Çoğu insan, hemen hemen her eyleminde, her davranışında ve her kabulünde bir uyum arar. Bu kadın bana uygun mu? Bu davranışlarım şu an bulunduğum duruma uyar mı? Mevcut statüm, böyle bir davranış için uygun mu? Eylemim kanunlara uyuyor mu? Ben, topluma uyuyor muyum? Birey sürekli olarak bu ve buna benzer uygunlukları ve uymaları sorgulayıp durur. Bireyin çoğu eylemi içinden gelen değil, uygun olana ve uyuma göre şekillenen eylemlerdir. Bu da insanı gerçeklikten uzaklaştırarak, sahtekarlaştırır. Toplumun bize sınırlarını çizdiği yolda yürümeye başlar, o yolun dışına çıkmamaya özen gösteririz. Konformistleşiriz. Konformistleştiğimiz ölçüde de toplum tarafından kabul görür, el üstünde tutuluruz. Başka bir deyişle, sahtekarlaştığımız ölçüde iyi vatandaş kabul ediliriz. Mevcut düzen, seni olabildiğince kendi kalıplarına sokmaya çalışır, sokabildiği ölçüde de pohpohlar, sırtını sıvazlar, ondansındır.
Ancak kültürel ilerleme, entelektüel gelişme uygun ve uyumlu olanın reddiyesine bağlıdır. Ancak mevcut olanı reddederek daha iyiye, bir sonrakine ulaşmak mümkün olabilir. Dünün feodallerine karşı çıkmadan bugünün burjuvazisine, bugünün burjuvazisine karşı çıkmadan da yarının sınıfsız toplumlarına ulaşılamaz. Dünün kadınlarının çarşaflarına, bugünün kadınlarının ve erkeklerinin kıyafet zorunluluğuna karşı çıkmadan yarının toplumuna ulaşılamaz. Dünün babanın sözüne karşı çıkmayan aile bireyi anlayışına karşı çıkmadan, bugünün kendi ayakları üzerinde duran bireyine ulaşılamayacağı gibi, bugünün kendi ayakları üzerinde duranın topluma karşı hissettii sorumluluğa da karşı çıkmadan yarının über-insanına ulaşılamaz.
Uyumlu ve uygun olanın reddiyesi konformist olmayan aydın birey için mecburiyettir. Bunu da bilinçli olarak, düşünerek yapmaz. Mevcut hal, kendiliğinden gelişir. Önemli olan kendiliğinden gelişen bu halden kaçmamak, toplumun bireye uyguladığı sıradanlaşma baskısından olabildiğince kurtulmaktır. Uygunluk-uyumluluk, ancak reddedildiği ölçüde önem kazanır.
31 Mart 2013 Pazar
Bir Sarhoşun Notları
Askere koşarak gidenleri, orduyu kendinden çok sevenleri, polise hırsızdan çok güvenenleri hiçbir zaman anlayamadım. Beline silah takanları, sokağa çıkarken yanına kitap yerine bıçak alanları, kendinden güçsüz olduğunu düşündüğü insanlara el kaldıranları hiçbir zaman anlayamadım. Ülkemin kadınları, ne kadar da erkektiler? Ve ülkemin erkekleri, ne kadar da militaristtiler. Öpüşmenin yasak olduğu yerde küfürleşmek serbestti, sevişmenin yasak olduğu yerde iyi kavga edebilmek yiğitliğin göstergesiydi. Kadın erkeğe, erkek kadına yasaktı. Belki de bu yüzden çocukluğumuz hemcinslerimizin dokunuşları, hemcinslerimize dokunuşlarla geçti. Belki de sadece bu yüzden eşcinsellik, ülkemin tabusu olmaya devam etti. Sahi, eşcinsel hiçbir deneyimi olmayan sosyal birey bulmak mümkün müdür? Küçük bir dokunuşu dahi yaşamamış, kaçamak bir bakış dahi atmamış, beraber mastürbasyon yapmamış, sürtünmemiş, penisinin boyunu karşılaştırmamış birini bulmak mümkün müdür? Çocukken, daha henüz çocuklarını salamıyorken dünyaya, insanların cinsiyetine çok önem vermezsin. Merak edersin. O merak ediş sürecinde karşı cinsin yasaklanması seni hemcinsine yakınlaştırır. Erkek ya da kadın olması önemli değildir onun. Senden başka bir varlık olması yeterlidir. Denersin ne deneyeceğini bilmeden. Ta ki büyüyene kadar. Bir gün etrafa çocuk bırakmaya başlarsın, o zaman hem cinslerinden de uzaklaşırsın. Kendiliğindendir, nedensizdir. Cinsel bir uyanıştır, aydınlanmadır. Etrafa hiç doğmayacak çocuklar saldıkça da erkekleşirsin. Bizim ülkemizde erkekleşmek, şiddete gark olmaktır, efendileşmek, iktidarlaşmak, militaristleşmektir. Kadınlar da bundan ayrıksı değildir. Vatan için ölmek isteyecek bireyleri yetiştirmek erkekleşen kadının görevidir. Vatan için ölmek isteyecek bireyi yetiştirmek kadar, vajinasını evlenmeden kullanmayacak kadını yetiştirmek de önemlidir. Vatan için ölmesini beklediğimiz gencecik bireylerin, aynı zamanda da sevişmemiş olmasını isteriz. Erkekliğinin-kadınlığının farkında olmayan, ancak vatanı uğruna ölmeyi kafasına koymuş binlerce gençten oluşan kocaman bir güç... Ne müthiş bir toplum!
Uğruna ölünecek vatan kavramını da hiçbir zaman anlayamadım. Vatan neydi? Misak-ı milli miydi, yoksa üç kıtaya yayılmış atalarımın bıraktığı miras mıydı, ya da turan ülküsü müydü, Orta Asya mıydı vatan? Vatan neydi? Kendimi herhangi bir sınırın içine hapsedemiyordum, İstanbul neden vatandı da, Atina değildi anlayamıyordum. Hala da anlayamıyorum. Harita üzerindeki sınırların hiçbirinin gerçekte var olduğunu görmedim. Benim gibi insanların engellemeleri dışında aramızda her hangi bir engel bulamadım. Birbirimizi anlayamadığımız dilleri konuşuyor, anlaşamıyorduk. Düşman olduğumuz öğretilmişti, neden düşmanız, bilmiyorduk. Bir gün bize saldırdıkları söyleniyordu, ama biz neden biz olmuştuk, onlar neden onlar olmuştu belli değildi. Biz bizdik, onlar da onlardı. Belki bizden yüz sene önce bu topraklara taşınan akrabalarımızdı, belki de bin sene önce. Önemi yoktu bunların, aynı dili konuşmuyorduk, anlaşamıyorduk. Onlar, onlardı. Yenilmelilerdi. Düşman. Her yanımız düşmanla doluydu. Bu kadar çok düşmanın olduğu yerde de bize düşen vatan için ölmekti. Emperyalistler saldırıyor, ölün; komünistler saldırıyor, ölün; dinciler saldırıyor, ölün; haçlılar saldırıyor, ölün. Vatandaşın payına düşen hep ölüm. Bu kadar ölümün ardından belki de söylenecek tek bir şey vardır; vatanınız batsın.
Dedim ya hani, ülkemizin kadını da erkektir, erkeği de. Fatmalar erkek olmakla övünür. Babalar oğlunun milli olmasıyla, kızının da erkek gibi bir kız olmasıyla övünür. Oğul kiminle milli olur? Önemli değil. Bir başka Türkiye kadınıyla. Dedim ya ama, önemli değil. Oğulların kadınları eve gelebilir, oğulların kadınları için babaların arabaları alınabilir, oğulların kadınları için babaların parası dahi aşırılabilir, bunlar kolaylıkla sümen altı edilir. Lakin kadın çocukların erkek arkadaşı dahi olamaz ki nasıl eve gelsin? Kadın çocuklar arabayı nasıl istesin? Kadın çocuklar baba parasını aşırıp da ne yapsın? Orospu mu olacaksın başımızayla, tuttuğuna saplıyor bizim oğlan arasındaki muazzam yen içinde kalan kol ile elaleme açılan mevzu arasındaki farksızlıktan ibaret fark dahi ne denli bir militarizme gark olduğumuzun göstergesidir. Fethedilen topraklar bakire kadındır, fetheden ise sapına kadar erkek devlettir. Becere becere toprakların sahibi olur. Erkeğin de kadına bakışı bundan ibarettir. Her yeni kadın, erkek için, bakire kadındır. Becerilerek sahip olunur-fethedilir. Erkek sapına kadar erkektir, kadın ise sapına kadar kadın değildir. Becerilendir. Aşağılanandır. Domaltılandır. Ağzına verilendir. Parmaklanandır.
Kadın sevişmemelicileri de anlayamadım hiçbir zaman. Aynı insanlar çoklukla eşcinselliğe de karşı olurlardı. Kadın kendisini sevdiğine saklamalı, çünkü hormonları erkeklerin ki gibi, anatomileri erkeklerin ki gibi değil. Bir erkeğin bir kadına saplaması biyolojik durumundan kaynaklanır, ancak, bir kadının erkeğe saplaması şımarıklığından-oynaklığından. Tüm bu bilgileri doğru kabul etsek dahi, erkek kimle cinsel ilişkiye girecek sorumuzun cevabı ancak fahişeler olarak yanıtlanabilir. Hem kadınlar kendisini sevdiğine saklamalı diyip, hem de fahişeliğin devamını savunmak nasıl bir kafanın ürünü olabilir? Bir de bunu kadının kendisine olan saygısına bağlayanlar var ki, gülmemek elde değil. Kadın kendisine duyduğu saygı gereği, istediği insanla beraber olmalıdır zaten. Bir başkası için kadının kendisini saklaması gerektiğini düşünmesi, en başta kendisine yaptığı saygısızlıktır.
Sözlerime burada son verirkene, içimi ısıtan köpek öldürene de şükranlırımı sunmak istiyorum. Kimsesiz günlerimin kimsesi, herkesli günlerimin arananı olarak gün geldiğinde yorgan, gün geldiğinde afrodizyak, gün geldiğinde de prezervatif görevi gördüğü için teşekkür ederim. İyisin dost, iyisin.
28 Mart 2013 Perşembe
Sanata Sorular
“Bir hikaye
nasıl başlamalı?” diye başlayan hikayelerin, yazarın kısırlığından
kaynaklandığı aşikarken yazmaya devam etmenin anlamı nedir? Ya da, “Bu film
nasıl başlamalı?” diye soran senarist, senaryosunu tamamlayacak gücü nereden
bulur? Bir yazar, senarist, bestekar kısacası sanat üreticisi, üretiminin
ücretlendirilmesini garanti altına almamışken ve zaten madden garanti altına
alınmış sanat sanat değilken yaşama kavgası içerisindeki sanatçı neye dayanarak
sanat emekçiliğine devam eder? Devam edebilir mi? Camus’yü öldüren neydi?
Yoldan çıkan araba mı? Peki ya Hemingway’i? Woolf’u? Yazmak çoğu insan için güzel bir hayalken,
yazar için bir zorunluluk mudur? Zorunluluk halinde ortaya çıkanın adı sanat
mıdır? Sanat ne içindir? Sanatı sanat yapan, anlattıkları mı, yoksa
anlaşıldıkları mıdır? Bakkal Ahmet Abi’nin sinek avlarken çiziktirdiklerini
sanatsızlaştıran nedir? Bakkal Ahmet Abi’nin sinek avlarken çiziktirdikleri
sanat değilken, Vincent’ın kulağını keserken çiziktirdikleri neden sanattır?
Bakkal Ahmet Abi’nin intiharı parasızlıktandır da Vincent’ın intiharı neden
dahiliğindendir? Sanata paha biçilebilir mi? Paha biçilebilen sanat,
zanaatlaşmamış mıdır? Zanaatlaşan her sanat, aşağılanmamış mıdır? Ederi
yükselen her zanaatlaşmış sanat, aslında, en aşağılanmış olanı değil midir?
Sahi, sanat birileri için midir? Sovyetlerin sanatçıya sunduğu “Marksist Sanat”
özgürlüğü, sanatın ortaya çıkmasını imkansızlaştırmaz mı? Biri için yapılacak
her sanat, sanatçının kalıplaştırılması değil midir? Kalıplaşan her sanat,
sanat olmaktan çıkarak fabrika üretimine dönmez mi? Fabrikanın ürettiğine sanat
denilebilir mi? Kalıplara dahil olmaması için birinin emrine verilemeyecek
sanat, sanatın emrine verilebilir mi? Sanatın sanat için yapılması, sanatçının
sanat için kendisine oto sansür uygulaması değil midir? Sanatın “için”den
kurtarılması gerekmez mi? Peki “için”den kurtarılan sanat artık “her şey”leşmez
mi? “İçin”den kurtularak “her şey”leşen sanat eseri, bir diğerinden daha ederli
olabilir mi? Sahi, sanat nedir? Güzeli, çirkini olur mu? Güzel nedir? Çirkin de
onun tersi midir? Baş aşağı durmuş güzel, artık güzel değil midir? Estetik olan
güzel midir? Güzel çirkinliğin olmama hali midir? Yoksa çirkin mi güzelliğin
olmama halidir? İkisi de farklı şeylerin kendi içerisinde var olma hali midir?
Dün güzel olan, bugün de güzel midir?
Kafa
karıştırma piç, özet geç de gel.
8 Mart 2013 Cuma
Sevginin Sevilenle Olan İhtimalsizliği
"Seni seviyorsam, bundan sana ne; ben seni mutlu etmek için değil, kendim mutlu olduğum için seni seviyorum."
Goethe'nin, Spinoza'nın; "Tanrı'yı hakikaten seven kimse, Tanrı'nın onu sevmesini istememeli!" sözünden etkilenerek bu cümleyi ortaya çıkardığı kuvvetle muhtemel olduğu gibi, sözü, Nietzsche'ye atfedenler de yok değil. Lakin, Goethe ya da Nietzsche'den hangisi söylemiş olursa olsun sevgiden anladığım hep buna yakın bir şeyler olmuştur. Yakın demek zorundayım. Zira cümlenin sonunu ama aynı zamanda da sevginin anlamını, nedenini açıkladığı için belki de en önemli yerini oluşturan; "kendim mutlu olduğum için seni seviyorum" kısmı, benim nedensizlik anlayışımın dışında kalıyor. Sevgiye nedensellik angaje ettikten sonra da, sevginin sevilensizliğinin anlamı kalmıyor. Sevginin nedenselliği, sevme işinin bireyin kendisine mutluluk vermesi olarak adlandırıldıktan sonra, zaten artık sevgili, birey olmaktan çıkıp bireyin duyduğu sevgi haline geliyor. Bu durumda da "seni seviyorsam bundan sana ne" deyişimiz, zaten sevilen zannettiğimiz bireyin ilgi alanına değil, gerçekte sevdiğimiz "sevgimizin" alanına giriyor. Sevgimizden duyduğumuz mutluluk-ki zaten sevgimiz bu mutluluk için varlığını devam ettiriyor- sevgimizi sevgilimiz haline getirdiği için, sevme işimiz de haliyle sevgimizi yani sevgilimizi fazlasıyla ilgilendiren bir hal alıyor. Çünkü aksi durum, sevgimizin mahvı, sevgimizin mahvı da mutluluğumuzun kayboluşu anlamına geliyor.
Sevmenin saf hali, mutluluk duyduğumuz için var olan değil, var olduğu için mutluluk duyduğumuz halidir. Ve bu mutluluk, sevgi duyulanı yanında görmek arzusunu, sevgi duyulana dokunmak arzusunu içermez. Saf sevgi, yani bir başka deyişle katıksız sevgi, tüm arzu ve ihtiraslardan soyunmuş, başka bedenleri özel mülkü olarak görme güdüsünden arınmış olmak zorundadır. Saf sevgi, tek başına insanın tüm ihtiyaçlarını giderecek kadar mutluluğun ortaya çıkmasına yeteceği için, bireyin başka bir arzuya meyletmesini de imkansızlaştıracaktır. Ancak sevme işiyle tam anlamıyla mutluluk duyamayanlar, bir bedene sahip olmak, birini kendi kollarının arasında görmek ve bu kişiyi de kendi istediği formda, başkalarının uzağında, sadece kendisiyle var olmasını isteyeceklerdir. Bu da apaçık bir şekilde, sevgiyi alış-veriş aracı olarak kullanmak anlamına gelir. Bireye karşı sevgi duyan insanın, karşılığında bir beden istemesi, sevgiyi metalaştıran, sevgiyi parasal bir değere kanalize eden tavırların başında gelir. Bu da sevgiyi manevi olandan koparıp, maddi olana hapseder. Bugün insanların, nedense, daha iyi üniversitelerde eğitim almış, daha iyi görünümlere sahip, daha iyi pozisyonlarda-makamlarda olan, daha iyi ailelerden gelenlere daha sıklıkla sevgi besliyor olması, sevginin metalaştırılmış olmasından başka neyle açıklanabilir? İki yüz liraya, üç yüz liraya seks işçisi kiralayan bir züppeden ne farkı vardır, üç paralık sevgisine bireyi satın almak isteyen züppenin? Sevginin sevilene söylenmesi, ancak, sevilenden sevenin bir şeyler bekliyor olmasıyla açıklanabilir. Sevilenden sevgi bekliyor olabilir, beraber olmayı bekliyor olabilir, bedenini istiyor olabilir.Yani seven, sevdiğine sevdiğini söyleyerek, sevdiğinden beklentilerinin olduğunu açıklamış olur. Sevginin ve sevgililiğin bir çıkar ilişkisi haline geldiğini bundan daha iyi ne gösterebilir bize? Sevgi kapitalizmle beraber metalaşmış, rekabet koşullarında insanların birbirlerinin önüne geçmesini sağlayan bir alış-veriş materyali haline gelmiştir. Böyle bir dünyada yaşayan insanların saf sevgiyi duyabilmeleri, hissedebilmeleri de haliyle mümkün değildir.
"Seni seviyorsam bundan sana ne"yi sevdiğine değil, kendisindeki sevdiğine söyleyebilen insan, yani kendi içerisindeki sevdiğine söyleyebilen insan, saf sevgiyi duyan insandır. Bunun hemen hemen imkansız olduğuna inandığım bugünün modern dünyasında, medeni insanın ise saf sevgiye en çok yaklaştığı an, sevgisini sevilen ile birlikte sevgililik içerisinde duyumsuyorken, sevilenin fiziksel-bilinçsel-psikolojik varlığına hiçbir zorlayıcı müdahalede bulunmadığı andır. Sevdiğiyle sevgili olmayı çok büyük bir arzuyla istemesine rağmen, sevdiğinin kendi istediği forma dönüşmesi, sevdiğini kendine ait olduğunu hissetmesi, evcil hayvanlarına yaptığı gibi, keyfine göre giydirip, keyfine göre işemeye çıkardığı bir köleye dönüşmesi bahsinde bilinçli bir etkiyi yapmayan insan için, saf sevgiye yaklaşan insan diyebiliriz. Sevgililik, ancak insanları kölelikten kurtarıyor ya da en azından, geçmişte var olan zincirlerinin bir kısmından kurtulmasını sağlıyorsa gerçek sevgililik halini alacaktır. İki kişi arasında hiyerarşik bir çatışmayı ortaya çıkaran, bireylere yeni zincirler bağlayan, zaten düzen içerisinde köleleşmiş bireyi daha da köleleştiren birliktelikler, sevgililikten çok bir nefretlilik hali, bir savaş alanı olacaktır. Sevgililik, iki yarım elmanın bir tüm elma meydana getirmesi değil, iki elmanın yan yana birbirini çürütmeden devam edebildiği olgudur. Zira iki birey ilişkiye başlarken birbirinin aynısı olmadığı gibi, aynılaşmaları da doğru değildir. Sağlam karakterli iki bireyin birlikteliği, birbirlerini sürekli olarak geliştirdikleri, ancak birbirlerine benzemedikleri, farklılıklarını büyük ölçüde muhafaza ettikleri ve birbirlerinin farklılıklarından beslendikleri, birbirlerinin farklılıklarını tanıyıp, bu farklılarını toplum içerisinde rahatça yaşayabilmeleri için gereken gücü birbirlerine verdikleri birlikteliktir.
Çok uzatmadan tamamlamak gerekirse; sevgi, bir sevilene ihtiyaç duymaz. Sevgililik de, birbirini sevdiğine inanan insanların birbirlerini diğer insanlardan soyutlayarak tamamiyle özgür kıldıkları, ya da tamamen özgür kılmak için yolda oldukları yolun bir yerlerinde bulunmalarıdır. Sevgiyi de sevgililiği de çıkarlarımızın oyuncağı yaptık ve oyuncağının kıymetini bilmeyen çocuklar gibi, oyuncaklaştırdıklarımızı gerçek olmamakla suçlayıp, oyuncaklarımızdan sıkılarak, onlara kızarak, onları bir köşeye fırlattık. Sevgiyi ve sevgililiği bu hale getiren insan evladı, yine aynı şekilde sevgiyi ve sevgililiği eski yerine, metalaşmadan önceki yerine koyabilir. Ve bir kez daha haykırılabilir;
"Dünyayı güzellik kurtaracak.
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey."
Goethe'nin, Spinoza'nın; "Tanrı'yı hakikaten seven kimse, Tanrı'nın onu sevmesini istememeli!" sözünden etkilenerek bu cümleyi ortaya çıkardığı kuvvetle muhtemel olduğu gibi, sözü, Nietzsche'ye atfedenler de yok değil. Lakin, Goethe ya da Nietzsche'den hangisi söylemiş olursa olsun sevgiden anladığım hep buna yakın bir şeyler olmuştur. Yakın demek zorundayım. Zira cümlenin sonunu ama aynı zamanda da sevginin anlamını, nedenini açıkladığı için belki de en önemli yerini oluşturan; "kendim mutlu olduğum için seni seviyorum" kısmı, benim nedensizlik anlayışımın dışında kalıyor. Sevgiye nedensellik angaje ettikten sonra da, sevginin sevilensizliğinin anlamı kalmıyor. Sevginin nedenselliği, sevme işinin bireyin kendisine mutluluk vermesi olarak adlandırıldıktan sonra, zaten artık sevgili, birey olmaktan çıkıp bireyin duyduğu sevgi haline geliyor. Bu durumda da "seni seviyorsam bundan sana ne" deyişimiz, zaten sevilen zannettiğimiz bireyin ilgi alanına değil, gerçekte sevdiğimiz "sevgimizin" alanına giriyor. Sevgimizden duyduğumuz mutluluk-ki zaten sevgimiz bu mutluluk için varlığını devam ettiriyor- sevgimizi sevgilimiz haline getirdiği için, sevme işimiz de haliyle sevgimizi yani sevgilimizi fazlasıyla ilgilendiren bir hal alıyor. Çünkü aksi durum, sevgimizin mahvı, sevgimizin mahvı da mutluluğumuzun kayboluşu anlamına geliyor.
Sevmenin saf hali, mutluluk duyduğumuz için var olan değil, var olduğu için mutluluk duyduğumuz halidir. Ve bu mutluluk, sevgi duyulanı yanında görmek arzusunu, sevgi duyulana dokunmak arzusunu içermez. Saf sevgi, yani bir başka deyişle katıksız sevgi, tüm arzu ve ihtiraslardan soyunmuş, başka bedenleri özel mülkü olarak görme güdüsünden arınmış olmak zorundadır. Saf sevgi, tek başına insanın tüm ihtiyaçlarını giderecek kadar mutluluğun ortaya çıkmasına yeteceği için, bireyin başka bir arzuya meyletmesini de imkansızlaştıracaktır. Ancak sevme işiyle tam anlamıyla mutluluk duyamayanlar, bir bedene sahip olmak, birini kendi kollarının arasında görmek ve bu kişiyi de kendi istediği formda, başkalarının uzağında, sadece kendisiyle var olmasını isteyeceklerdir. Bu da apaçık bir şekilde, sevgiyi alış-veriş aracı olarak kullanmak anlamına gelir. Bireye karşı sevgi duyan insanın, karşılığında bir beden istemesi, sevgiyi metalaştıran, sevgiyi parasal bir değere kanalize eden tavırların başında gelir. Bu da sevgiyi manevi olandan koparıp, maddi olana hapseder. Bugün insanların, nedense, daha iyi üniversitelerde eğitim almış, daha iyi görünümlere sahip, daha iyi pozisyonlarda-makamlarda olan, daha iyi ailelerden gelenlere daha sıklıkla sevgi besliyor olması, sevginin metalaştırılmış olmasından başka neyle açıklanabilir? İki yüz liraya, üç yüz liraya seks işçisi kiralayan bir züppeden ne farkı vardır, üç paralık sevgisine bireyi satın almak isteyen züppenin? Sevginin sevilene söylenmesi, ancak, sevilenden sevenin bir şeyler bekliyor olmasıyla açıklanabilir. Sevilenden sevgi bekliyor olabilir, beraber olmayı bekliyor olabilir, bedenini istiyor olabilir.Yani seven, sevdiğine sevdiğini söyleyerek, sevdiğinden beklentilerinin olduğunu açıklamış olur. Sevginin ve sevgililiğin bir çıkar ilişkisi haline geldiğini bundan daha iyi ne gösterebilir bize? Sevgi kapitalizmle beraber metalaşmış, rekabet koşullarında insanların birbirlerinin önüne geçmesini sağlayan bir alış-veriş materyali haline gelmiştir. Böyle bir dünyada yaşayan insanların saf sevgiyi duyabilmeleri, hissedebilmeleri de haliyle mümkün değildir.
"Seni seviyorsam bundan sana ne"yi sevdiğine değil, kendisindeki sevdiğine söyleyebilen insan, yani kendi içerisindeki sevdiğine söyleyebilen insan, saf sevgiyi duyan insandır. Bunun hemen hemen imkansız olduğuna inandığım bugünün modern dünyasında, medeni insanın ise saf sevgiye en çok yaklaştığı an, sevgisini sevilen ile birlikte sevgililik içerisinde duyumsuyorken, sevilenin fiziksel-bilinçsel-psikolojik varlığına hiçbir zorlayıcı müdahalede bulunmadığı andır. Sevdiğiyle sevgili olmayı çok büyük bir arzuyla istemesine rağmen, sevdiğinin kendi istediği forma dönüşmesi, sevdiğini kendine ait olduğunu hissetmesi, evcil hayvanlarına yaptığı gibi, keyfine göre giydirip, keyfine göre işemeye çıkardığı bir köleye dönüşmesi bahsinde bilinçli bir etkiyi yapmayan insan için, saf sevgiye yaklaşan insan diyebiliriz. Sevgililik, ancak insanları kölelikten kurtarıyor ya da en azından, geçmişte var olan zincirlerinin bir kısmından kurtulmasını sağlıyorsa gerçek sevgililik halini alacaktır. İki kişi arasında hiyerarşik bir çatışmayı ortaya çıkaran, bireylere yeni zincirler bağlayan, zaten düzen içerisinde köleleşmiş bireyi daha da köleleştiren birliktelikler, sevgililikten çok bir nefretlilik hali, bir savaş alanı olacaktır. Sevgililik, iki yarım elmanın bir tüm elma meydana getirmesi değil, iki elmanın yan yana birbirini çürütmeden devam edebildiği olgudur. Zira iki birey ilişkiye başlarken birbirinin aynısı olmadığı gibi, aynılaşmaları da doğru değildir. Sağlam karakterli iki bireyin birlikteliği, birbirlerini sürekli olarak geliştirdikleri, ancak birbirlerine benzemedikleri, farklılıklarını büyük ölçüde muhafaza ettikleri ve birbirlerinin farklılıklarından beslendikleri, birbirlerinin farklılıklarını tanıyıp, bu farklılarını toplum içerisinde rahatça yaşayabilmeleri için gereken gücü birbirlerine verdikleri birlikteliktir.
Çok uzatmadan tamamlamak gerekirse; sevgi, bir sevilene ihtiyaç duymaz. Sevgililik de, birbirini sevdiğine inanan insanların birbirlerini diğer insanlardan soyutlayarak tamamiyle özgür kıldıkları, ya da tamamen özgür kılmak için yolda oldukları yolun bir yerlerinde bulunmalarıdır. Sevgiyi de sevgililiği de çıkarlarımızın oyuncağı yaptık ve oyuncağının kıymetini bilmeyen çocuklar gibi, oyuncaklaştırdıklarımızı gerçek olmamakla suçlayıp, oyuncaklarımızdan sıkılarak, onlara kızarak, onları bir köşeye fırlattık. Sevgiyi ve sevgililiği bu hale getiren insan evladı, yine aynı şekilde sevgiyi ve sevgililiği eski yerine, metalaşmadan önceki yerine koyabilir. Ve bir kez daha haykırılabilir;
"Dünyayı güzellik kurtaracak.
Bir insanı sevmekle başlayacak her şey."
1 Mart 2013 Cuma
Zamanı Kaybeden Vakvak Amca
İnsanlar zaman kaybetmekten söz ederken gerçekten neyi kastederler? Zamanlarının yitip gitmesi olmasa gerek. Çünkü, zamanın yitmemesi de ancak zamanın yok edilmesiyle mümkün olabilir. Zira insan an içerisinde olduğu müddetçe, ânı geçmişe, geleceği âna dönüşecek, zaman da her daim yitip gidecektir. Bu durumda zaman kaybetmek, ancak, geçirilen zamanın geleceğin ve gelecekteki anın için olabilecek en iyi şekilde değerlendirilmemenin ya da olabilecek en iyi şekilde değerlendirilmeyen anlarla oluşan geçmişten çıkartılmayan derslerin adı olabilir. Bu durumda da "zaman(ı) kaybetmek" alabildiğine göreceli bir kavram haline gelir. Her insanın kendince yaşadıklarından ders çıkartma ya da yaşadığı anı en iyi şekilde değerlendirdiğini düşünebileceği "iyi"si vardır. Bu da zaman kaybetme ihtimalini kişiselleştirir, bireye ait hale getirir. Birey, zaman kaybetmediğine inandığı müddetçe zaman kaybetmiyordur ve varlığının geçmişinden ibaret olduğunun fakında olan birey, zaman kaybetmenin mümkün olmadığının da farkına varır. Zaman kaybetmeyi, anlarını olabilecek en iyi şekilde geçirmemek ya da en iyi olabilecek şekilde geçirmediği anlarından ders çıkarmamak olarak kodlayan insan, aslında yaşanmış olanın olabilecek en iyi şekilde yaşandığının da farkına varmak üzeredir. Birey her an, o zamana kadar geçirmiş olduğu tüm anlarının var ettiği kişidir. Bu durumda bireyin olabileceğinden daha kötüsünü yapıp, bundan da ders çıkartabilecek durumda olmasına rağmen ders çıkartmadığını söyleyerek zaman kaybettiği sonucuna varmak, ancak ilk anını iyi değerlendirmediğini iddia etmekle mümkün olabilir. Gerçekten o doğduğumuz ilk anı, iyi değerlendirmekten ya da değerlendirmemekten söz edebilir miyiz? Bir insan anlarının içerisinde, geçmiş anlarının biriktirdiği "şey" olarak bulunur, yaşar, davranır, düşünür ve söyler. Bu da bir insanı o an için olabilecek en iyi kendisi olduğunu ve ders çıkartabilecek ana gelene kadar da ders çıkartmıyor oluşunun, ders çıkartamıyor oluşundan kaynaklandığını bize anlatır. İnsan, zaman kaybedemez. Zaman kaybetmek, ancak zamanı kaybetmekle mümkündür ki, bu da tanrısal bir eylemdir. Ve her insan, biraz tanrıdır.
13 Şubat 2013 Çarşamba
Eşcinsel vs Ensestist
Eşcinselliğin yasaklanmasını ya da en azından sıradanlaştırılmasını istemeyenlerin öne sürdüğü gerekçeler, genelde, dogmatik din hezeyanları, kültürel değer safsataları ve toplumsal normların içerisine hapsolmuş beynin abuklukları ile ortaya çıkan cerahattan ibarettir. Eşcinselliğe karşı bir akla sahip olması için toplum tarafından dinle-kültürle kodlanan bireyin aklı bir "normal" üretir. Normal, -1 ile 1 arasında bir doğru parçası hayal edersek, sıfır ve sıfıra en yakın olanların topuna birden verilen isimdir. Bu sınırların dışında kalana da konformist birey, "anormal" der. Anormallik tek başına bir şeyin reddedilmesi için geçerli olmaktan uzaktır. Toplum metal müziği anormal kabul etti diye metal müzik tü kaka olmayacağı gibi, yasaklanması, doğal kabul edilmemesi de mümkün değildir. Bu sebepten dolayı homofobikler, anormallik söylemlerini destekleyecek sığ argüman arayışı içerisine girerler. Bu argümanların sağlayıcısı da toplumun değerleri tarafından çoktan üretilmiş, homofobiğin kullanımına hazır hale getirilmiştir.
Bu argümanlardan en sık kullanılanları dinsel olanlarıdır. Türkiye, İslam Cumhuriyeti olarak adlandırılabilecek kadar müslümanı içerisinde barındıran ülke olduğundan, ilk argümanlardan birisi daima Lut kavmi olacaktır. Allah Lut kavmini eşcinsel olduğu için helak etti diyen güruh, az sonra da size eşcinselliğin hastalık olduğunu, tedavi edilmesi gerektiğini söyler. Yani bu güruha göre Allah, sırf hasta oldukları için bir kavmi helak etmiştir. Mükemmelliğine inanılan bir Tanrı için ne kadar da gaddarca. Yine bu güruha göre eşcinseller rahatça eşcinsel olduklarını söylememeli, kendileri gizlemeli, eşcinselliklerinin getirdiği eylemlerde bulunmamalıdırlar. Yani Lutçu arkadaşlarımız, hastalık olarak yutturmaya çalıştıkları eşcinselliği barındıran eşcinsel insanlardan hasta oldukları için utanmalarını beklemektedirler. Utanmaları da yetmez, adeta hasta oldukları için hasta olmayanlardan özür dilemelidirler. Lut kavminin helakını eşcinselliğe bağlayan insanların, eşcinselliği hastalık olarak görmeleri başlı başına bir çelişki-tutarsızlıktır. Bu tutarsızlığa düşmek istemeyen Lutçuların, ya helakın nedenini eşcinsellik olarak görmemeleri ya da eşcinselliği hiçbir zaman için hastalık olarak görmemeleri gerekir. Lut kavmine yeniden dönelim. Lut kavminin eşcinsel oldukları için helak edildikleri büyük bir saptırmadır. Lut kavminin helakı, insanı mülkü olarak görmesi üzerinden zuhur eder. Lut kavminin helakındaki esas neden, eşcinsel olmaları değil, eşcinselleri kullanmalarıdır. Zira Lut kavmindeki insanların karıları vardır, çocukları vardır. Lut kavmindeki bireyler eşcinsel değillerdir, olsa olsa karılarından sıkılmış, kadınlardan bıkmış, erkekte anlık hazzı duyumsamak isteyen, çocuk sorumluluğundan kaçmak isteyen, tecavüzcü, insanı metalaştıran bireylerdir.
Eşcinselliğin hastalık olduğu mevzusu da büyük oranda geçmişte kalmış düşüncelerden bir tanesidir. Dünya Sağlık Örgütü eşcinselliğin hastalık olmadığını açıklayalı yirmi yıldan fazla oluyor. Yarın bir gün yeni bir bilimsel veri bize eşcinselliğin hastalık olduğunu söylese dahi eşcinselleri tedavi olmaya zorlamak gibi bir lüksü kimsenin yoktur. Zira hasta tedavi olmak istemediği sürece tedavi olmaya zorlamak, ancak hastanın akıl sağlığının yerinde olmamasıyla mümkün olabilir. Olası bir eşcinselliğin hastalık olduğunun kabulünden sonra dahi eşcinsel evliliklere izin vermemek söz konusu olamaz. İki insan grip olduğu için evlenmesine izin verilmemesi ne kadar mantıklı olacaksa, eşcinsellerin evlenmesine izin vermemek de o kadar mantıklı olacaktır.
Eşcinsellere ve eşcinsel evliliklere karşı olan homofobiklerin bir diğer savunusu toplumsal ahlakın bozulduğu meselesidir. Ahlak zaten yapısı gereği ahlaksızlar tarafından sürekli olarak bozulan ve yine ahlaksızlar tarafından tekrar ortaya konularak, ortaya koyan ahlaksızları ahlaklılaştıran bir olgudur. Toplumsal ahlak ya da kültür, kendisinden farklılaşan ahlaksız bireyler tarafından zaman içerisinde değişmeye zorlanır, sürekli olarak zorlanan toplumsal ahlak, bir süreden sonra ahlaksızların saldırıları karşısında duramaz hale gelerek yeni bir ahlaka evrilir. Yeni ahlak, eski ahlakın var olduğu süreçte ahlaksız olarak adlandırılanların ahlakıdır. Artık dünün ahlaksızları, bugünün ahlaklıları haline gelmiştir. Bunu engellemeye çalışan muhafazakar-bağnaz kesim her daim olacaktır. Ancak Hegel'in diyalektik kavramından nasibini almış olanların bu bağnazlığa düşmeyeceği de gerçeklik olarak karşımıza çıkar. Hegel'den sonra Engels'in açıkça söylediği gibi; diyalektikin kabulüyle birlikte bağnazlık bireyi terk etmeye mahkumdur. Diyalektikin maddeci yorumu, hiç durmayan bir tarihsel değişimi, hiç bitmeyecek bir kültürel evrimi neredeyse şüpheye yer bırakmayacak ölçüde açıklamıştır. Bu sebepten eşcinselliğin ahlakı berhava etmesi, eşcinselliği kötülemek için kullanılamaz. Eşcinselliği dışlamak için, eşcinselliğin birey, doğal olarak toplum, üzerinde yaratacağı olumsuz etkileri sıralamak, bu olumsuz etkileri göstermek gerekir. Bugüne kadar bu olumsuz etkiler bilimsel verilerin ışığı altında gösterilmiş değildir.
Eşcinselliğe ve eşcinsellere karşı kin besleyenlerin bir diğer argümanı, evlat edinmek isteyen eşcinsellerin çocuklarının yaşayacağı psikolojik travmaların hesabının nasıl verileceği yönündedir. Eşcinselliğin kötü-çirkin-iğrenç olarak kabul edildiği toplumlarda, eşcinsel çiftlerin çocuklarının psikolojik travmalar yaşaması kuvvetli ihtimaldir. Ancak bu travmanın sorumlusu eşcinsellik değil, eşcinselliği içselleştirememiş toplumun çocukta yarattığı iç çatışma halidir. Evde eşcinsel ebeveynleriyle yaşayan çocuk, dışarıda eşcinselliğin iğrençliğine yönelik baskıyla karşı karşıya kalır, bu çatışma hali de psikolojik sorunlara neden olabilir. Bu psikolojik sorunların müsebbibi de eşcinseller değil, eşcinselliği iğrenç olarak kodlayıp, bunu küçücük akıllara zerk etme işiyle uğraşan toplumsal akıldır. Eğer birinden birini mahkum edeceksek, mahkum edilmesi gerekenin, toplumsal aklımızın olumsuzluğunu gösteremediği bir eylemi ve eylemi gerçekleştirenleri mahkum etme girişimi olduğu açıktır.
Eşcinselliğe yüklenirken söylenenlerden bir tanesi de eşcinsellerin ortaya çocuk çıkartamadığı mevzusudur. Dünya'nın nüfus sorunu .çektiği doğrudur. Ancak bu sorun nüfusun azlığından değil, fazlalılığından kaynaklanır. Dolayısıyla eşcinsel birlikteliklerden ortaya çocuk çıkmaması hali, dünya toplumları için olumsuz değil, olumlu bir durumdur. Bununla birlikte, eşcinsel çiftlerin çocuk sahibi olamaması gibi bir zorunluluk da yoktur. İki kadının kurduğu beraberlikte, sperm bankasından alınan spermle kadınlardan birinin hamile kalarak çocuk sahibi olmasının önünü kapayan bir durum yoktur. Ya da erkek çiftin, bir taşıyıcı anne bulması söz konusu olabilir. Yani mesele üremekse, eşcinsel bireyler de üremeye katkıda bulunabilir. Cinselliğin zevk almak için değil, üremek için olduğunu söylemek ise Aziz Augustinus'tan orta çağ Avrupası'na bir hediyedir. Eşcinselliği bu düşünce üzerinden mahkum etmeye çalışanların, prezervatif kullanımından, doğum kontrol haplarına kadar bir dizi gebeliği engelleyen koruyucu önlem karşısında konumlanmayışlarının da nedenini sorgulamak gerekir.
Homofobiklerin eşcinselliğe saldıracağım diyerek şekilden şekle girmekte sınır tanımadıkları son nokta ise, madem eşcinsellikte sıkıntı yok, enseste ne diyorsunuz o halde dedikleri noktadır. Eşcinsellikle ensest arasında kurdukları bağlantının dayanak noktası "tercih" meselesi ya da ikisinin de toplum tarafından reddediliyor olması meselesi olsa gerek.
Eşcinselliğin tercih olup olmadığı uzun bir süredir dünyanın dört tarafında tartışılıyor ve son zamanlar genel kabul, eşcinselliğin doğuştan gelen bir yönelim olduğu yönünde. Yani eşcinsellik tercih olarak kabul edilmediği için, "madem isteyen istediği gibi istediği kişiyle sevişiyor, ensesti de meşru olarak mı görüyorsunuz" gibilerinden bel altı vurma çabaları da boşa çıkmış oluyor. Eşcinsellik ve ensest, olsa olsa ikisinin de toplum tarafından ahlaki-kültürel olarak dışlanıyor olması bahsinde yan yana getirilebilir. Birinin kabulü diğerini de kabul etme zorunluluğunu getirmediği gibi, birini reddetmek de diğerini reddetme zorunluluğunu barındırmaz. Ensest sınırları toplumdan topluma değişen, sosyolojinin ilgi alanına giren bir meselidir. Bugün doğru kabul ettiğimiz sosyolojik bir vaka, yarın doğru olmaktan çıkabilir, aynı şekilde, bugün yanlış kabul edilen sosyolojik bir vaka, yarın doğru olarak kabul edilebilir. Ensesti yanlış olarak kabul etmenin en temel nedenlerinden biri, istismara çok açık olmasındandır. Çocuklarıyla aynı evde yaşayan ebeveynlerin, çocuklarını etki altına alarak kendilerini istetmeleri, kendilerine aşık etmeleri oldukça kolaydır. Bu durum da çocuğun tercihi değil, çocuğun bir yola kanalize edilmesi anlamına gelecektir. Bu da bireyi, bireyin mülkiyetine terkederek, bireyin bireyi kullanmasının önünü açmak anlamına gelir. Bilinçli bir toplumun, kültürel evrim sürecinde ileri aşamalara ulaşmış bir toplumun enseste çok daha olumlu yaklaşması, olası bir gelecektir. Bugün için de tartışılması, olumsuzluklarının konuşulması gerekir.
Dipnot: Ensestist uyduruk bir kelimedir.
Bu argümanlardan en sık kullanılanları dinsel olanlarıdır. Türkiye, İslam Cumhuriyeti olarak adlandırılabilecek kadar müslümanı içerisinde barındıran ülke olduğundan, ilk argümanlardan birisi daima Lut kavmi olacaktır. Allah Lut kavmini eşcinsel olduğu için helak etti diyen güruh, az sonra da size eşcinselliğin hastalık olduğunu, tedavi edilmesi gerektiğini söyler. Yani bu güruha göre Allah, sırf hasta oldukları için bir kavmi helak etmiştir. Mükemmelliğine inanılan bir Tanrı için ne kadar da gaddarca. Yine bu güruha göre eşcinseller rahatça eşcinsel olduklarını söylememeli, kendileri gizlemeli, eşcinselliklerinin getirdiği eylemlerde bulunmamalıdırlar. Yani Lutçu arkadaşlarımız, hastalık olarak yutturmaya çalıştıkları eşcinselliği barındıran eşcinsel insanlardan hasta oldukları için utanmalarını beklemektedirler. Utanmaları da yetmez, adeta hasta oldukları için hasta olmayanlardan özür dilemelidirler. Lut kavminin helakını eşcinselliğe bağlayan insanların, eşcinselliği hastalık olarak görmeleri başlı başına bir çelişki-tutarsızlıktır. Bu tutarsızlığa düşmek istemeyen Lutçuların, ya helakın nedenini eşcinsellik olarak görmemeleri ya da eşcinselliği hiçbir zaman için hastalık olarak görmemeleri gerekir. Lut kavmine yeniden dönelim. Lut kavminin eşcinsel oldukları için helak edildikleri büyük bir saptırmadır. Lut kavminin helakı, insanı mülkü olarak görmesi üzerinden zuhur eder. Lut kavminin helakındaki esas neden, eşcinsel olmaları değil, eşcinselleri kullanmalarıdır. Zira Lut kavmindeki insanların karıları vardır, çocukları vardır. Lut kavmindeki bireyler eşcinsel değillerdir, olsa olsa karılarından sıkılmış, kadınlardan bıkmış, erkekte anlık hazzı duyumsamak isteyen, çocuk sorumluluğundan kaçmak isteyen, tecavüzcü, insanı metalaştıran bireylerdir.
Eşcinselliğin hastalık olduğu mevzusu da büyük oranda geçmişte kalmış düşüncelerden bir tanesidir. Dünya Sağlık Örgütü eşcinselliğin hastalık olmadığını açıklayalı yirmi yıldan fazla oluyor. Yarın bir gün yeni bir bilimsel veri bize eşcinselliğin hastalık olduğunu söylese dahi eşcinselleri tedavi olmaya zorlamak gibi bir lüksü kimsenin yoktur. Zira hasta tedavi olmak istemediği sürece tedavi olmaya zorlamak, ancak hastanın akıl sağlığının yerinde olmamasıyla mümkün olabilir. Olası bir eşcinselliğin hastalık olduğunun kabulünden sonra dahi eşcinsel evliliklere izin vermemek söz konusu olamaz. İki insan grip olduğu için evlenmesine izin verilmemesi ne kadar mantıklı olacaksa, eşcinsellerin evlenmesine izin vermemek de o kadar mantıklı olacaktır.
Eşcinsellere ve eşcinsel evliliklere karşı olan homofobiklerin bir diğer savunusu toplumsal ahlakın bozulduğu meselesidir. Ahlak zaten yapısı gereği ahlaksızlar tarafından sürekli olarak bozulan ve yine ahlaksızlar tarafından tekrar ortaya konularak, ortaya koyan ahlaksızları ahlaklılaştıran bir olgudur. Toplumsal ahlak ya da kültür, kendisinden farklılaşan ahlaksız bireyler tarafından zaman içerisinde değişmeye zorlanır, sürekli olarak zorlanan toplumsal ahlak, bir süreden sonra ahlaksızların saldırıları karşısında duramaz hale gelerek yeni bir ahlaka evrilir. Yeni ahlak, eski ahlakın var olduğu süreçte ahlaksız olarak adlandırılanların ahlakıdır. Artık dünün ahlaksızları, bugünün ahlaklıları haline gelmiştir. Bunu engellemeye çalışan muhafazakar-bağnaz kesim her daim olacaktır. Ancak Hegel'in diyalektik kavramından nasibini almış olanların bu bağnazlığa düşmeyeceği de gerçeklik olarak karşımıza çıkar. Hegel'den sonra Engels'in açıkça söylediği gibi; diyalektikin kabulüyle birlikte bağnazlık bireyi terk etmeye mahkumdur. Diyalektikin maddeci yorumu, hiç durmayan bir tarihsel değişimi, hiç bitmeyecek bir kültürel evrimi neredeyse şüpheye yer bırakmayacak ölçüde açıklamıştır. Bu sebepten eşcinselliğin ahlakı berhava etmesi, eşcinselliği kötülemek için kullanılamaz. Eşcinselliği dışlamak için, eşcinselliğin birey, doğal olarak toplum, üzerinde yaratacağı olumsuz etkileri sıralamak, bu olumsuz etkileri göstermek gerekir. Bugüne kadar bu olumsuz etkiler bilimsel verilerin ışığı altında gösterilmiş değildir.
Eşcinselliğe ve eşcinsellere karşı kin besleyenlerin bir diğer argümanı, evlat edinmek isteyen eşcinsellerin çocuklarının yaşayacağı psikolojik travmaların hesabının nasıl verileceği yönündedir. Eşcinselliğin kötü-çirkin-iğrenç olarak kabul edildiği toplumlarda, eşcinsel çiftlerin çocuklarının psikolojik travmalar yaşaması kuvvetli ihtimaldir. Ancak bu travmanın sorumlusu eşcinsellik değil, eşcinselliği içselleştirememiş toplumun çocukta yarattığı iç çatışma halidir. Evde eşcinsel ebeveynleriyle yaşayan çocuk, dışarıda eşcinselliğin iğrençliğine yönelik baskıyla karşı karşıya kalır, bu çatışma hali de psikolojik sorunlara neden olabilir. Bu psikolojik sorunların müsebbibi de eşcinseller değil, eşcinselliği iğrenç olarak kodlayıp, bunu küçücük akıllara zerk etme işiyle uğraşan toplumsal akıldır. Eğer birinden birini mahkum edeceksek, mahkum edilmesi gerekenin, toplumsal aklımızın olumsuzluğunu gösteremediği bir eylemi ve eylemi gerçekleştirenleri mahkum etme girişimi olduğu açıktır.
Eşcinselliğe yüklenirken söylenenlerden bir tanesi de eşcinsellerin ortaya çocuk çıkartamadığı mevzusudur. Dünya'nın nüfus sorunu .çektiği doğrudur. Ancak bu sorun nüfusun azlığından değil, fazlalılığından kaynaklanır. Dolayısıyla eşcinsel birlikteliklerden ortaya çocuk çıkmaması hali, dünya toplumları için olumsuz değil, olumlu bir durumdur. Bununla birlikte, eşcinsel çiftlerin çocuk sahibi olamaması gibi bir zorunluluk da yoktur. İki kadının kurduğu beraberlikte, sperm bankasından alınan spermle kadınlardan birinin hamile kalarak çocuk sahibi olmasının önünü kapayan bir durum yoktur. Ya da erkek çiftin, bir taşıyıcı anne bulması söz konusu olabilir. Yani mesele üremekse, eşcinsel bireyler de üremeye katkıda bulunabilir. Cinselliğin zevk almak için değil, üremek için olduğunu söylemek ise Aziz Augustinus'tan orta çağ Avrupası'na bir hediyedir. Eşcinselliği bu düşünce üzerinden mahkum etmeye çalışanların, prezervatif kullanımından, doğum kontrol haplarına kadar bir dizi gebeliği engelleyen koruyucu önlem karşısında konumlanmayışlarının da nedenini sorgulamak gerekir.
Homofobiklerin eşcinselliğe saldıracağım diyerek şekilden şekle girmekte sınır tanımadıkları son nokta ise, madem eşcinsellikte sıkıntı yok, enseste ne diyorsunuz o halde dedikleri noktadır. Eşcinsellikle ensest arasında kurdukları bağlantının dayanak noktası "tercih" meselesi ya da ikisinin de toplum tarafından reddediliyor olması meselesi olsa gerek.
Eşcinselliğin tercih olup olmadığı uzun bir süredir dünyanın dört tarafında tartışılıyor ve son zamanlar genel kabul, eşcinselliğin doğuştan gelen bir yönelim olduğu yönünde. Yani eşcinsellik tercih olarak kabul edilmediği için, "madem isteyen istediği gibi istediği kişiyle sevişiyor, ensesti de meşru olarak mı görüyorsunuz" gibilerinden bel altı vurma çabaları da boşa çıkmış oluyor. Eşcinsellik ve ensest, olsa olsa ikisinin de toplum tarafından ahlaki-kültürel olarak dışlanıyor olması bahsinde yan yana getirilebilir. Birinin kabulü diğerini de kabul etme zorunluluğunu getirmediği gibi, birini reddetmek de diğerini reddetme zorunluluğunu barındırmaz. Ensest sınırları toplumdan topluma değişen, sosyolojinin ilgi alanına giren bir meselidir. Bugün doğru kabul ettiğimiz sosyolojik bir vaka, yarın doğru olmaktan çıkabilir, aynı şekilde, bugün yanlış kabul edilen sosyolojik bir vaka, yarın doğru olarak kabul edilebilir. Ensesti yanlış olarak kabul etmenin en temel nedenlerinden biri, istismara çok açık olmasındandır. Çocuklarıyla aynı evde yaşayan ebeveynlerin, çocuklarını etki altına alarak kendilerini istetmeleri, kendilerine aşık etmeleri oldukça kolaydır. Bu durum da çocuğun tercihi değil, çocuğun bir yola kanalize edilmesi anlamına gelecektir. Bu da bireyi, bireyin mülkiyetine terkederek, bireyin bireyi kullanmasının önünü açmak anlamına gelir. Bilinçli bir toplumun, kültürel evrim sürecinde ileri aşamalara ulaşmış bir toplumun enseste çok daha olumlu yaklaşması, olası bir gelecektir. Bugün için de tartışılması, olumsuzluklarının konuşulması gerekir.
Dipnot: Ensestist uyduruk bir kelimedir.
30 Ocak 2013 Çarşamba
Sosyalistin Üslup Sorunu Üzerine
Sosyalistlerin genel olarak üslubunda ya da üsluptan çok tavrında üstenci(hiyerarşik kültürel duruş) eğilimin var olduğu doğrudur. Sormaktan çok, bildiğimizi göstermeyi, "acaba" demekten çok, "gerçekte" demeyi, öğrenebileceğimizden çok öğretebileceğimizi varsaymayı seviyoruz. Hatalara ya da hata olarak kabul ettiklerimize içtenlikle değil, bir kaplanın ceylana yaklaştığı gibi yaklaşıyor, yapılan hatadan adeta zevk alıyor, hatayı düzeltme işinde alaycı, karşısındakini küçük gören, hata yapana omuz vermek yerine onun omuzlarına basarak kendimizi övme yoluna gittiğimiz, başkasının hatalarıyla egomuzu şişirerek kendimizi bok bellediğimiz bir garip, ne idüğü belirsiz tavrı göstermeyi uygun buluyoruz. Dostça, yoldaşça, arkadaşça muhabbet edip tartışmak yerine; "sosyalist sivri dillidir, lafını esirgemez, insanlar kırılacak diye gerçekleri söylemekten vazgeçmez" gibi mevzuyla alakası olmayan söylemlere angaje oluyor, ötekileştirerek berikileşiyoruz. Sıkıntılı varlıklarız biz, fazlasıyla. Halkçı olduğumuzu iddia ederken arkamızda olmayan kitlelerin nedenini daima ikinci, üçüncü kişi ve kurumlara bağlıyor, üslubumuzdaki kibri; bilgiyi ve aklı kullanırken edindiğimiz "yok sayıcı", "aşağılayıcı" tavrı görmezlikten geliyoruz. Eylemde, açıklamada, toplantıda, davada vatandaşların büyük çoğunluğunun gözlerindeki öfkeli bakışı değil, bir kaçının alkışını görüyor, bundan gururla bahsediyoruz. Halkın öfkesini cehaletine yoruyor, ama her ne hikmetse halkın içerisinde yer almaktan da imtina ederek, obskürant tavrı uygun buluyoruz. Okuduğumuz üç-beş kitabın, tartıştığımız bir-iki meselenin, yazdığımız makalemsi metinlerin bizi cehaletten çok uzaklaştırmış olduğunu zannediyor, "aşmış" aklımızın ışığını halka yaymak yerine, kişisel mevki-makam uğraşlarımız için debelenip durmayı, yirmi beş, bilemedin otuzumuzdan sonra marifet sayıyoruz. Araştırmacı-yazar, öğretim görevlisi-üyesi olmayı hedefliyor, olmadı bir dergide-gazetede köşe kapmaya, sayısı yüzleri bulmuş, parti-dernek-örgüt yelpazesinde yönetim kadrosu içerisinde yer almaya çabalar oluyoruz. Hiç birinin "para" etmediği yerde, sol siyasi kimliğin getirdiği eş-dost ilişkisinden faydalanarak belediyeye "iş yapmayacak solcu" kontenjanından girmeyi "boynumuz bükük" bir şekilde kabul ediyoruz.
Halk bizi sevmiyor, sevmediği gibi istemiyor da. Yani sevmeme hali kıskançlığın getirdiği bir durum değil, iğrenmenin, nefret etmenin getirdiği bir durum. Bunun nedenlerini kendimizde aramak yerine, sağa sola saldırmaya ve hatta sallamaya devam ettiğimiz sürece de, değişen bir şeylerin yakın bir zamanda olması pek mümkün görünmüyor.
Halk bizi sevmiyor, sevmediği gibi istemiyor da. Yani sevmeme hali kıskançlığın getirdiği bir durum değil, iğrenmenin, nefret etmenin getirdiği bir durum. Bunun nedenlerini kendimizde aramak yerine, sağa sola saldırmaya ve hatta sallamaya devam ettiğimiz sürece de, değişen bir şeylerin yakın bir zamanda olması pek mümkün görünmüyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)