24 Mart 2012 Cumartesi

BİR SARHOŞUN NOTLARI

Küçük yaşlardayken pek çok sevgilim oldu. Çoğuna karşı da bir şeyler hissettiğimi düşündüm. Belki de hissettim. Bir şey hissetmek nedir deseler, hala doğru düzgün bir cevam veremem. Sevmek, sevgili olmak. Bırakmayacak gibi sarılmak, hayatın anlamı onun gözlerindeymişçesine gözlerinin içine bakmak, nefesinde yeni bir hayat varmış gibi içine çekmek, terinin terine karışmasıyla mutlu olmak, kokusunu duymak, sevgisini görmek, sesiyle mutlu olmak. Nedir sevgili olmak? Bunların hiç biri yoksa, nedir ki sevgili olmak? Boşalana kadar sevişmek midir, arabasına binmek midir, güzelliğiyle hava atmak mıdır? İlerde çok büyük insan olacak mıdır, ailesi zengin midir? Nedir sevgili olmak?

Aşk nedir diye sorsam, hala kendimi tatmin edecek bir cevap veremem. Sevgilin gözünün önünde eşeklerle sikişse dahi onu tüm kalbinle sevmek midir, yoksa dünyanın tüm eşekleri seni sikse dahi aşkının yanında bunu unutmak mıdır? Aşk acı çekmek midir, yoksa her şeye rağmen mutlu olabilmek midir? Ben daha çok ikincisini benimsiyorum. Aşk acı çekmektir der çoğu insan, ne alakası var yahu, aşık olsan insan için, aşık olmuşluk halinden daha mutlu bir şey olabilir mi? Aşık olmuşsun yahu. Aşık olduğun insanın seni sevmesini filan siktir et, aşık olmuşsun sen, seviyorsun. Kalbin her gün yerinden fırlayacakmışçasına hareketler sergiliyor, ayakların yerden kesilip, aklın bir karış havaya karışıyor. Böyle bir vaziyetteyken, insanın acı çekebilmesi mümkün müdür? Kimileri vakti zamanında ulaştığı insanları elinden avucundan kaçırınca, aşık olduğunu zannedip, vah ola vahlar ola, kıçım açıkta yüreğim yangında demeye başlar. Ulan aşıksan, ve aşık olduğun insan seninle mutlu olmadığını, olamayacağını düşündüğü için senden ayrıldıysa, senin bundan mutlu olman gerekir. Zira aşık olduğun insan, kendini daha mutlu göreceği bir hayatı tercih etmiştir. E, sen de aşık olan insan olarak, aşkının mutlu olmasını isteyeceğine göre,bu durumdan azami bir mutluluk duyman gerekir. Ne demiş Karac'oğlan; seni seviyorsam bundan sana ne. Sevgimiz de aşkımız da karşımızdaki insanları ilgilendirmez, karşımızdaki insanın mutluluğuyla mutlu olmayı öğrenmemiz lazım.

Herkes gider mi? Evet, herkes gider. Ne kadar kabul etmezsek etmeyelim, herkes gider. Seni seven de,  sana aşık olduğunu söyleyen de gider. Annen de, baban da, kardeşlerin de, hepsi gider. Çünkü sana aşık olana sen yeterince ilgi göstermezsin, iki sene dayanır, üç sene dayanır, dört sene dayanır, on sene dayanır, sonra gider. Gidince dersin; neden gitti, nereye gitti, neden gitti? Seven de gider, sen onu senden az seversen, ve senin çok sevdiğin seni senin onu sevdiğinden az seviyorsa, sen de o zaman gidersin, bugün değil belki, yarın da değil belki, ama gidersin. Biz hep gidişlerimizi unutur, gidenleri hatırlarız. Bu yüzden hep başkalarına söveriz, küfrederiz. Hiç düşünmeyiz, seni aldattılarsa, onu kandırdılarsa, bunu şey ettilerse, bu kadar insanı siken kim lan diye. Bunu göz ardı ederiz, kendi çektirdiklerimizi unuturuz, siktiğimiz hayatları unuturuz, geriye sadece bizim canımızı acıtanlar kalır. İşte bu unutkanlığımız ve kindarlığımız, dünyanın yaşanabilir bir yer olmasının önüne geçiyor.

Bugün arkadaşlarla dışarıya çıktım, içlerinden ikisi sevgiliydiler. Sevgililik halini ne kadar özlediğimi farkettim onları görünce. Tüm o canımları, cicimleri, küçük laf oyunlarını, yanından geçerken ki dokunmaları, kısacası tüm o saçmalıkları özlediğimi farkettim. Sevgililik haliyle dalga geçerim genelde, günümüzde anlamını yitirmiştir, paraya, güzelliğe, statüye dayalı bir birliktelik halini almıştır, sevgiyle arasındaki irtibatını kaybetmiş bir olgudan sevgililik diye bahsedilebilir mi? Bence bahsedilemez. Tüm bunlara rağmen, sevgililik halini özlediğimi farkettim. İnsan evladı yalnız kalmaya o kadar aykırı bir yapıya sahip ki, her ne kadar aksini düşünürse düşünsün, sevgiliye, birlikteliğe ihtiyaç duyuyor. Biz buyuz, biz birlikte yaşamak için varız.

Birkaç gün önce Cihan Kırmızıgül tahliye oldu. Molotof atılan bir mekana yakın bir yerde otobüs bekleyen puşili bir genç olduğu için göz altına alınan bir arkadaşımızdı. Okulunu aldılar elinden, iki yılını aldılar elinden. Sadece herhangi bir zamanda herhangi bir yerde olmasına rağmen, yanlış zamanda, yanlış yerdeydi dediler onun için. Esmerdi, Kürt'e benziyordu, belki de molotofu atan oydu. Tüm bu küpelerimle, bilekliklerimle, kolyelerimle, renkli gözlerimle, o gün orda puşiyle oturan ben olsaydım, beni de alırlar mıydı diye düşündüğümde, tabi ki alırlardı diyemiyorsam eğer, bu ülkede, kolluk kuvvetleri meşruiyetini kaybetmiş demektir. Ben polise güven duymuyorum ki polis beni güvende tutsun.

Son zamanlarda newroz(nevruz) kutlamaları başa bela oldu. Yok efendim newroz Türkçe değilmiş, nasıl kullanılırmış filan. Ulan neredeyse tüm üniversitelerde doçentlik için, doktora için, profesörlük için ingilizce makaleler isteniyor, o zaman sıkıntı yok da, newrozu kürtçe yazınca mı sıkıntı var, bu nasıl bir mantalitedir? Hadi onu geçtim, kullandığımız dildeki, bir çok kelime yabancı kökenli. Hiçbirini dert edinmiyorken, newrozu dert etmek, bir yerlerden çatışma halini çıkartmak istemek değildir de nedir? Var olan tartışmalar boyunca birkaç esas noktayı aydınlatmaya çalıştım. Kürtler'de newroz, Demirci Kawa efsanesiyle, Türkler'de ise Ergenekonla birleşir. Dolayısıyla Türkler ve Kürtler'de başka anlamları vardır. Kürtler için newroz; zalime karşı mazlumun ayaklanmasıdır, Türkler için ise, üremenin, çoğalmanın sembolüdür. Birileri bu anlamları olan nevruzun içini boşaltmaya, onu salt bir çiçeklerin açışı, kuşların ötüşüne indirgemeye çalışıyor, yemezler.

18 Mart 2012 Pazar

BİR SARHOŞUN NOTLARI


İnsanların alkole karşı hala bu kadar mesafeli olmasına anlam vermek gerçekten çok zor. Yani bunun sebeplerine dair bir çok neden tabi ki sıralayabiliriz, islamiyet bunu yasakladı diyebiliriz, içenlerin sallanması, bağırması, küfretmesi ya da suça daha meyilli olması, buna sebebiyet veren alkolün gözden düşmesine neden olmuş diyebiliriz. Yani sebep bulmak istedikten sonra bir çok sebep bulabilir, bunlar üzerinden de bir mantık bulma arayışı içerisine girebiliriz, bulabiliriz de. Ancak islamiyetin yönetimde temel öğreti olduğu günleri geride bırakalı 85 yıldan fazla zaman geçti, hala alkolün bu kadar eğreti durmasının nedeni nedir? Ben bu nedenden ziyade alkolün faydaları üzerine bir kaç şey söyleyecem. Alkolün sağlığa zararlı olduğu söylenir; gülmemek elde değil. Bunu söyleyen insanların, bireysel araba kullanımına ses çıkarttığını, heslere ses çıkarttığını, nükleer enerjiye ses çıkarttığını, silahlanmaya ses çıkarttığını duyamazsınız. Dünya sağlığı kirleten bu kadar meseleyle doluyken, alkolü sağlığına zararlı diyip karşınıza almak, oldukça komik bir mesele. Bunu geçtikten sonra şunu sormak lazım; alkol aldın da ne oldu? Alkolün pek çok faydası var. Ağzını açmayan, konuşmayan, derdini anlatmayan insaların ağzını açar dilini çözer. Yaratıcılığı arttırır. Yalandan uzaklaştırır, doğrular  neyse onları ortaya döker. Samimileştirir, duygusallaştırır. Ortamdaki en yabancı insanı bile senden biri haline getirir, o kadar ki bizdendir. İnsanların toplumsal baskının etkisiyle oluşan zincirlerinden kurtulmasını sağlar. Kukla konumundan insanı çıkartıp kendisi olmasını sağlar.En zengin insanla en fakiri kol kola sokabilir. Alkol bazılarının söylediği gibi insanın aklını almaz, aklının önüne koyduğu engelleri kaldırır sadece. Ve bazıları, engellerin kalkmasından gerçekten de korkarlar. Alkolün faydaları saymakla bitmez dostlar, alkolü sahiplenin.

Çıplaklığı seviyorum. Keşke iklim koşullarının el verdiği her yerde ve her zamanda çıplak yaşam hayata geçirilebilse. Emin olun bir çok sorunun temelinde insanların oralarını buralarını saklama ihtiyacı, ve saklanan oranın buranın da birileri tarafından açığa çıkartılma ihtirası yatıyor. Toplumun, adına ahlak dediği ucube bir şey var. Topluma ve zamana göre sürekli değiştiği gibi bulunulan yer ve zaman itibariyle de mutlak değişmezmişçesine benimsenen, sanki ezeliymişçesine edebi olacağı da zannedilen garip bir yaratık. Neresinden tutsak elimizde kalır, yüzyıllardır kimi durumlar ve eylemler eklenip kimilerinin çıkartıldığı, kimilerinin defalarca kez ahlakın içine alınıp sonra dışında bırakıldığı artık yamalı bohça bile diyemeyeceğimiz bir paçavra. İnsanların bacaklarıyla göbeği arasında kalan ve sıçıp-işerken ya da seks esnasında kullanılan uzuvların günümüz Türkiye’sinde sergilenmesi ahlaksızlık olarak adlandırılıyor. Bundan binlerce yıl önce, aynı durum güzel Anadolu’muzda ahlak sınırları içerisindeydi. Peki sonra ne oldu? Önce Hıristiyanlık arkasından Müslümanlık geldi. Birdenbire en doğal ihtiyaçlarımızdan bir kaçını gidermek için kullandığımız uzuvların gözükmesi ayıp olduğu gibi gösterilmesi suç kapsamına alındı. İyi de neden? Birilerinin ahlakı bozulmasın diye mi? Ağzımızın, burnumuzun gözükmesi birilerinin ahlakını bozmuyorken, kıçımızın, kukumuzun, penisimizin gözükmesi neden birilerinin ahlakını bozuyor? Birilerinin kıçının ahlak bozacağını düşünenler, biliniz ki kendi tabirleriyle ahlaksızdırlar. Bugün birileri nasıl ki; bir kadına saçın gözüküyor ahlakımız bozulacak amına koyayim diyorsa ve bu söylediği sana nasıl mantıksız geliyorsa, işte kıçın gözüküyor, pipin ortada vay ahlaksız demekte o kadar mantıksızdır. Gerçekten bu organlarımızı neden saklamak zorunda olduğumuz söylenir? Neden gösterilmesi suç kapsamındadır? Sıçarken ya da işerken kullandığımızdan dolayı olmasa gerek. Seks esnasında kullandığımız için mi? Genelde ağzımızı da kullanıyoruz, onu neden saklamıyoruz peki?  Toplumların saçma sapan kurallarını, ahlak anlayışlarını mantıksal bir çerçeveye oturtmak gerçekten çok zor.

Kadınların regl dönemlerindeyken, bunu söylemek gibi bir fantezileri var. Bir şey oluyor, herhangi bir şey, ay şekerim dönemimdeyim de yani kadınsal mevzular filan; eee, yani? Ya işte ondan biraz çabuk sinirleniyorum, çabuk ağlıyorum, çabuk hisleniyorum, çabuk seviniyorum, çabuk umutlanıyorum, çabuk sevişiyorum, çabuk ayrılıyorum, çabuk yatıyorum, çabuk kalkıyorum, çabuk sıçıyorum, yok ebesinin amı. İyi ki ayda bir adet görüyorsunuz, otu boku buna bağlayıp, bir de bunu dillendirmek zorunda değilsiniz ki. Nedir yani bunun olayı? Bir de acı çektiklerini filan söyleyerek bir ilgi alaka bekleme durumuna geçerler ki, sorma gitsin. Ben bugüne kadar doğru düzgün bir adet dönemi geçiren tek kadın görmedim. Hepsinin söylediği aynı; “ama benim ki çok farklı can, çok sorunlu yaşıyorum ben bu dönemi, doktorum dedi ki…” Lan hepiniz aynı doktora mı gidiyorsunuz ne yapıyorsunuz, toplanıp bir grup mu kurdunuz şirket misiniz çete misiniz, nesiniz kızım siz?  Ulan hepinizin ki mi “ama benim ki farklı” triplerinde geçen bir süreç olur. Biri de desin ki, benim ki normal valla abi, geliyo gidiyo iki ped takmaktan başka bir değişiklik yapmıyorum hayatımda. Ne lan bu, kızım adet görüyor olmak dünyadaki kadınların büyük bir çoğunluğunun başına gelen bir olay, öyle abartılacak, türlü ilgi istiyorum oyunlarına yatılacak bir şey değil ki. Burdan ekmek çıkartmaya çalışmayın, olmaz, sıkar.

 Son birkaç yıldır, özgür sekse, özgür aşka inanıyorum. Birine olan sevgimizin, aşkımızın karşılığının, o kişiyi sadece kendimize zincirlemek olmaması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu toplumda yetişmiş, bu toplumda büyümüş olmamızın bazı handikapları var. İster istemez, sevdiğimizin başkasıyla yatmasına içerliyoruz, ister istemez, bir erkek olarak kendimizin birileriyle beraber olmasıyla, bir kadın olan sevdiğimizin birileriyle beraber olmasını birbirinden farklı görüyoruz. Cemal Süreya da bu konuda gerekeni söylemiştir zaten; Türkiye erkeği bir ayağını ne kadar ileriye atarsa atsın, diğer ayağı feodalitenin içerisinde sıkışıp kalacaktır. Doğru söze ne denir ki? Helal olsun be abi denir olsa olsa. Dokunduğum göğüse bir başkasının dokunmasını hazmetmekte zorlanıyorum, dokunduğum kalçalara başkasının dokunmasına, gece yatarken hissettiğim nefesi başkalarının hissetmesine alınıyorum. Alışmam gerektiğinin farkındayım, doğal olanın bu olduğunun farkındayım, olması gereken de bu zateni. Ancak bu farkındalık, bu bilinç, yine de tahammül etmeye yeterli olmuyor. Alkol gerekiyor her defasında, her akla gelişte, her duyuşta, her dokunuşta.

Milliyetçi insanların en sık kullandığı cümlelerden bir tanesi vatanın bölünmez bütünlüğü söylemidir. Osmanlı'nın hüküm sürdüğü topraklarda bugün 32 ülke kuruldu. Daha dün misak-ı milli yemininin içinde bulunan topraklar bugün başka ülkelerin toprakları. Vatanın bölünmez bütünlüğü ne ara bölünmez bütünlük olarak kabul edildi? Hadi vatanın bölünmez bütünlüğünü kabul ettik, sovyetlerin dağılışına neden itiraz etmedik? Hadi ona itiraz etmedik, Kosova'nın bağımsızlık ilanını neden hemen tanıdık? Hadi onu da tanıdık, Kıbrıs'ın yarısını işgal edip, Kıbrıs'ın bölünmez bütünlüğünü neden tanımadık? Vatanın bölünmez bütünlüğü söylemi, boş bir söylemdir. Ne arkası doludur, ne yanları, ne de ilerisi. Bu vatanın sınırları da illa ki bir gün değişecek. Bugün değişmezse, yarın, yarın olmazsa on yıl sonra, on yıl sonra olmazsa yüzyıl sonra. Değişeceği kesin olan şeyler üzerinden, mutlak bir değişmezmiş gibi söz etmek, anlamsızdır. Kuru gürültüdür.


24 Şubat 2012 Cuma

Evlilik Kurumu Üzerine



Evlilik, günümüzde sorgulanmaktan uzak bir kurum halini almış vaziyette. Elbette bir çok ergen liseli kardeşimiz cool olacam havalarıyla; "Ben evlenmicem kardeşim yeeaa, bir çok kadın çevremde dolanırken neden kendimi sadece biriyle harcayayim ki?" gibilerinden sığ düşüncelerle evlilik karşıtı söylemlerde bulunabilir. Ama otuzuna geldiklerinde bu kardeşlerimizi ellerinde çocuk beziyle; "Agucuk, bugucuk" diyerek türlü şebeklikler yaparken görürüz.


Daha kısa bir ifade biçimi tutturacak olursak; insan olma döngüsü, doğmak, eğitim almak, erkekse askerlik, evlilik, iki çocuk yapıp [bazılarına göre üçü makbuldür(!)] ölmekle sınırlıdır. Hayat boyunca eşşek gibi çalışmakta bu kısır hayatın tuzu biberi. Hani şu çok övülen çalışmak. Askerliğini yapmış tosuncuk bir erkek evladımızla, uygun yaşa geldiğini düşünen ya da bir şekilde düşündürtülen kadın evladımızın düşüneceği ilk şey artık evliliktir. Doğru olanı, doğal olanı bu kabul edilir. Evlenmeyen kadına evde kalmış kız(!) kurusu, erkek için ise en hafifinden serseri denilir. Evlilik dışı beraber yaşamak ise yalnızca sanatçılar tarafından yapılırsa bir nebze kabul edilebilen ahlaksızlık, hele ki çocuk sahibi olmak cehennemden parsel parsel arsayı garantilemek olarak kabul edilir.
Tüm bunları göz önüne alırsak evliliğin nasıl parçamız haline geldiğini, hayatımıza nasıl sirayet edip, bize her hangi bir sorgulama alanı bırakmadığını görmemiz çok zor olmayacaktır. Zaten evliliği biraz da olsa sorgulasaydık, ihtiva ettiği çelişkileri rahatlıkla görebilirdik.

Evlilik kurumu sevgi, aşk gibi manevi olgular üzerine kurulu bir temel üzerine şekillenmesi gerekirken, maddi-manevi çıkarlar üzerine kurulu bir kurum halindedir. Hiç kimsenin aşkını devlete onaylatma ihtiyacı hissettiğini sanmıyorum. Ancak evlilik kurumu karşılıklı imzalarla bireylerin maddi çıkarlarının devlet tarafından kontrol altına alınacağını taahhüt eder. Yani evlilik sonrası maddi kazancı daha iyi olan taraf, istediği gibi maddi kazancı az olanı bırakıp gidemez, ve yahut keyfine göre karşısındaki insanı aldatamaz. Bu gibi hallerde devlet atılan imzaların verdiği yetkiye dayanarak mağdur tarafın maddi çıkarlarını korumasını sağlar. Filhakika ancak ve ancak güvenmediğimiz bir insanla beraber olacaksak evlilik mantıklı bir temele oturabilir diye düşünülebilir. Halbuki kazın ayağı öyle de değildir. Güvensizlik temeli üzerine inşa edilen birlikteliğin nasıl bir yapı ortaya çıkartabileceğini tahmin etmek çok zor olmasa gerek.

Güvensizlik temeli üzerine bir beraberlik inşa etmek istemeyen bir çok insanın karşısına ise toplumsal baskı belası çıkar. Bu belanın insanları evlenmeye zorlamasındaki ana neden ise dini kurallara bağlanır. Her dini çok iyi biliyorum diyerek ahkam kesemem. Ancak islami kurallar bir beraberliğin devlet şahitliğine ve ya imam şahitliğine dayanması gerektiğini söylemez. İslamiyet sadece beraberliğin alenen, açıkça başkalarından gizlenmeden yaşanması gerektiğini söyler. Başka bir deyişle temel nokta iki insanın beraberliğinin ahali tarafından bilinmesidir. O yüzden toplumumuz evlilik hakkında dinen de yanlış bir tutum içerisindedir.

Evlilik kurumunun bir diğer sancılı yanı ise boşanmalar. Boşanmak isteyen iki kişi bulunmayadursun, sanki boşanmak bir lanetmişçesine eş dost bir ağızdan bireyleri bu kararlarından vazgeçirmek için uğraşmaya başlar. "Bu yaşta boşanılır mı?", "Çoluk, çocuğu düşünün.", "Elalem ne der?", gibi sözler bireyleri boşanmaktan vazgeçirmek için gösterilen çabanın ürünlerinden sadece bir kaçıdır. Sevginin, aşkın, huzurun, mutluluğun kaybolduğu her yaştan sonra boşanılabilir, çoluk çocuğun ne durumda olduğu ebeveynlerin ayrı olmasıyla değil, nasıl ayrıldıklarıyla ve çocuklarına gösterecekleri ilgiyle alakalıdır. Elalemin ne diyeceğinin ise zerre kadar önemi yoktur. Eğer elalemin ne dediği önemli olsaydı ilk toplumların yaşadığı gibi yaşamaya devam ediyor olmalıydık. Her hangi bir toplumsal değişimden söz edemiyor olmalıydık. Daha kısa ifadesiyle boşanmak sadece artık anlaşamayan iki insanın yollarına beraber devam etmeme kararıdır. Ne daha fazlası ne daha azı. Ancak bu bile evliliğin kutsallaşmış olması sebebiyle bir sorun halini almıştır.

Evlilik kutsaldır, boşanmak düşünülemez, mutsuzsan mutsuz olarak kalmaya mahkumsun.

Boşanmanın bu kadar kötülendiği toplumlarda aldatmanın da önünün açılıyor olduğu gözlerden kaçmakta. Mutsuz bir ilişkinin çeşitli sebeplerle bitirilememesi, bireyleri mutluluk getireceği düşünülen başka ilişkilere sürükleyebilmekte. Ki bu durum zannedilenden çok daha fazla yaşanmakta.

Bunun üzerine bir çok insanın aklına evlilik öncesi de insanların birbirlerini aldatabildiği gelebilir. Bunun böyle olmasındaki bir çok sebepten biri de aynı evlilikte olduğu gibi evlilik öncesinde de beraberliklerin sancılı başlayıp sancılı bitiyor olmasıdır.

Eğer maddi manevi güvensizliklerden, aldatılmak ve aldatmaktan uzak bir beraberlik istiyorsak, en başta ilişkilerimizi bir imzaya ihtiyaç duymadan, ayrılıktan korkmadan sürdürebilmemiz gerekir. Ayrılıklarından arkasından bize güzel anıların kalacağını bilerek yaşamalı, bu güzel anıların neden bundan sonra yaşanmayacağını düşünerek çocukça bir açgözlülüğe kapılmamalıyız. Ayrılıktan korkarak, beni terkeder düşüncesiyle imzadan medet umarak yaşanan birliktelikler, diğerlerinin yanında her zaman gölgede kalacaktır. Ne Leyla İle Mecnun evlidir, Ne Romeo ile Juliet, Ne Aslı ile Kerem evlidir, Ne Ferhat ile Şirin. İmzalara ihtiyaç duymadan aşkın ve sevginin üzerinde yaşayın ve ayrılmaktan korkmayın.

Dipnot: Eski bir yazım, üzerinde oynama yapılması gerekenler yerler vardı, ancak uğraşmak istemedim.

21 Şubat 2012 Salı

Bir Sarhoşun Notları

Kadınları sevdiğimi sık sık söylüyorum. Esasında kadınları değil, seksi seviyorum. Seksi kadınlarla olduğu zaman seviyorum. Bu da beni kadınları seven biri haline getiriyor. Yüzyıllardır devam eden ataerkil sistem, kadınları yancı, paracı, güç sevdalısı hala getirdi. İstisnalar yok mu, tabi ki var. Ancak dediğim gibi, istisna. Kadınların çoğu paracıdır, güçten yanadır, insanların evrimleşme süreci kadını bu noktaya getirmiştir. Yapacak bir şey yok. En gözde olduğunuz, en el üstünde tutulduğunuz, en çok gelecek vaadettiğiniz dönemde sizin olmak için kıçlarını yırtarlar, bir bok olamayacağınız anlaşıldığında gemiyi ilk terkedenler de kadınlar olur. Böyledir kadınlar, kalp acıları çabuk geçer, gözyaşları çabuk kurur. Alışmak lazım, kafaya takmamak lazım, sevsek bile, aşıkta olsak gün gelip bir kadının bunu yapacağını kendimize sürekli anlatmamız lazım. Kadın yahu sonuçta, yüzyıllardır erkeğin yancısı.

Türkiye kadınlarının çoğunda varolan bir trip var. Çırılçıplak kalana dek soyunduktan sonra, vermeyecem tribi. Ulan vermeyeceksen, neden sevişiyoruz? Hadi seviştik, neden çıplak kalana kadar soyundun? Bu neyin kafasıdır? Evet sevişmek zevk verir, öpüşmek güzeldir, elleşmek, sürtüşmek güzeldir, ancak bunlar ancak ve ancak daha önce hiç seks yapmadıysan ya da bunların hemen arkasından seks gelecekse güzeldir. Yoksa koy götüne rahvan gitsin. Ne anlamı var? Küçük Can bir umutla kalkmış, gireceği evi düşünüyor, sen diyorsun ki ev filan yok, otobüs durağında takıl. Saçmalığın bu kadarına da pes doğrusu. Mantığı nedir, anlamı nedir henüz çözebilmiş değilim.

Az önce kadının vermesinden bahsettim. Esasında bu verme eylemi, ya da böylesine bir kullanım, cinsiyetçi, seksist bir kullanım. Seks için Türkiye'de buna benzer ifadeler kullanılır; kadın verir, kadın düşürülür, kadın yatağa atılır, sanki kadınlar zevk almıyormuş, sanki kadınlar seksin öznesi değilmiş gibi. Yahu belki kadın senden aldı, belki kadın seni yatağa attı, belki kadın seni düşürdü. Bizim ülkemizde bunların hiçbiri kabul edilmez, kadın verir, ortada tek taraflı bir veriş ve tek taraflı bir alış vardır. Kadın düşürülür, kadın yatağa atılır. Bu yüzden her Türkiye erkeği, kız kardeşinin cinsel hayatını özgürce yaşamasına karışır, ve yine bu yüzden, her cinsel deneyimini tüm Türkiye'ye anlatma ihtiyacı hisseder. Çünkü, bizimki gibi, kadının özgür cinsel hayatının kısıtlandığı ülkelerde, erkeğin parasız bir şekilde yaşadığı cinsel deneyimler birer başarı öyküsüdür. Her öykü gibi de anlatılmaya ihtiyaç duyarlar.

Bana neden bu kadar çok içiyorsun diye soran çok oluyor, genelde, sen niye bu kadar az içiyorsun diye cevap veririm. Dünya günümüz koşullarındayken, bu kadar boktanken, ve bu durumu değiştirebilecek bireysel güce haiz değilsen, bu kadar içmenin çok içmek olarak adlandırılmasının manası yok ki. bu kadar içmek normal olanı zaten, sen az içiyorsun. Dünya'nın geri kalanı umrunda değil çünkü, aç yatanlar, evsizler, köleleştirilenler umrunda değil. Ayda on bin kazanıyorum, açların götüne koyayim diye dolanıyorsun ortalarda. E tabi ki sen benim çok içtiğimi düşünürsün, e tabi ki benim hayatımı boşa harcadığımı düşünürsün. Sana göre ayda on bin kazanıp, iki çocuk yapıp dünyadan öyle siktirip gitmek dopdolu yaşamak olduğuna göre, ben tabi ki senin için ayyaş, ben tabi ki senin için boş insan olacam. Aksini kendim için bir onursuzluk sayardım zaten.

Eski sevgilimden bana kalan iki hatıra var. Biri tanga, diğeri tirbüşon. İlk başlarda bu duruma çok bozulurdum. Ulan yıllarca biriyle beraber olmuşsun, başkasıyla yatmamış, başkasına bakmamışsın, eee, kala kala sana bir tanga bir tirbüşon kalmış. Sokarım böyle işe diye düşünürdüm. Yakın zamanlarda ise bu durum hoşuma gitmeye başladı. Yahu bir ilişki düşünün ki, tüm minnoşluklardan, hediyeleşmelerden uzak, sikişten ve  sarhoşluktan ibaret. Bu ilişki akılda kötü bir ilişki olarak kalabilir mi yahu. Yeme de yanında yat, yanında da yatma, o yatsın sen izle.

Kendimi sosyalist olarak tanımlarım, ancak bugüne kadar doğru düzgün anlaştığım bir sosyalistle karşılaştığım da yoktur. Türkiye sosyalistlerinin düştüğü bir çok yanılgı var, bunların en büyüğü islamiyeti karşılarına almaları, bu dine önem vermemeleri, öğrenmek için çaba harcamamaları. Yahu bu memleketin büyük bir çoğunluğu kendine müslüman diyor. Müslüman olmak zorunda değilsin, en azından ne olduğunu öğren be kardeşim. Sosyalizmle islamiyet arasında bir kaç küçük nüans farklılıklarının olduğuna inananlardanım. İslam; lehü'l mülk der, fekku ragabe der; sosyalizm de özel mülkiyete karşı çıkar, eşitliğe inanır. İslamiyet devrimcidir, sosyalizm de devrimcidir. Hadi islamcılar çok okumuyor, sosyalizme bundan dolayı karşılar dedik, sosyalistler neden islama karşılar? Ulan okumuyor musunuz, islamiyet nedir ne değildir bilmiyor musunuz?  Bilmiyorsunuz tabi ki, anca laf-ı güzaf, fasarya.

TKP'nin bir tanışma toplantısına katıldım. Üniversitelerdeki başörtüsü yasağına destek veriyorlardı. Yazıklar olsun böyle sosyalistlere, yazıklar olsun böyle komünistlere. Neymiş efendim, başörtüsü kadının özgürleşmesinin önündeki engellerden biriymiş. Peki pantolon insanın özgürleşmesinin önünde bir engel değil mi? Kazak? Sütyen? Don? Onlara karışmazlar, hatta karışmazlar değil, kendilerince bir normal kategorisi oluştururlar. Belli bir noktadan sonrası fazla kapalılığa girer, gericilik-yobazlık olur, belli bir noktadan öncesi de, teşhirciliğe-kadının metalaştırılmasına girer. Sadece kendilerinin çizdiği sınırlar içerisindeki giyim kuşama özgürleşme adını verirler. Bu kadar da mantıktan, izandan uzak düşünceler, söylemler. Sonra da neden %1 alamadık diye düşünürler. Neden acaba? Türbanlıların üniversitelere girememesi, bir insanlık ayıbıdır, faşizmdir, gericiliktir, yobazlıktır.









8 Şubat 2012 Çarşamba

Dindar Nesil Yetiştirmek!

Başbakan dünü çabuk unutmuş gibi. Daha düne kadar kendisinin şikayetçi olduğu ne kadar şey varsa, şimdi aynılarını kendisi yapıyor. Yargının siyasallaşmasından dem vuruyordu, şimdi kendi lehine siyasallaştırdı. Dinsiz nesil yetiştirildiğinden bahsediyordu, şimdi kendisi, kendince iyi olanların doğrultusunda bir nesil yetiştirme peşinde. E, sormazlar mı adama, bu ne yaman çelişki Tayyip diye? Anlaşılan insanların dertleri yargının siyasallaşması değil de, kendileri aleyhinde siyasallaşması; ya da, nesillerin devlet eliyle beyninin yıkanması değil de, kendilerinin doğru bulmadığı şekilde beyinlerinin yıkanması. Söylesene Tayyip ne oluyor, oran buran ayrı oynuyor?

Siyasetçilerin orasın burasının ayrı oynamasına alışkınız. Nitekim, daha düne kadar, "dün dündü, bugün bugündür" diyen bir cumhurbaşkanımız vardı. İyi bir siyasetçi olmanın temel koşullarından birinin iyi bir yalancı olmak olduğu herkesin dilinde. Siyasetçilerin yalanlarına alıştık, kanıksadık, artık bu yalanlara itiraz etmek bir yana, olumlu bulmaya bile başladık. Bir siyasetçi yalan söylediği zaman, söyleyecek tabi ki, yoksa devlet işleri yürümez diyen bir avam sınıfı oluştu. Adı üstünde avam işte, ne bekliyoruz ki? Başbakan çocuğuna gemicik mi almış, alacak tabi ki, başbakanın çocuğu almayacakta ben mi alacam diyenlerin çoğunlukta olduğu bir ülke burası. Bizim de ona göre bir anlatım tutturmamız, bizim de halka bu şekilde yaranmamız mı gerekiyor? Hiç sanmıyorum.

En iyisi konuyu çok dağıtmadan, hafif bir falsoyla konuya geri döneyim. Recep Tayyip dindar bir nesil yetiştirmek istediklerinden bahsetti geçenlerde. Böyle nur yüzlü, badem bıyıklı, mini mini minnoş insancıklar istiyoruz, cebinde parası altında cipi, kollarında bilezikleri, parmağında yüzükleri, saray yuvalarında oturan, kıçlarında kuş tüyü yastıkla dolaşan, ipekler içerisinde bir nesil yaratacaz dedi. Ya da dindar bir nesil deyince Tayyip, ben öyle anladım. Ne bileyim, son zamanlarda dindar deyince aklıma bunlar geliyor. Artık dindar deyince aklıma Muaviye geliyor. Ebu-Zer, Ömer, Ali dindar değillermiş herhalde diyorum. Yanlış anlamışlar bu dini.

Dindarlık tanımı yapmadan önce, ya da dindarlığa sataşmadan önce, nesil yetiştirmekten bahsetmek lazım biraz. Hatta daha da özelleştirip, daha da daraltalım mevzuyu, bir tek insanı yetiştirmekten bahsedelim. Sonra da aklınıza hıyar yetiştirmenin gelip gelmediğini sorayim? Bir insandan bahsediyoruz burda, hıyardan değil. Hıyar yetiştirilir, insan ise yetişir. Anne-babaya bırakılan, bahşedilen, anne-babanın da durduk yere sahiplendiği yetiştirme işine dahi karşıyım. Bir insan sırf Türkiye'de doğduğu için müslüman olarak yetiştirilemez. En başta islamın mantığına ters bir durum bu. İslamiyette seçim önemlidir. İnsan kendi tercihini yapmalıdır. Ancak bizim ülkemizde olaylar bu şekilde yürümez, daha doğarken beraber kimliğinize dini islam diye yazılır. İki dakika durun lan, daha yeni doğduk. Hemen nasıl müslüman olduk babasını satayim. Önce bir evrim teorisini okusaydım, sonra bir Kuran'ı İncil'i Tevrat'ı felan okusaydım, sonra karar verseydim ne olacağıma? Daha iyi olmaz mıydı? Ha pardon, annem-babam ne derse ben oydum değil mi, unutmuşum. Annem-babam ateistse ben de ateistim, müslümanlarsa ben de müslümanım, yahudilerse yahudiyim, hıristiyanlarsa hıristiyanım. Bu ne lan? Devlet yönetiminin babadan oğula geçmesine bugün kıçınızla gülüyorsunuz, ancak bunlar size normal geliyor öyle mi? E, o halde bende size kıçımla güleyim.

Değil bir nesil yetiştirmek, bir insan yetiştirmek bile mantıksız anlamsızdır, insanın yetişme sürecine katkıda bulunmak esas olandır. Tabi ki insan çocuğum keşke müslüman olsa diyebilir, keşke bunun üstüne bir de kemalist olsa diyebilir, hatta abartıp vatan uğruna gözünü kırpmadan ölüme atlasa da diyebilir(bunu söyleyecek kaç ana-baba çıkar, bilemiyorum) ancak çocuğunun bu kalıplarda bir insan olması için baskı yapamaz, böyle bir insan olması için beynini yıkayamaz. Hani kemalistler fettullahçılara kızarlar, beyin yıkıyorlar diye, e sen de çocuğunun beynini kemalist olsun diye yıkıyorsun be adam. Ne farkın kaldı fettulahçıdan? Ama onlar yobaz dediğinizi duyar gibiyim, e sen nesin güzel kardeşim? Yüzyıl öncesinin burjuva demokratik devrimini, hem de tam anlamıyla başarılı olamamış, bir burjuva demokratik devrimin, hala ilerici olduğu iddiasını bize yutturmaya çalışıyorsun. Uyan, uyan sabah oldu, namazını kılmasan da olur. Fransa bunu 230 yıl önce yaptı. Biz hala bu devrimi tamamlayamadığımız gibi, tamamlayamadığımız devrimin başlangıcıyla hala övünüp duruyoruz. Bu mudur sizin ilericiliğiniz? Bırakın bu ayakları. Yıllarca atatürkçü gençlik yetiştirmekten bahsettiniz, şimdi de çıkıp dindar nesil yetiştirmek istiyorum diyenlere sataşıyorsunuz, aklınızı seveyim.

Şimdi gelelim dindarlık mevzusuna. Öncelikle şu soruyu sormak lazım, dindarlıktan kasıt nedir? Sanırım burda hangi dinden olursa olsun, yeter ki dindar olsun denmek istenmiyor. Müslüman bir dindarlıktan ve dindarlardan bahsediliyor. Sonuçta hak din değil mi? İslamiyeti seçmekten daha mantıklı ne olabilir ki? Peki sayın Tayyip, dindarlık kriterlerini kim belirliyor? Kime dindar denilir, kime denmez? Mesela sen dindar mısın? Tayyip'in dindar olduğu yerde, milletin dindar olmaması yeğdir. Zira, böyle bir dindarlık, ne islamiyette ne de başka bir dinde vardır. En azından benim bildiğim dinlerde yok.

Hadi bunu görmemezlikten geldik, sen dindarsın koçum dedik, kendin gibi nesiller yetiştirmek istiyorsun dedik. E, hani laikliği savunuyordun Tayyip? Laiklik bizim için de önemlidir diyordun Tayyip, ne oldu o öneme? Senin laiklikle işinin olmadığını zaten herkes biliyor, bunu zorlamanın manası yok. Zaten dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz diyerek, laiklikle işinizin olmadığını da bir kez daha kanıtlamış oldun. Gerçi şeyhlerin elini ayağını öpmekten buralara kadar geldin, bu da bir başarı senin için. Çok üzülmemek lazım. Kendi düşüncelerini, kendi doğrularını bırakalı çok oluyor sanırım, dün neyi savunuyorsan, bugün tam tersini savunuyorsun, söylesene Tayyip, iktidar bu kadar mı bozuyor insanı? Yoksa Tayyip, her zaman mı böyle yanar-dönerdin?

Laikliği attık çöpe diyelim, geçmişin senin cahilliğindi, şimdi doğruyu buldun da diyelim, sen dindarsın da diyelim, ama Tayyip, sen bir ülkenin başbakanısın, farkında mısın Tayyip? Sadece sana oy verenlerin değil, bu ülkenin başbakanısın, farkında mısın Tayyip? Dindar bir nesil yetiştirmeyelim de tinerci mi yetiştirelim, ateist mi yetiştirelim ne demek Tayyip? Tinerciyi de sen temsil ediyorsun, ateisti de, bunları kötüleyerek, tü kakalaştırarak, kendini kötülemiş oluyorsun, kendini aşağılamış oluyorsun Tayyip. Tinerci neden tinerci olmuş diye araştıracağına, ateistlerin haklarını savunacağına, sen nasıl böylesine keyfince saçmalıyabiliyorsun Tayyip? Aldığın oyun oranı mı seni böylesine bir kendini beğenmişliğe, en iyisini ben bilirimciliğe itiyor Tayyip?

Dün Atatürkçü nesillerin yetiştirilmesine karşı çıktığım gibi, bugün de dindar nesillerin yetiştirilmesine karşı çıkıyorum. Bırakın nesiller kendilerini yetiştirsin, bırakın her insan kendi kararını versin. İsteyen ateist, isteyen komünist, isteyen faşist, isteyen tinerist, isteyen islamist olsun. Bebelerin, çocukların savunmasız aklı ve vicdanına yapılacak devlet müdahaleleri, hiçbir şartta kabul edilemez.

Dipnot: Ayrıca Tayyip; o İdris Naim Şahin midir nedir? O ne komik bir insan lan öyle? Bakanları, tombalayla mı seçiyorsunuz, uzun çöp kısa çöp mü yapıyorsunuz ne yapıyorsunuz? Ondan bakan olduğu ülkemde, senin gibi başbakan da olur, Kemal gibi ana muhalefet lideri de olur. Çok garipsememek lazım.

30 Ocak 2012 Pazartesi

BİR SARHOŞUN NOTLARI

İnsanların genelinin sevgililik anlayışıyla benim sevgililik anlayışım pek uyuşmuyor. İnsanlar seks yapmak istedikleri insanlara sevgililik atfediyor, sonra da sevgililik için, aman yahu sevgililikte nedir ki, hafif, manasız bir şey diyiveriyorlar. Ulan, sevgililiği manasızlaştıran, hafifleştiren sensin zaten; bunun üzerine bir de çıkıp pişkin pişkin sevgililiği boklaştırmanın anlamı yok ki. Kendi sevgililiğini hafifleştirip, kendi hafif sevgililiğini yaşa, neden başkasının sevgililiğine de burnunu sokuyorsun? Sevgililik önemli bir meseledir, esasında benim gibi, evlilik karşıtı bir insansanız, sevgililik en önemli mevzudur. Ondan ötesi, ondan fazlası, ondan sonrası yoktur çünkü. Sevgililik bir nevi, evliliktir. Sadece sevginize, devleti şahit tutma ihtiyacı hissetmemişsinizdir. Buna gerek duymamışsınızdır. Ancak günümüz insanları, sevgililiği alıp, sikiş için oluşturulacak zemin, sikişe oluşturulacak dayanak, bir ortama girmek için gereken izin belgesi gibi bir noktaya getirdiği için, sevgililik küçümseniyor, sevgililik hafifleştiriliyor. Halbuki, birileriyle doyasıya sikişebilmek için, birileriyle kolkola gezebilmek için, birilerini kendi odana, kendi yatağana sokmak için sevgili olmaya gerek yok ki. Neden kendinizi sevgili olmak zorunda hissediyorsunuz? Neden illa bir sevgiliniz olsun istiyorsunuz? Bunun nedeni canınız istediği zaman yatabileceğiniz birinizin hazır olması mı, yoksa toplumun görece entel kısmının sevgililik halindeyken biriyle olan görüşmelerinizi hoş karşılamaları mı? Neden yani? Neden illa sevgililik? Bırakın sevgililik, gerçekten sevenlere kalsın, bırakın sevgililik çürümesin.

Bazı kadınlara akıl vermekte fayda var. Zira, bazıları oldukça aptal olabiliyor. Bazı kadınlar erkek arkadaşlarının, çok seksi, çok efektif sikişen, herkesi ağına düşüren insanlar olduğunu düşünebiliyor. Yok lan öyle bir şey. Burası Türkiye. Burda sikişin anahtarı da, kilidi de kadınlardadır. Erkek sadece arada kaynayan bir şeydir. Önemli bir şeydir tabi ki, ona şüphe yok, ancak sadece şeydir, o kadar, abartmaya da gerek yok. Yok işte sevgilisi istese beş kadınla bir gecede beraber olabilirmiş, yok işte sevgilisi isterse tüm kadınları elde edebilirmiş felan da filan. Yok ebesinin kalbinin sol karıncığı. Türkiye'de büyümesek inanacaz. Evet, çok parası varsa, günde beş kadınla yatabilir, ve evet, çoktan daha çok parası varsa, hemen hemen her kadını elde edebilir de, ancak bunların dışında sevgiline bir yücelik, bir omaygatlık bahşediyorsan, ve bunun üzerinden kendini ezdiriyorsan, aptalsın be güzelim. Bir kadın olarak sen istersen, Türkiye'nin yarısından fazlası seninle beraber olur. Sevgilinin bu yaptıklarını başarı olarak görme, senin yapabileceğin onun yapabileceğinden illa ki daha üstün, illa ki daha fazladır.

Her zaman söylediğim şeylerden biri de, sevgilinizin sizi sevip sevmediğini farketmenizin oldukça kolay olduğudur. Bunun çok kolay yöntemleri var, mesela sevgiliniz boşaldığı halde, sizi severek öpmeye devam edebiliyor mu, sevgiliniz sizinle ön sevişmeyi tamamladığı halde, sizin sonrasını getirmeyi istemediğiniz zaman, bunu dert etmeyebiliyor mu? Sevgiliniz kendi boşaldığı halde, siz boşalana kadar sekse devam ediyor mu? Bunlar, sevgilinizin hala sizi sevip sevmediğini anlamanız için oldukça basit yöntemler. Çok zorlamaya gerek yok yani mantığınızı, bunlara bakın, yeterli olacaktır.

Evliliği anlamsız, manasız, saçma bulduğumu her zaman söylerim. Bundan daha saçma bulduğum bir şey varsa, o da, kadın isteme mevzusudur. Yani birini seversin, sevdiğinle yatarsın, sonra da bu insanı, anne-babasından istersin. Neden? Belli değil. Ulan ben o kadını zaten istemişim, zaten beraber olmuşum, zaten aşkım, sevgilim demişim, bir de neden senden isteyeyim, neden sana karşı el pençe divan durayim? Neden bir erkek, bir kadını istesin? Neden bir erkek, bir kadını istemek için izin almak zorunda kalmasın da, bir kadın bir erkeğe varmak için, izin almak zorunda kalsın? Bu ne saçmalıktır, bu ne kadını, alınıp verilecek mal olarak görmektir, bu ne kadını aşağılamaktır. Hadi erkekler kadını bu şekilde aşağılıyorlar, kadınlar niye buna ses çıkarmıyorlar? Kadınlar niye buna göz yumuyorlar? Eğitimsiz insanları bir kenara bıraksak bile, eğitimli kadınlar bile buna göz yummuyorlar mı? Evliliği sıradanlaştırınız, en azından bu isteme, verme olayını normallikten çıkartın.

İnsanlar sevgili olurlar, sevgili olan insanların büyük bir çoğunluğu bir seneyi tamamlayamadan ayrılır. Sevgililerin bir seneyi tamamlayamamasının bir çok nedeni var. Bunların bazılarına yukarda değindim zaten. Bu bir seneyi tamamlamadan ayrılan sevgililerin bir çoğu tekrar barışırlar. Özellikle bu sevgililerden bir tarafı, bir sevgili bulmadan ayrılmışlarsa. Bu insanlar barışırlar ama, barışmalarının esasında hiç bir manası yoktur. Zira, daha önceki birlikteliklerinden daha kısa sürecek bir birliktelik sonucunda tekrar ayrılacaklardır. Zira kısa ayrılık süreçlerinde, ne o, ne de sen değişmişsindir, ve de artık karşındaki insanın eksik yanlarını biliyorsundur, haliyle sadece birilerine sarılmak, birileriyle beraber olmak, birileriyle yatmak için kuracağın bu tekrar birliktelik, yeniden bir fiyasko halini alacaktır. Aksi, düşünülemez bile.

Kadınlar ne istediklerini değil, ne istemediklerini bilirler. Bu yüzden kadınlara, ne istersen onu olacam dediğin zaman, başarılı olamazsın. Ancak, bir kadına, ne olmamamı istersen, onları siktir edecem hayatımdan dersen, başarılı olma ihtimalin oldukça fazladır. Burdaki başarı kelimesini çok abartmamak lazım. Altı üstü, istediğiniz kadınla çıkmaya başlamaktan bahsediyorum. Yoksa bir kadınla çıkmaya başladıktan sonra devam ettirmeyi başarmak, fazlaca paraya dayanır. Eğer yeterince paranız yoksa, bir ilişkiyi devam ettirmeyi başarı kapsamına almayın, aksi halde hayatınız başarısızlıklarla dolu olur.

El değmemiş kadın yoktur, tecrübesiz kadın vardır. Siz hiç el değmemiş adam diye bir şey duydunuz mu? Duyamazsınız, zira erkeklere el değmez, el değenler kadınlardır. Ve, el değdikten sonra kadınlara, kadınlar ikinci el, üçüncü el olurlar. Erkekler ise her daim, sıfır erkekler olarak algılanır, sıfır erkekler olarak anlam kazanırlar. Kadınların namusundan bahsediliyor, peki, erkeğin namusu nedir? Bir erkek tarafından becerilmek mi? Yoksa kadın kardeşinin, bir erkek tarafından becerilmesi mi? Bir kadının bir erkeği becermesi mümkün mü? Yoksa kadın her zaman edilgen olan mıdır? Her zaman becerilen midir? Her zaman sikilen midir? Bu tip söylemlerde kadın niye daima edilgen olandır? Kadın niye daima nesne konumundadır, kadın niye sürekli olarak bir şeyler yapılan eşyadır? Hadi kadınları erkekler böyle tanımladılar, kadınlar niye buna itiraz etmezler? Kadınlar niye buna baş kaldırmazlar, kadınlar niye bunu haklı görürler? Kadınlar bu söylemlere karşı çıkmalılar ki, kadınların cinsel ezilmişliğinin bir sonu gelsin, kadınlar buna ses çıkarmalılar ki, sikilmek, bir küfür olmaktan çıksın, oldukça güzel bir iltifat haline gelsin. Kadınlar bunlara karşı çıkmadıkça, biz erkeklerin buna karşı çıkması hiçbir anlam ifade etmez, hiçbir şeyi çözmez.

25 Ocak 2012 Çarşamba

Bir Sarhoşun Notları

Bugün başlangıcı politikadan yapayim diyorum. Kafası çalışmayanlarla, kafası aşırı çalışanlar, şu birkaç paragraftan uzak dursunlar. Milliyetçiliği oldukça anlamsız buluyorum. Yani bir yanda dünyacılık dururken, milliyetçilik etmek, bana oldukça sığ bir mantıkmış gibi geliyor, e hadi diyelim ki, dünyacılık kimseye fayda getirmez, kendi kabileni, kendi milletini üstün göreceksin ayağına yattık, e be hacı o zaman tutarlı davranıp bireyci olsana. Niye dünyacılığın bir-iki kademe altı olan ulusçuluğu ya da milliyetçiliği tercih ediyorsun, eğer dünyacılık yanlışsa, milliyetçilikte yanlıştır, doğru olan bireyciliktir. En azından dünyacılığın(enternasyonalistlik) karşısında duruyorsan, bireyci olarak tutarlı bir davranış sergile. Liberal ol, amenna diyeyim. Eleman en azından tutarlı diyeyim.

Komünizm-sosyalizm mevzusunda müthiş bir kavram karmaşası var. Bir kaç temel mevzudan bahsetmekte fayda var. Komünizm, sosyalizmin ileriki aşamasıdır ve devletsizliği öngürür. Yani komünist devlet gibilerinden bir tamlama içerisine girilemez. O yüzden, Çin'den, Sovyetler'den, Küba'dan eleştirel bir şekilde bahsedecekken, komünist ülkeler diye bahsetmeyin. Çok komik duruyor.

Sosyalizmin-komünizmin yanlışları olabilir, bu yanlışları tartışabiliriz. Ancak komünizmi-sosyalizmi, milliyetçi-ülkücü arkadaş çevresinden öğrenmiş olanlarla tartışamayız. Bu tartışma son derece anlamsız, son derece boş bir tartışma olacaktır. Materyalizm kavramından, duygunun yokluğunu, düşüncenin yokluğunu çıkaranlar, bunu anlayanlar, kim bilir komünizmden, kim bilir sosyalizmden neler anlarlar? Gerçekten bu insanlara cevap verecek kadar fazla zamanınız var mı?

Bugün arkadaşın biri, sosyalistlerin, kemalistlerle ortak hareket etmesi gerektiğinden dem vurdu. Arkadaşım kusura bakmasın ama, bir sosyalistin, kemalistlerle hareket edebileceğini düşünmek, ya sosyalizmi bilmemekle ya da kemalizmi bilmemekle açıklanabilir. kemalizmin hiçbir oku, sosyalizmle bağdaşmaz, en azından günümüz kemalistlerinin, okları tanımladığı şekliyle bağdaşmaz. İmkanı yoktur.

Esasında politik mevzulardan konuşmaya devam edebilirim, ancak, kadınlardan konuşmak dururken politikadan konuşmak bana eşeklik gibi geliyor. Düşünsenize, kadınlar lan. Tüm o dudaklar, saçlar, ten, göğüsler, kalçalar... Tüm bunları göz ardı ederek, politikadan konuşmaya ne kadar devam edebilirsin ki. Çok açık bir şekilde söylüyorum, benim için politika, aşık olduğum zamana kadar vardır, sonrasında umrumda bile olmaz.

Türkiye kadınlarının da, erkeklerinin de çoğu davranışlarını anlamam, bana ters gelir. Birilerini sevmediğim, birilerine değer vermediğim, düşünmediğim, okumadığım zamanlarda; hep ortamın en güzel kadınlarıyla çıktım, sevgili oldum, hep ortamın en güzel kadınlarına iteledim. Onlar da bana iteledi tabi ki. Ancak ne zaman birilerini sevmeye, birilerine değer vermeye, bir şeyleri okumaya ve bir şeyleri düşünmeye başladım, beni sevenler de benden uzaklaştı. Yani birini sevmek ilişkisi, neyi ne kadar bildiğin ve neye ne kadar değer verdiğin ve neyi ne kadar yaşadığınla alakalı bir durumdur. Birinin senden kaç yaş büyük ya da küçük olduğu, birinin ne kadar yakışıklı olup olmadığı ya da birinin ne kadar zeki olup olmadığının hiçbir bok önemi yoktur. Çokça parayla beraber gelen, küçük bir sempati ve azıcık bir akıl, türkiye kadınlarının çoğunu elde etmenize yeterdir.

Bazı kadınlar gerçekten tarz oluyorlar. Gerçekten baktığım zaman aşık olasım geliyor. Olamıyorum, orası ayrı. Her neyse, bu tarz kadınlar gerçekten harikalar. Genelde çok okuyan, sinema kültürü olan, müzik kültürü olan insanlar oluyorlar. Bunun yanı sıra, kılık kıyafetleri, saç kesimleri, konuşma tarzları, düşünme biçimleri toplumun normlarından tamamiyle uzak olabiliyor. İşte bu kadınlar var ya, bu kadınlar; bu kadınların allahlarına kurban.

Sevdiği kadınla ya da adamla hiç sokakta sabahlamamış olanlar var, hiç birbirine sokularak ısınmamış olanlar var. Bir bira parasını denkleştirmek için ceplerini karıştırıp, alınan birayla kafa olmaya çalışmamış olanlar var. Ulan bunları yaşamadan sevgili olunur mu, sokakta kalmadan sevgili olunur mu? Götünüz donarken, sevgilinizin elini tutarak ısınmamışsanız, o ilişkiye sevgililik denilebilir mi? Sevgilinizin bir mesajıyla, tüm gününüz yüzünüzde kocaman bir sırıtışla geçmiyorsa, o kişiye sevgiliniz denilebilir mi? Bunların hepsini boş verin, canınızı yakmamış olana; sevgili denilebilir mi?