehirlerde en coşkulu köpüklere
dolaştı yurdunu boydan boya
sazda kırılmayan tel
dilde susmayan söz oldu türkülere

zindanda yürekler yine baskıda
eller bağlı - gövdeler askıda
ü'ç kibritin ateşi sönsün istenir
inançlar ihanete dönsün istenir
düşünceler zincire
sevgiler prangaya vurulsun istenir
yüreklerde çağlayan özgürlük suyu
bulana bulana durulsun istenir
üniformalı bir dehak'ın şahsında
zalimin zulmü kurulsun istenir

baskılar yetmezse itirafta bulunmalara
yapılan itiraflar dinletilir tutsaklara
işte biri - biri daha - biri daha
susardı bütün koğuşlar
dönerdi bir anda sessiz mezarlara
ve çığlık çığlığa o sessizlik
binlerce öfkeyi
binlerce isyanı doldururdu bakışlara

ü'ç kibriti dörtlemek derdi bir ses
dört kibriti beslemek
ve ölümü isyan ateşleriyle düşlemek

bir koğuş vardı koğuşlar içinde
ü'ç kibriti dörtleyenler yatardı içinde
dört yıldız gibiydiler yıldızlar içinde

teslimiyete gönül verilirken önlerinde
ateşi çoğaltarak yakmak gerek dediler
ölüme yaşamak diye bakmak gerek dediler
sönüyorsa yakılan ateşler birer birer
ateşi bedenlerde çoğaltmak gerek dediler
oturdular her gece diz dize
önce ölümü sevmeyi öğrendiler
ve ölümde ölümsüzlüğün rengini gördüler
karardan önce yurtlarında kalanlarını
çiçeklerinde açanlarını sordular
düş değildi yaşayıp gördükleri
sözlerini gelecek adına bir düş diye
dördü bir ağızdan hayra yordular
binlerce tutsak içinde
ve en kanlı kudurmuşluğunda vahşetin
ölüm cehenneminde bir cennet kurdular

havasızlık içinde veremler yaratılırken
gardiyan hakimler ve savcı çavuşlarla
her gece mahkemeler kurulurken
insanlar soyundurulup makatlar aranırken
hangi kuş konardı zindan penceresine
ve makatlara sigara takılıp yakılırken
insanlar dört ayak ile yürütülürken
hangi bayrak çekilirdi onur kalesine

ü'ç kibriti yüreklerinde dörtleyenler
açlığın ve yoksulluğun kötülüğünü gördüler
ama hiçbir şeyin
boyun eğmekten daha kötü olmadığını
ve boyun eğenlerin
yarınlara kalmadığını bildiler
her kötülüğün daha kötüsünü tartışıp
gözlerinde bütün korkuları sildiler
binlerce baskıdan ve küfürden sonra
newroz ateşi yakıp şiirler söylediler
o günün adını milat koyup
ü'ç kibrit öncesi
ve ü'ç kibrit sonrası dediler

ötsün diye kendi yuvasında kuş
açsın diye kendi dalında çiçek
gördüler ki yepyeni kibritler gerek
ateş olup yanmaktaysa bütün gerçek
yanarken türkü söyleyen canlar gerek
ateşi kanıyla tutuşturanlar gerek

patladı zindanlarda yepyeni bir isyan seli
ölümdür sınayan insan yiğitliğini
ölümü bedenimizde boğmak gerek
ölümsüzlüğe varıp ölümlerde
dağlarda kır çiçeklerince çoğalmak gerek
ölümü gamzelerde çiçeklemek ve gülmek
gülmek ki yaşama bilenmek demek
ille de insan sıcağı kokarken koğuşlar
gülmek ki
kurumuş derelerde sellenmek demek
çol kuraklığında güllenmek demek
var git dostum var git
kendin al bu gece nöbeti
bu gece ölmek
sonsuz bir ölümsüzlüğe yürümek demek

aylardan mayıs ki dallarda çiçektir
toprakta bereket ve doğada renktir
inançta güzellik ve zamanda gelecektir

dört yoldaş o gün baharın koynuna girdiler
ölümün alçaldığını gözleriyle gördüler
gömleklerini - kalemlerini ve saatlerini
anılsınlar diye sevdiklerine verdiler
ve dört ağızdan ü'ç kibritin ışıklı sesini
gök gürültüsünü çıldırtarak gürlediler

bu ihanet girdabında boğulmadan
şahsımızda davamız son bulmadan
ve geriye dönüşler virus gibi çoğalmadan
canımızla bu ihanet çarkına dur demeliyiz
onur bayraklarını göğsümüze dikmeliyiz
kawa'nın örsüne koyup davamızı
yüreklerimizi körüklenen ateşlere sürmeliyiz
bu zindanda yolumuz aydınlıktır artık
ü'ç kibriti dörtle çarpıp bu gece
bütün şehitlere konuk gitmeliyiz

saat dörtte dört canın etrafı dört duvar
duvarların ötesi mayıs gülleri ve bahar
analar ve bacılar ağlayacakmış ne çıkar
bu gece 'dörtlerin gecesi'
dört göğüste yar diye yalnızca ateş yanar
biri nöbet tutar - biri bildiri yazar
diğerleri dört kişilik bir ateş kurar

zindan sessiz - zindan canlı bir mezar
gökyüzünde bir anda dört yıldız kayar
bütün dostlar uykuda
dörtlerin gözlerinde yalnız ateş var
dimdik başlarla
emin ve kararlı bakışlarla
ihaneti durdurmak için ateşe yürüyorlar
dördü de yaşamaya sevdalı
özgürlüğe nişanlıydılar
tutsaklık kesmişti mutluluk yollarını
bu zindanda ölüme nikahlıydılar
bu ölüm ki özgürlüğün ilk adımı
tutsaklığın ve ihanetin kırılma anı

takvimde on yedi mayıs kalkar
on sekiz mayıs dörtlere bakar
dışarda güne hazırlanırken tomurcuklar
dört candan başka uykudadır bütün tutsaklar
dağ - taş ve zindan uykudadır
yalnızca dört özgürlük yolcusu
o gece ölüme hesap sormaktadır

yıllar boyu işkenceler içinde
ihanetler ve direnmeler içinde
beklediler - beklediler de gelmedi ölüm
tuttular yakasından koydular önlerine
konuş be ölüm - konuş dediler
biz büyürüz sen böyle küçüldükçe
seninle kavgamız insanlık tarihiyledir
prometheus'tan spartakus'e
bruna'dan che guewera'ya
vr kawa'dan bizlere dek ateş iledir
gel de bağdaş kur soframıza ey ölüm
senin alçaldığını görmek
özgürlük adına sunulan canlar iledir

zindan sessiz - zindan canlı bir mezar
dört can el ele bir demire sarıldılar
tinerler - neftler ve boyalar
zindanda dört can
kazan altında betona çakılmış birer çiviydiler
demirin beline sarılmış dört perçindiler
ve bir potada erimeye hazır cevherdiler

haykırdı ü'ç kibrit yolunda önde giden
ateşi zindanlardan kentlere götüren
tamam mıyız
ü'ç yerine dört kibrit çıkarıp cebinden
yaktı yüreğindeki korlanan ateşten
tutuşan ateş
patlayan tinerlerin ve neftlerin sesi
dokunmasın hiç kimse
bu gece dörtlerin özgürlük gecesi
dört bin yılda yazılmış bir destanın
güneş diliyle söylenmiş ilk hecesi
böyle tutuşur - böyle yanar ancak
uzay çağında bir zindan gecesi

......

bir havar yükseldi zindandan kırlara
dört ateşten dört kıvılcım düştü dağlara
dağlar tutuşup indi bağlara
dört ayrı ses yükseldi her ateşten
söndürmeyin ateşi
üfleyin korlara - üfleyin korlara

(...)
yak artık canlarla yakılan ateşleri
yak ki açılsın dünyanın körelmiş gözleri
yak ki yırtılsın geceler ışığınla
yak ki tarihi yeniden başlatsın
kawa'nın -ü'ç kibritin ve dörtlerin sözleri
yak ki yayılsın dünyaya
ateşin ve güneşin ölümsüz sesi "

Dipnot: Diyarbakır 5 no'lu ceza evinde kalan Mahmut Zengin, Eşref Anyık, Ferhat Kurtay, Necmi Öner isimli dört PKK militanının, darbe sonrası başlayan canlılık(insanlık) dışı uygulamalara, işkenceye, ihanetlere, itirafçılığa karşı aynı anda kendi bedenlerini ateşe vererek ölüme yürümelerinin adıdır Dörtlerin Gecesi. Yoldaşların yaktığı ateşe bir kez daha selam olsun.