13 Şubat 2013 Çarşamba

Eşcinsel vs Ensestist

Eşcinselliğin yasaklanmasını ya da en azından sıradanlaştırılmasını istemeyenlerin öne sürdüğü gerekçeler, genelde, dogmatik din hezeyanları, kültürel değer safsataları ve toplumsal normların içerisine hapsolmuş beynin abuklukları ile ortaya çıkan cerahattan ibarettir. Eşcinselliğe karşı bir akla sahip olması için toplum tarafından dinle-kültürle kodlanan bireyin aklı bir "normal" üretir. Normal, -1 ile 1 arasında bir doğru parçası hayal edersek, sıfır ve sıfıra en yakın olanların topuna birden verilen isimdir. Bu sınırların dışında kalana da konformist birey, "anormal" der. Anormallik tek başına bir şeyin reddedilmesi için geçerli olmaktan uzaktır. Toplum metal müziği anormal kabul etti diye metal müzik tü kaka olmayacağı gibi, yasaklanması, doğal kabul edilmemesi de mümkün değildir. Bu sebepten dolayı homofobikler, anormallik söylemlerini destekleyecek sığ argüman arayışı içerisine girerler. Bu argümanların sağlayıcısı da toplumun değerleri tarafından çoktan üretilmiş, homofobiğin kullanımına hazır hale getirilmiştir.

Bu argümanlardan en sık kullanılanları dinsel olanlarıdır. Türkiye, İslam Cumhuriyeti olarak adlandırılabilecek kadar müslümanı içerisinde barındıran ülke olduğundan, ilk argümanlardan birisi daima Lut kavmi olacaktır. Allah Lut kavmini eşcinsel olduğu için helak etti diyen güruh, az sonra da size eşcinselliğin hastalık olduğunu, tedavi edilmesi gerektiğini söyler. Yani bu güruha göre Allah, sırf hasta oldukları için bir kavmi helak etmiştir. Mükemmelliğine inanılan bir Tanrı için ne kadar da gaddarca. Yine bu güruha göre eşcinseller rahatça eşcinsel olduklarını söylememeli, kendileri gizlemeli, eşcinselliklerinin getirdiği eylemlerde bulunmamalıdırlar. Yani Lutçu arkadaşlarımız, hastalık olarak yutturmaya çalıştıkları eşcinselliği barındıran eşcinsel insanlardan hasta oldukları için utanmalarını beklemektedirler. Utanmaları da yetmez, adeta hasta oldukları için hasta olmayanlardan özür dilemelidirler. Lut kavminin helakını eşcinselliğe bağlayan insanların, eşcinselliği hastalık olarak görmeleri başlı başına bir çelişki-tutarsızlıktır. Bu tutarsızlığa düşmek istemeyen Lutçuların, ya helakın nedenini eşcinsellik olarak görmemeleri ya da eşcinselliği hiçbir zaman için hastalık olarak görmemeleri gerekir. Lut kavmine yeniden dönelim. Lut kavminin eşcinsel oldukları için helak edildikleri büyük bir saptırmadır. Lut kavminin helakı, insanı mülkü olarak görmesi üzerinden zuhur eder. Lut kavminin helakındaki esas neden, eşcinsel olmaları değil, eşcinselleri kullanmalarıdır. Zira Lut kavmindeki insanların karıları vardır, çocukları vardır. Lut kavmindeki bireyler eşcinsel değillerdir, olsa olsa karılarından sıkılmış, kadınlardan bıkmış, erkekte anlık hazzı duyumsamak isteyen, çocuk sorumluluğundan kaçmak isteyen, tecavüzcü, insanı metalaştıran bireylerdir.

Eşcinselliğin hastalık olduğu mevzusu da büyük oranda geçmişte kalmış düşüncelerden bir tanesidir. Dünya Sağlık Örgütü eşcinselliğin hastalık olmadığını açıklayalı yirmi yıldan fazla oluyor. Yarın bir gün yeni bir bilimsel veri bize eşcinselliğin hastalık olduğunu söylese dahi eşcinselleri tedavi olmaya zorlamak gibi bir lüksü kimsenin yoktur. Zira hasta tedavi olmak istemediği sürece tedavi olmaya zorlamak, ancak hastanın akıl sağlığının yerinde olmamasıyla mümkün olabilir. Olası bir eşcinselliğin hastalık olduğunun kabulünden sonra dahi eşcinsel evliliklere izin vermemek söz konusu olamaz. İki insan grip olduğu için evlenmesine izin verilmemesi ne kadar mantıklı olacaksa, eşcinsellerin evlenmesine izin vermemek de o kadar mantıklı olacaktır.

Eşcinsellere ve eşcinsel evliliklere karşı olan homofobiklerin bir diğer savunusu toplumsal ahlakın bozulduğu meselesidir. Ahlak zaten yapısı gereği ahlaksızlar tarafından sürekli olarak bozulan ve yine ahlaksızlar tarafından tekrar ortaya konularak, ortaya koyan ahlaksızları ahlaklılaştıran bir olgudur. Toplumsal ahlak ya da kültür, kendisinden farklılaşan ahlaksız bireyler tarafından zaman içerisinde değişmeye zorlanır, sürekli olarak zorlanan toplumsal ahlak, bir süreden sonra ahlaksızların saldırıları karşısında duramaz hale gelerek yeni bir ahlaka evrilir. Yeni ahlak, eski ahlakın var olduğu süreçte ahlaksız olarak adlandırılanların ahlakıdır. Artık dünün ahlaksızları, bugünün ahlaklıları haline gelmiştir. Bunu engellemeye çalışan muhafazakar-bağnaz kesim her daim olacaktır. Ancak Hegel'in diyalektik kavramından nasibini almış olanların bu bağnazlığa düşmeyeceği de gerçeklik olarak karşımıza çıkar. Hegel'den sonra Engels'in açıkça söylediği gibi; diyalektikin kabulüyle birlikte bağnazlık bireyi terk etmeye mahkumdur. Diyalektikin maddeci yorumu, hiç durmayan bir tarihsel değişimi, hiç bitmeyecek bir kültürel evrimi neredeyse şüpheye yer bırakmayacak ölçüde açıklamıştır. Bu sebepten eşcinselliğin ahlakı berhava etmesi, eşcinselliği kötülemek için kullanılamaz. Eşcinselliği dışlamak için, eşcinselliğin birey, doğal olarak toplum, üzerinde yaratacağı olumsuz etkileri sıralamak, bu olumsuz etkileri göstermek gerekir. Bugüne kadar bu olumsuz etkiler bilimsel verilerin ışığı altında gösterilmiş değildir.

Eşcinselliğe ve eşcinsellere karşı kin besleyenlerin bir diğer argümanı, evlat edinmek isteyen eşcinsellerin çocuklarının yaşayacağı psikolojik travmaların hesabının nasıl verileceği yönündedir. Eşcinselliğin kötü-çirkin-iğrenç olarak kabul edildiği toplumlarda, eşcinsel çiftlerin çocuklarının psikolojik travmalar yaşaması kuvvetli ihtimaldir. Ancak bu travmanın sorumlusu eşcinsellik değil, eşcinselliği içselleştirememiş toplumun çocukta yarattığı iç çatışma halidir. Evde eşcinsel ebeveynleriyle yaşayan çocuk, dışarıda eşcinselliğin iğrençliğine yönelik baskıyla karşı karşıya kalır, bu çatışma hali de psikolojik sorunlara neden olabilir. Bu psikolojik sorunların müsebbibi de eşcinseller değil, eşcinselliği iğrenç olarak kodlayıp, bunu küçücük akıllara zerk etme işiyle uğraşan toplumsal akıldır. Eğer birinden birini mahkum edeceksek, mahkum edilmesi gerekenin, toplumsal aklımızın olumsuzluğunu gösteremediği bir eylemi ve eylemi gerçekleştirenleri mahkum etme girişimi olduğu açıktır.

Eşcinselliğe yüklenirken söylenenlerden bir tanesi de eşcinsellerin ortaya çocuk çıkartamadığı mevzusudur. Dünya'nın nüfus sorunu .çektiği doğrudur. Ancak bu sorun nüfusun azlığından değil, fazlalılığından kaynaklanır. Dolayısıyla eşcinsel birlikteliklerden ortaya çocuk çıkmaması hali, dünya toplumları için olumsuz değil, olumlu bir durumdur. Bununla birlikte, eşcinsel çiftlerin çocuk sahibi olamaması gibi bir zorunluluk da yoktur. İki kadının kurduğu beraberlikte, sperm bankasından alınan spermle kadınlardan birinin hamile kalarak çocuk sahibi olmasının önünü kapayan bir durum yoktur. Ya da erkek çiftin, bir taşıyıcı anne bulması söz konusu olabilir. Yani mesele üremekse, eşcinsel bireyler de üremeye katkıda bulunabilir. Cinselliğin zevk almak için değil, üremek için olduğunu söylemek ise Aziz Augustinus'tan orta çağ Avrupası'na bir hediyedir. Eşcinselliği bu düşünce üzerinden mahkum etmeye çalışanların, prezervatif kullanımından, doğum kontrol haplarına kadar bir dizi gebeliği engelleyen koruyucu önlem karşısında konumlanmayışlarının da nedenini sorgulamak gerekir.

Homofobiklerin eşcinselliğe saldıracağım diyerek şekilden şekle girmekte sınır tanımadıkları son nokta ise, madem eşcinsellikte sıkıntı yok, enseste ne diyorsunuz o halde dedikleri noktadır. Eşcinsellikle ensest arasında kurdukları bağlantının dayanak noktası "tercih" meselesi ya da ikisinin de toplum tarafından reddediliyor olması meselesi olsa gerek.

Eşcinselliğin tercih olup olmadığı uzun bir süredir dünyanın dört tarafında tartışılıyor ve son zamanlar genel kabul, eşcinselliğin doğuştan gelen bir yönelim olduğu yönünde. Yani eşcinsellik tercih olarak kabul edilmediği için, "madem isteyen istediği gibi istediği kişiyle sevişiyor, ensesti de meşru olarak mı görüyorsunuz" gibilerinden bel altı vurma çabaları da boşa çıkmış oluyor. Eşcinsellik ve ensest, olsa olsa ikisinin de toplum tarafından ahlaki-kültürel olarak dışlanıyor olması bahsinde  yan yana getirilebilir. Birinin kabulü diğerini de kabul etme zorunluluğunu getirmediği gibi, birini reddetmek de diğerini reddetme zorunluluğunu barındırmaz. Ensest sınırları toplumdan topluma değişen, sosyolojinin ilgi alanına giren bir meselidir. Bugün doğru kabul ettiğimiz sosyolojik bir vaka, yarın doğru olmaktan çıkabilir, aynı şekilde, bugün yanlış kabul edilen sosyolojik bir vaka, yarın doğru olarak kabul edilebilir. Ensesti yanlış olarak kabul etmenin en temel nedenlerinden biri, istismara çok açık olmasındandır. Çocuklarıyla aynı evde yaşayan ebeveynlerin, çocuklarını etki altına alarak kendilerini istetmeleri, kendilerine aşık etmeleri oldukça kolaydır. Bu durum da çocuğun tercihi değil, çocuğun bir yola kanalize edilmesi anlamına gelecektir. Bu da bireyi, bireyin mülkiyetine terkederek, bireyin bireyi kullanmasının önünü açmak anlamına gelir. Bilinçli bir toplumun, kültürel evrim sürecinde ileri aşamalara ulaşmış bir toplumun enseste çok daha olumlu yaklaşması, olası bir gelecektir. Bugün için de tartışılması, olumsuzluklarının konuşulması gerekir.

Dipnot: Ensestist uyduruk bir kelimedir.

30 Ocak 2013 Çarşamba

Sosyalistin Üslup Sorunu Üzerine

Sosyalistlerin genel olarak üslubunda ya da üsluptan çok tavrında üstenci(hiyerarşik kültürel duruş) eğilimin var olduğu doğrudur. Sormaktan çok, bildiğimizi göstermeyi, "acaba" demekten çok, "gerçekte" demeyi, öğrenebileceğimizden çok öğretebileceğimizi varsaymayı seviyoruz. Hatalara ya da hata olarak kabul ettiklerimize içtenlikle değil, bir kaplanın ceylana yaklaştığı gibi yaklaşıyor, yapılan hatadan adeta zevk alıyor, hatayı düzeltme işinde alaycı, karşısındakini küçük gören, hata yapana omuz vermek yerine onun omuzlarına basarak kendimizi övme yoluna gittiğimiz, başkasının hatalarıyla egomuzu şişirerek kendimizi bok bellediğimiz bir garip, ne idüğü belirsiz tavrı göstermeyi uygun buluyoruz. Dostça, yoldaşça, arkadaşça muhabbet edip tartışmak yerine; "sosyalist sivri dillidir, lafını esirgemez, insanlar kırılacak diye gerçekleri söylemekten vazgeçmez" gibi mevzuyla alakası olmayan söylemlere angaje oluyor, ötekileştirerek berikileşiyoruz. Sıkıntılı varlıklarız biz, fazlasıyla. Halkçı olduğumuzu iddia ederken arkamızda olmayan kitlelerin nedenini daima ikinci, üçüncü kişi ve kurumlara bağlıyor, üslubumuzdaki kibri; bilgiyi ve aklı kullanırken edindiğimiz "yok sayıcı", "aşağılayıcı" tavrı görmezlikten geliyoruz. Eylemde, açıklamada, toplantıda, davada vatandaşların büyük çoğunluğunun gözlerindeki öfkeli bakışı değil, bir kaçının alkışını görüyor, bundan gururla bahsediyoruz. Halkın öfkesini cehaletine yoruyor, ama her ne hikmetse halkın içerisinde yer almaktan da imtina ederek, obskürant tavrı uygun buluyoruz. Okuduğumuz üç-beş kitabın, tartıştığımız bir-iki meselenin, yazdığımız makalemsi metinlerin bizi cehaletten çok uzaklaştırmış olduğunu zannediyor, "aşmış" aklımızın ışığını halka yaymak yerine, kişisel mevki-makam uğraşlarımız için debelenip durmayı, yirmi beş, bilemedin otuzumuzdan sonra marifet sayıyoruz. Araştırmacı-yazar, öğretim görevlisi-üyesi olmayı hedefliyor, olmadı bir dergide-gazetede köşe kapmaya, sayısı yüzleri bulmuş, parti-dernek-örgüt yelpazesinde yönetim kadrosu içerisinde yer almaya çabalar oluyoruz. Hiç birinin "para" etmediği yerde, sol siyasi kimliğin getirdiği eş-dost ilişkisinden faydalanarak belediyeye "iş yapmayacak solcu" kontenjanından girmeyi "boynumuz bükük" bir şekilde kabul ediyoruz.

Halk bizi sevmiyor, sevmediği gibi istemiyor da. Yani sevmeme hali kıskançlığın getirdiği bir durum değil, iğrenmenin, nefret etmenin getirdiği bir durum. Bunun nedenlerini kendimizde aramak yerine, sağa sola saldırmaya ve hatta sallamaya devam ettiğimiz sürece de, değişen bir şeylerin yakın bir zamanda olması pek mümkün görünmüyor.


23 Ocak 2013 Çarşamba

Kandil Üzerine Kısa Bir Not

İslamiyet'e kandil, yaklaşık olarak "hicri" 3. asırda sokulmuş olup, Osmanlı zamanında bu topraklarda resmileştirilerek kutlanmaya başlanması ise 16. yüzyılı bulmuştur. İsmini aldığı "kandil" bildiğimiz ışık saçan alet edevatın ismidir. Kandil günlerinde camilerde yakılan kandillerden ismini alır. 

Kültürel bir durum olan geleneksel kandil kutlamaları, her ne hikmetse İslam'a yamanmış, sanki İslam'danmışçasına yutturulmaya çalışılır hale gelmiştir. Hatta bu mesele insanı öyle etkileyen bir noktaya getirilmiştir ki; kandil günlerinde hal hatır sormayan eş dost kınanmış, dinsizlikle isnat edilir hale gelmiştir. 

Ne Kuran, ne de hadisler, kandillerle alakalı bir kutlamadan söz etmezler. Kuran'da Kadir gecesi geçerken, hadislerde de Beraat'den bahsedilir. Ancak bir kutlamadan, bir ritüelden, bir ayinvari eylemlilikten söz edilmez. Kadir gecesi bir kez yaşanmıştır, her sene tekrarlandığını zannetmek gaflete düşmektir. 

Kandillerimizden ne istiyorsunuz? ne güzel dua ediyoruz, ibadet ediyoruz diyen insanların duadan sonra hiçbir  icraatlerinin görünmüyor olması, kandil ve türevi, dini ritüelleştiren, yaşamın içerisinden çıkaran, namazı bir spor, orucu diyet, haccı turistik gezi, zekatı elinin kiri, kurbanı karın doyurmak haline getiren meselelerin, dindarlar ve dolayısıyla da tüm dünya halkları için ne kadar tehlikeli olduğunu bize gösterir. Kandil gibi kavramlar; İslam'ı yaşam alanlarından çıkaran, duvarlar ardına hapseden, insanı üç günah beş sevap hesabına sevkederek muhasebecileştiren, mücadeleyi İslam'dan çıkarıp, yerine itaati, susmayı, şükretmeyi koyan, kısacası muktedirin iktidarını sağlamlaştırırken, mazlumu çaresizleştiren, çaresizleştirdiği mazlumu da afyonlayan kavramlardır. 

İslam bireyleri uyutarak mutlu etmeyi değil, uyandırarak mutlu etmeyi vaat etmiştir. Uyuklamak isteyenler, "cahiliye" devri ritüellerini takip etmeye devam edebilirler. 

31 Aralık 2012 Pazartesi

Nazım Hikmet__Kuvâyi Milliye'den Alıntılar

(...)

Namussuzun biriydi Mansur,
                               muhakkak.
Düşmana satılmıştı,
                           orası öyle.
Kaç kişinin başını yedi,
                              malum.
Ama ne de olsa
mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim,
böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
                                                 üzüntü çekmemek için,
                     ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak,
                         ya da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
Nâzım'ınki taştan değildi çok şükür,
                                fakat namuslu.
Ne malûm? dersen:
Dövüştü pir aşkına,
yaralandı birkaç kere
ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı,
                 kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan...

(Altıncı Bap-Muharebeler ve Düşman Elinde Kalanlar ve Kartallı Kazım'ın Hikayesi. syf.67)

(...)

"Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
                               bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
                           bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
                          bu davet bizim...

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
                       bu hasret bizim..."

(Sekizinci Bap-26 Ağustos Gecesinde Saatlar İki Otuzdan Beş Otuza Kadar ve İzmir Rıhtımından Denize Bakan Nefer. syf.90)

Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.
Çok alametler belirdi, vakit tamamdır.
Haram sevaboldu, sevap haramdır.
Ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemir,
çekin ki körükleri
                          ateşe girdi demir.

(Kıyamet Sureleri-Alametler Suresi. syf.134)

Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
                                                          bu kadar mavi
                                                          bu kadar geniş olduğuna şaşarak
                                                          kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben
Bahtiyarım...

(Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları. syf.146)

(...)
Düşürdü kaadı muhterem peder
                            ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı:
"-Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye.
Harbediyoruz,
Fuhşun bekası için,
kerhane kapıları kapanmasın diye.
Ve sen orda, arkada
içinde beyaz entarisinin
bir erkek çocuğu gibi duran,
sen orospu olacaksın kızım.
Sana frengi ve belsoğukluğu verecekler
                            büyük şehirlerimizden birinde.
Baban dönmeyecek.
Yatıyor şimdi yüzükoyun
                              çok uzak bir toprağın üzerinde.
Şimdi kan içindedir
                       etli, kalın kulaklar
                       ve ince kollarının dolandığı boyun.
Yattığı yerde yalnız değil.
Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada."

(...)

Ve muhterem peder
                     başladı tekrar konuşmaya:
"-Harbediyoruz:
Pazar ve mal nizamının bekası için.
Kömür, lastik ve kereste,
ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti
                                                         satılmalıdır.
Patiska, benzin
                buğday, patates, domuz eti
ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet
                                                         satılmalıdır.
Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun
                                    ve ihtiyarlığın emniyeti
                                                         satılmalıdır.
Şan, şeref ve saadet,
ve
kuru kahve
topyekun pazar malı olup
                  tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır.
Harbediyoruz:
harbi bitirdiğimiz zaman
aç, işsiz ve sakat
                 -harp madalyasıyla fakat-
                           köprü altlarında yatılmalıdır."

(...)

Harbediyoruz:
            kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri.
Harbediyoruz:
            parlasın ebediyen diye sabah güneşlerinde
                                                          hapisane demirleri.

(...)

(Fakir Bir Şimal Kilisesinde Şeytan ile Rahibin Macerası. syf.199-200-203)

(Tüm alıntılar Yapı Kredi Yayınlarından çıkan Nazım Hikmet'in Kuvayi Milliye kitabındandır. Kitapta Kuvayi Milliye şiirlerinin yanı sıra; Saat 21-22 Şiirleri, Dört Hapisaneden ve Rubailer bölümleri de vardır.) 
    


12 Aralık 2012 Çarşamba

Vajinadan Utanmak

Üç aşağı beş yukarı Dünya nüfusunun yarısında bulunan, bulunmayan diğer yarısının da hatırı sayılır bir çoğunluğunun dünyaya merhaba derken kullandığı, hemen hemen her insanın ölmeden önce bir şekilde haşır neşir olduğu döl yoluna vajina diyoruz. Aynı vajinayı büyük bir devlet sırrıymışçasına saklıyor, tü kakalaştırıyoruz. Kaka ettiğimiz yetmezmiş gibi, bir de üzerini toprakla örtüyoruz ki, kokutmasın etrafı, rahatsız etmesin bizi. Öyle bir şey yokmuş gibi davranırsak, sessizce kulaktan kulağa kulak doldurarak konuşursak, cinsellik ve cinsiyet üzerinden var olagelen sorunların da ortadan kaybolabileceği ümidini taşıyoruz. Belki de tüm bunları düşünmüyor, "dinimiz amin"in bir gerekliliği olarak emrin demiri kesmesini kabul ediyor, düşünmekten imtina ederek, vajinayı zinayla ilişkilendirip gördüğümüz halde görmüyormuş, dokunduğumuz halde dokunmuyormuş, bildiğimiz halde bilmiyormuş gibi yapıyoruz. Yaptığımız da yetmiyor, başkalarından da bu tavrı bekliyoruz.

Yaşayabilmek için dine ihtiyaç duyan garip toplumun gariban bireylerinin vajinaya bu minvalde bakması kabul edilebilir olmasa da, anlaşılabilir bir durumdur. Dinin rahatlatıcı, uyutucu ve uyuşturucu etkisiyle yaşayabilen insanların, bireysel aklı yok sayarak, vajinadan bahsetmezsek "vajinal problemler" de yaşamayız cinliğine teslim olmasından başka çıkar yolunun olmadığını da düşünebiliriz. Ancak bir ülkenin başbakan yardımcısı; bir kadının vajina demesinden dolayı(hem de evli ve çocuklu) yerin dibine battığını söylüyorsa, bunu ne kabul edebilir ne de anlayışla karşılayabiliriz.

Kamer Genç'in mesir macunu itirazına; mesir macununun viagra olmadığını, kuvvet iksiri olduğunu söyleyip Kamer'i aklı uçkurunda olmakla itham eden Bülent Arınç, Aylin Nazlı Aka'nın kendisine bakarak konuşmasından utanıp-sıkılabileceğini söyleyerek; esasında kimin aklının ne şekilde çalıştığını belli etmişti. Bülent yaptığı hatanın farkında olacak ki, hatayı daha büyük bir hatayla unutturmak istediğinden olsa gerek, Aylin'in kürtajın yasaklanması ile alakalı olarak söylediği "başbakan vajina bekçiliğini bıraksın" sözlerine atıfta bulunarak; evli ve çocuklu bir "kadının" kendi organından bahsetmesinden dolayı yerin dibine battığını, utandığını, kıpkırmızı kesildiğini söyledi. Aynı Bülent; başbakan eylemci kadın hakkında "kız mıdır kadın mıdır bilemem" derken ya da çiftçiye "ananı da al git" derken de bu denli yerin dibine batmış mıdır, utancından kıpkırmızı kesilmiş midir kendisine sormak gerekir. Cinselliğin ve cinsiyetin hakaret olarak kullanılmasından rahatsızlık duymayan, duysa dahi bu rahatsızlığını açıklamak gereği duymayan Bülent; evli ve çocuklu bir kadının, sözlüğün ilk anlamıyla vajinadan bahsetmesinden rahatsızlık duymuş, duymakla yetinmemiş, bunu açıklama gereği de hissetmiş.

Bülent'in rahatsız olmasının nedeni; "vajina"nın kendisi midir, yoksa ağzından vajina kelimesi çıkan insanın, bir kadın olması mıdır; bilmiyoruz. Peki bu kadının evli ve çocuklu olması, Bülent'in rahatsızlığını arttırmış mıdır; şüphesiz. Üniversitelerde, liselerde derslerde öğretilen "vajina"dan, Bülent nasıl rahatsız olmayı başarmıştır; muamma. Cinsiyetçiliğinin farkına varamayacak kadar mantıktan uzak olan Bülent; vajinadan sadece erkeklerin bahsedebileceği sonucuna nasıl varmıştır; sanırım resmi dini anlayışa teslim olarak. Kendi organından bir kadın bahsedemeyecek de, kim bahsedebilecektir; Bülent hangi cinsiyet grubuna dahilse o grup. Vajinadan bahsedilmeden, kürtajdan bahsedilebileceğini zannedecek kadar akılsız bir insan mıdır Bülent; şüpheli. Yoksa politik manevralarla, halkın dinci yanını okşayarak, Aylin'i hedef tahtasına oturtma peşinde midir Bülent; absolutely.

Bu soruların hepsine tek tek cevap verirsek, utanılması gerekenin, yerin dibine girilmesi gerekenin ne olduğunun da farkına varırız. Bülent illa ki bir şeylerden utanç duyacaksa; doktora gittiği zaman karımı kadın doktorlar muayene etsin diyen zihniyete göz gezdirebilir, bu kadar çok yerin dibine batmak istiyorsa, kadınlık ve kızlık arasında hiyerarşi kuran zihniyete bakabilir, kıpkırmızı kesilmekten mutluysa utancından, çocuk gelinlere, kendi evinde kendi yatağında kendi kocasından cinsel şiddet gören insanların durumuna bakabilir. Bu ve buna benzer onlarca, yüzlerce meseleye gözünü kapatıp; bir kadının vajinayı cümle içerisinde kullanmasından dolayı yerin dibine batanlar, battıkları yerden çıkmazlarsa, en azından sorunlarını konuşabilen bir Türkiye'ye kavuşabiliriz.

Vajina, kadın vücudunda bulunan, sıradan bir organdır. Toplum bu organa gereğinden fazla önem atfetmiş, tabulaştırmış olabilir. Bu sebepten vajinayı saklamak, toplumun baskısı altında şekillendirilen bireysel aklın sonucu olarak anlayışla karşılanabilir. Kanser hastasını kanser olduğu için suçlayamayacağımız gibi, vajinadan utanan insanları da, bu akıl tutulmalarından dolayı suçlayamayız. Ancak vajinadan bahsedenleri toplumun önüne atmak, vajinadan bahsedildiği için yerin dibine batacak kadar utanmak, ve bu utancı dillendirdiği için, iktidar partinin milletvekilleri tarafından çok mühim bir şey söylenmişçesine alkışlanmak, ancak ve ancak sakat bir zihniyetin yavşak sonucu olarak adlandırılabileceğini de söylememiz gerekir. Kendisine vajina sunulmasından değil, vajinadan bahsedilmesinden bile utanıp-sıkılanlar, olsa olsa sakat cinsel dürtülere ve akla sahip olanlardır. Tedaviye ihtiyaçları olduklarını kabul edip, en kısa sürede psikolojik destek almalı; ülkemizin kadınlarına artık bir rahat vermeleri gerekir. Bu zihniyettir ki, yıllar yılı kadını kendisiyle alakalı karar mekanizmalarının dışında tutmuş, tacize, tecavüze mahkum etmiş, erkeğin istetmesi haline getirmiştir. Bu zihniyetle mücadele etmeden, bu zihniyete karşı ses çıkarmadan, kadının kurtuluşu, kadının var oluşu mümkün değildir.

Vajina; vajinadır Bülent. Ve bizim orda göte de, göt derler.

4 Aralık 2012 Salı

Bir Sarhoşun Notları

Her kadın, başına gelen her vakanın, tüm dünyada bir insanın başına gelebilecek en vahim vaka olduğu düşüncesine sahip. Yavaştan başlayıp, hızlanarak ilerleyelim. En yavaşı nedir bu durumun; "Ay ben bir regl oluyorum Can, inanamazsın". Yani ne oluyormuş bu arkadaşa, ağrıdan dışarıya adımını atamıyormuş, duygusal olarak çöküntü yaşıyormuş, kendi durumu çok farklıymış. Yani zannedersin dünyanın tek adet olan kadını, öyle bir tavır. Bugüne kadar buna benzer lafları duymadığım tek bir kadın olmadı. Yok hatunum öyle bir durum, herkes gibi sendeki de birazcık sancı yaratıyor o kadar. Bu durumdan bir pay çıkarmaya, bu dönemi, ataerkillikten bunalıp, dört-beş günlük bir kadın cennetine çevirmeye gerek var mı? Gerek yok be güzelim, valla gerek yok. Bunun daha ileri ki aşamalarında; "ben sevgilimden dayak yiyorum" diyerek, müstakbel sevgililere dert yanma durumları ortaya çıkar. Kadınlar mevcut sevgililerini, sevgili adaylarına şikayet eder, dert yakınırlar. E madem dayak yiyorsun, neden hala sevgili olmaya devam ediyorsun ki sorusunun cevabı her zaman için; "ama ben onu çok seviyorum" olur. Eeee, yani? Sevme demedik ki zaten, neden sevgilisin dedik. Sevmeye devam et, ama sevgili olmaya devam etme. Sevme hali, bir insanla sevgili olma mecburiyetini doğurmaz ki, sevme hali, başlı başına zaten sevmek eylemiyle mutlu olma halidir. Sevgili olmasan da olur. Ama anlatamazsın. Beni dövüyor diye şikayet eder, ama seviyorum da der. Bir yandan müstakbel sevgiliye beni kurtar mesajı verilirken, bir yandan da "kaşar" etiketinin üstüne yapışmaması adına, "ama ben onu çok seviyorum" der. Dayak yiyen üniversite öğrencisinin tavrı net olmalıdır. Dayak yiyorsan siktir edersin gider. Sevmiyorsan zaten sıkıntı olmaz, seviyorsan da zaten sevme eylemiyle mutlusundur, siktir etmen sorun yaratmaz. Yoksa beni dövüyor, ben de sevdiğim için bırakamayıp dayak yemeye devam ediyorum demenin hiç bir mantıklı izahı yoktur. Bu durumda ya mazoşistsindir, ya da altında arabası, cebinde ev anahtarı olan birinden olmak istemiyorsundur, o kadar. Bu mevzunun en uç noktası da, tecavüz eden erkeklerdir. Tecavüz maalesef memleketimizin temel sorunlarından bir tanesi. Bu ülkede yaşayıp da ben hiç cinsel saldırıya maruz kalmadım diyecek kadının ve hatta erkeğin, dürüstlüğünden şüphe ederim. Cinselliğin sağlıklı bir şekilde var olmadığı güzel memleketimde, cinsel suçların fazlaca vuku bulmasından daha doğal tek şey, insanların nefes alıp vermesi olsa gerek. Cinsel suçların vuku bulması bu kadar normal, bu kadar doğal bir hale gelmişken, tüm bireylerin bunu sadece kendi başına gelen bir şeymiş gibi görmesi, insanlara bunu anlatırken, bundan bir pay çıkarmak istemesi anlamsız bir çabadır. Taciz ve tecavüz bu ülkenin gerçeğidir, hemen hemen her birey bu saldırılara maruz kalır, ancak sevgilim bana tecavüz etti diyen üniversiteli kadınların inandırıcılığı şüphelidir. Ağzı yüzü kırılmadan, bir şekilde bayıltılmadan tecavüze uğradığını söyleyip, ağlayan kadınlar, samimiyetten yoksun kadınlardır. Hem beni döverek tecavüz etti diyeceksin, hem de şikayetçi olmayacaksın, hem zorla yaptı diyeceksin, hem de hiçbir yerinde gözle görülür bir yara-bere olmayacak. Sen anca kendi toplumsal sıkışmışlığında kendi vicdanını rahatlatacak bu hikayeye kendini inandırabilirsin. Kimse bunlara inanmaz, kanmaz. Bir kadın, bayıltılmadan ya da ciddi fiziksel şiddet görmeden tecavüze uğramaz, bunlar olduysa da, gerekli mercilere şikayette bulunur. Tabi ki sözüm ücra köylerden, bucaklardan dışarı. Tecavüz edenin değil, tecavüz edilenin suçlu görüldüğü yerler var hala bu memlekette. Ancak büyük şehirlerin merkezinde büyüyüp, iyi üniversitelerde okuyan kadınların tecavüz karşısında susma, hakkını aramama gibi bir lüksü yoktur, olamaz. Bu sebepten dolayı, bu arkadaşları samimiyetsiz buluyorum. Hem tecavüze uğradıklarını söylüyorlar, hem de şikayetçi olmuyorlar. Hem şikayetçi olmuyorlar, hem de pompaya devam ediyorlar. Hem pompaya devam ediyorlar, hem de tecavüzcü olduğunu söyledikleri insanlarla görüşmeye devam ediyorlar. O kadar da değil, bu kadar da kolay değil. Gerçekten tecavüze uğrayan kadınları, gerçekten işkence gören, hayatı zehir olan, yaşarken ölen kadınları düşünün biraz, biraz onları düşünün de savunduklarınızdan haya edin diyesi geliyor insanın.

Bir başka sorun da kadının toplumsal normlara riayet etmekten hoşlanan düşün yapısı. Hem cinsel tacizden muzdarip olacaksın, hem erkeklerin abazanlığından rahatsızlık duyacaksın; hem de evlilik kurumuna, sevgililik anlayışına, dini mevzulara bir itiraz yöneltmeyeceksin. Önce dallamanın biri sana tecavüz edecek, sonra da sen bir başka erkeğe aşık olup, onunla evlilik hayalleri kuracaksın. Neden ya hu, neden? Bu ülkede her gün binlerce evli kadın tecavüze uğrarken kocaları tarafından, onlarca çocuk, ebeveynlerinin cinsel tacizlerine maruz kalırken, zaten cinsel bir suçun mağduru olan bir insanın hala bu kurumlardan medet umması neden? Evlilik erkek için dölünün devamı, el altında tutulan vajina, ev işlerine koşulacak bedava iş gücüyken; kadın için de, statü sahibi olmak, toplumsal baskıdan bir nebze de olsa kurtuluş, maddi ve manevi açıdan yasal bir dayanaktır. Mevcut düzende yetişmiş insanların davranışlarından dolayı mağdur olmuş insanların mevcut düzenin ana dinamiklerine sahip çıkarak bunları kutsaması, ancak ve ancak kendi çocuklarının da aynı mağduriyetleri yaşamasına sebebiyet verecektir. Bireylerin yaşadığı cinsel saldırılar münferit olaylar değil, düzenin yarattıklarıdır. Hemen hemen her bireyin sorunudur, toplumsal travmadır. Bu durumu değiştirmek mevcut düzen içerisinde iyi bireyler yetiştirmekle değil, mevcut düzenin tasfiyesiyle ancak mümkün olabilecektir.

İnsanlığın varlığından beri bunca yıl geçmesine rağmen hala seven insanın kıskanması gerektiğini zannedenler var. Öyle bir dünya yok güzel kardeşim. Bir şeyi, bir varlığı, bir insanı kıskanmak, ancak sahip olduğunun daha üstünde bir sahipliğin varlığı halinde ortaya çıkar. Yani, senin olduğunu düşündüğün bir şeyden daha üstün olan bir şeye sahip birisi varsa, onu kıskanırsın. Kıskanmanın temel gerekliliği, bir şeye sahip olmaktır. Peki seven kıskanır derken, neye sahibiz ve neyi kıskanıyoruz? Kadını mal edip, ona sahip olacak ya da erkeği mal edip, ona sahip olacak değiliz. Sahip olduğumuz sadece sevgimiz olabilir. Peki bu durumda neyi kıskanabiliriz; muhtemelen, bizim sevgimizden daha yüce bir sevgiyi. O halde temel mesele, sevdiğimizi ksıkanmak değil de, sevgiyi kıskanmak değil midir? Bu durumda sevdiğimizin hayatını zehir etmek neden? Nasıl oluyor da sevdiğimizin hayatını kıskançlık üzerinden zehir edebiliyoruz, nasıl oluyor da, sanki sevdiğimiz bize aitmiş gibi, bizim malımızmış gibi ona bir başkasının dokunmasını istemiyoruz. Biz kim oluyoruz da, bir insanı, bir canlıyı kıskanma yetisini kendimizde görebiliyoruz? Sahi, biz nasıl kıskanabiliyoruz?

Seks muhakkak ki güzel bir eylem, illa ki haz alınan bir olay. Aynı durum uyuşturucular ve alkol için de geçerli. Alkol de, seks de, uyuşturucu da insanlara haz vermekle kalmaz, barışın, sevginin var olduğu bir dünyanın parçası haline de gelirler. Kızılderililer dahi, barış ortamında haz veren otlar içerler, böyle bir ortamda konuşurlardı. Dünyanın gördüğü en güzel hareketlerden biri olan "flower power" hareketi, uyuşturucu, alkol ve seks ile var olmuştur. Bunların kötü olarak kodlandığı toplumların, huzurla, barışla, sevgiyle var olabilmesi mümkün değildir. Chomsky esrarın yasaklanmasını, alkol yasağının son bulmasından sonra ortaya çıkan bir şeylerin yasak olması boşluğuna bağlar. Esrarın Amerika'ya Meksikalılar tarafından sokuluyor olmasının Meksikalılara darbe vurmak için kullanıldığını ve Kızıl Çin ve Sovyetlerin esrar ticaretinden pay aldığı yalanını yayarak, komünizme karşı mücadelede kullanılmasının da bu yasakta etkili olduğunu söyler. Sahiden esrar ve hatta kokain-eroin, sigaradan da alkolden de daha az insanın ölümüne yol açmasına rağmen, alkolün ve sigaranın legal olduğu dünyada illegal olmayı sürdürür. Bizim ülkemizde bu yasadışılıklara seks de eklenir. Çoğu kadın bekaretin kaybedilecek bir şey olduğuna inandığı için sürtünmeyi, oral seksi ve hatta anal seksi tercih eder. Vajinal seks yapanların çoğu, ilk seks deneyimlerinin zorla olduğunu öne sürer. Sevgili olmak isterler en azından, kandırıldıklarını söylerler. Seks için kandırıldığını söyleyen anadolu kızı Fatma ile, kızılların tehtidinde olduğu söylenerek esrardan men edilen John'un bu bağlamda farkı yoktur. İkisi de en temel haz alma mekanizmalarından olmaması gereken dogmalarla uzak tutulurlar, ikisinin de bir şeylerden nefret etmesi sağlanır. Sonrası malum. Seviştiği halde, sevişenlere orospu diyen kadınlar; esrar çektiği halde komünistlere söven siyahiler. Mevcut düzen hem seviştirir, hem tüttürtür; hem de pişmanlık duydurur.

Sevişmekte de, tüttürmekte de sıkıntı yoktur. Sorun, bu eylemlerin amaca dönüşmesinde ortaya çıkar. Bir insan seksi, uyuşturucuyu, otu yaşamın amacı haline çevirdiyse, artık orda bir sıkıntı var demektir. Zira seks gibi, uyuşturucu gibi insanın doyumunu sağlayan eylem ve materyaller su içmek gibidir. Her insan su içer, ancak su içmek için yaşamaz. Haz verici eylemler de böyledir. Uygulanması gerekir, ancak onlar için yaşamak, insanın öldüğünün göstergesidir. Seks için, alkol için, uyuşturucu için yaşamak, insanın ölümünü kabullenmesidir, Dünya'yı yok sayma halidir, bir nevi dükkanı kapatma, iflası açıklama durumudur.

Bugün evde mutlu mesut otururken bir kadının, "ya çocuk çok yakışıklıydı, öyle bir gözümün içine bakıyordu ki, eriyip gittim" demesine şahit oldum. Hani belki kelimeler tam olarak böyle değildi ama, buna yakındı. Bu kelimelerden cümle yaratan kadınların; "ne bakıyon öküz gibi" deme lüksü ortadan kalkıyor. Hem yakışıklı bir erkek baktığı zaman hoşuna gidecek, hem de sonrasında öküz gibi bakanlar var diyeceksin. Gözüyle taciz etti, yedi bitirdi gibi kavramlar uyduracaksın. Pozitif ayrımcılık dediysek, bu kadar da torpil geçecez demedik. Yakışıklı insanın bakmasından hoşnut olacaksın, yakışıklı olmayan baktığı zaman tacizci diyeceksin, yok öyle bir anlayış, yok öyle bir dünya. Kusura bakma ama, senin katalogdan seçtiğin erkeklerin bulunduğu bir dünyada yaşamıyoruz, doğal olarak senin seçtiğin erkeklerle karşılaşacağın dünya'da da yaşamıyoruz. Senin beğendiğin de olacak, beğenmediğin de. Birinin bakışına, dokunuşuna hayvanlık diyip; diğerinin, bakışından hoşlanarak, dokunuşundan orgazm olarak yaşayıp gideceksen, kusura bakma arkadaşım, öyle tutarlılığa da söverim, öyle anlayışa da küfrederim, yemezler.

18 Kasım 2012 Pazar

"Bozkırkurdu"ndan Alıntılar (Hermann Hesse)

"Bir yerde memurluk yapmak, günü ve yılı belli zamanlara bölerek yaşamak, başkalarının sözünü dinlemek düşüncesi kadar iğrenç ve korkunç bulduğu bir başka şey yoktu. Bir büro, bir kalem odası, bir dairede çalışmak ölüm kadar nefret ettiği bir şeydi, görebileceği en kötü düştü, bir kışlada yaşanan tutsaklıktı." (sf.44)

"Bir başka özellik de, onun kendi canına kıyanlar arasında yer almasıydı. Bu noktada şunu belirtelim ki, yalnızca kendilerini gerçekten öldürenleri intihar edenler arasında saymak yanlıştır. Hatta intihar edenlerin içinde pek çok kişi vardır ki, adeta kazara intihar etmiştir; intihar, onların doğasının vazgeçilmez bir özelliği değildir. Kişiliksiz, güçlü bir karakter ve güçlü bir yazgıdan yoksun düzinelerce sürü insanı vardır ki, intihar sonucu yaşamlarını yitirmelerine karşın, yaradılışları ve karakterleri bakımından intihar edecek tipte kişiler olmaktan uzaktır." (sf.46)

"Onun bana yap dediği her şeyi yapardım, dans dışında her şeyi. Bir kimsenin sözünü dinlemek, insanlara sorular yönelten, emirler veren, paylayıp çıkışan birinin yanında oturmak öylesine rahatlatıcıydı ki!" (sf.85)

"Şu anda senin o çok sevdiğin kişi geldi aklıma, zaman zaman bana kendisinden söz açıp bazı mektuplarını okuduğun dostun Mozart. Onun durumu nasıldı peki? Onun yaşadığı çağda kim yönetti dünyayı? Kim işin kaymağını yedi? Kimin sözü geçti? Kim adam yerine kondu? Mozart mı, yoksa işini bilenler mi? Mozart mı, yoksa sıradan, sığ insanlar mı? Nasıl öldü Mozart? Nasıl gömüldü? Sanırım hep böyle oldu, ileride de böyle olacak. Okullarda 'dünya tarihi' denen ve kültürün bir parçası diye ezberletilen şey, bütün o kahramanları, dahileri, büyük büyük işleri ve duygularıyla aldatmacadan başka şey değil, okulda geçirecekleri yıllar boyunca çocukların bir şeyle oyalanmaları için öğretmenler tarafından eğitim amacına yönelik olarak kotarılmış bir aldatmaca. Her zaman böyle oldu, her zaman da böyle olacak. Zaman ve dünya, para ve güç, küçük ve sığ insanların elinde bulunacak her zaman, asıl insanların elinde ise hiçbir şey. Yalnızca ölüm." (sf.145-146)

"İzninizle bir şey daha soracağım. Siz savcısınız. Bir insanın nasıl savcı olabileceğine hiç akıl erdirememişimdir. Başka insanları, çokluk zavallı kimseleri suçlayıp çeşitli cezalara çarptırılmalarını sağlamakla hayatınızı kazanıyorsunuz, öyle değil mi?

Doğru. Görevimi yaptım hep. Bu benim işimdi. Nasıl ki ölüme mahkum ettiğim kişilerin canını almak celladın göreviyse. Siz kendiniz de aynı işi üstlenmişsiniz. Siz de öldürüyorsunuz çünkü.

Orası öyle. Ancak biz görevimiz olduğu için değil, keyfimizden ya da daha çok hoşnutsuzluğumuzdan yapıyoruz bunu, dünyadan umudumuzu kestiğimiz için öldürüyor, dolayısıyla öldürmekten zevk alıyoruz. Öldürmek şimdiye kadar size hiç zevk vermedi mi?" (sf.177-178)

"...artık görev kavramına değilse de, en azından suç kavramına aşinayım. Belki ikisi de aynı kapıya çıkıyordur bunların. Bir annenin beni dünyaya getirmesiyle suçlu biri olup yaşamaya mahkum ediliyor, şu ya da bu devletin vatandaşı olmak, askere gitmek, öldürmek, silahlanmak için vergi ödemekle yükümlü kılınıyorum. Ve şimdi, şu anda, yaşamak borcu beni bir vakit savaşta olduğu gibi yine başkalarını öldürme zorunluluğuyla karşı karşıya bıraktı. Bu kez istemeye istemeye öldürdüğüm yok, suçu tevekkül gösterip kabullendim, bu aptalca, bu aşırı kalabalık dünyanın darmadağın olmasına karşı değilim, onun tuz buz olmasına seve seve katkıda bulunacak, kendim de seve seve dünyayla yok olup gideceğim." (sf.178)

Bozkırkurdu, Hermann Hesse, Ocak 2012, YKY