18 Eylül 2013 Çarşamba

Hadi Bugün De Salih Memecan'ı Asalım!

Salih Memecan'ın karikatürünün büyük tepki toplaması olağan bir durum. Karikatür çirkin, saygısız, alçakça. Lakin meseleyi abartıp Salih'in karikatürünün yasaklanmasını, hatta, Salih'in karikatüristliğinin dahi yasaklanmasını savunan geniş bir kitle var. Salih'in "ölüye dahi saygı duymadığı"nı bu yasakçı zihniyetlerine "bahane" olarak kullanıyorlar. Ortada tutarsız olduğu tartışılmaz bir gerçeklik olan pek çok nokta var. Öncelikle her hassasiyetinin örselenmesinin karşısına yasakçı zihniyetin ürünü argümanlarla çıkan bu geniş kitlenin aynı zamanda kendisini özgürlükçü-demokrat olarak tanımladığını hatırlamamız gerekiyor. Bu özgürlükçü-demokrat kitlenin her fırsatta yasakları savunmasının komik tarafı bir yana; Salih'i eleştiren güruhun büyük bir çoğunluğunun kendi hassasiyetleri dışında kalan meselelere karşı Salih tavrını gösteriyor olması gerçeğini hangi yana koyabiliriz? 

Salih'i "ölüye ve ölümlere saygısının olmamasıyla" suçlayanların büyük çoğunluğunun PKK cenazeleri karşısındaki tavrı aşikar değil midir? Kendi ölülerine şehit, PKK ölülerine leş diyenlerden değil misiniz? Gebertin köpekleri, yakın domuzları diyerek savaş tamtamlarını siz çalmıyor musunuz? Gerilla mezarlıklarını tahrip edin, naaşlarını parçalanıncaya kadar sürükleyin, kalan parçalarının üzerine işeyin diyen ve yahut bunları duyup, görüp, bilip umursamayan da siz değil misiniz? Ölüler ve ölümler sadece bizim katıldığımız ya da tahammül gösterebileceğimiz organizasyonlardan, etnik kökenden, mezhepten, örgütten, partiden çıktığı zaman mı saygısızlığın karşısında konumlanmak gerekir? Ölüme ve ölenlere saygısızlığın karşısında konumlandığını iddia ederek ölüme ve ölümlere saygısızlık yaptığını iddia ettiği kişilere parmağını hiddetle sallayabilmek için tüm ölüm ve ölülere karşı saygısızlığın karşısında bir tavır sergilemiş olmamız gerekmez mi? 

Ölüye duyulan "saygının" nedenini bir kenara bırakıp Salih'e yönelen toplumsal lincin anti-demokrat yapısına bakalım. Her birey, yaşadığı toplumun da etkisiyle kendince bir güzel-çirkin ayrımı oluşturur. Kendi güzelliklerini yaşamaya, çirkinliklerinden de çoklukla uzaklaşmaya çalışır. Tabii ki güzel olanı ölen canlının arkasından yas tutanlara saygısızlık boyutuna varacak davranışlardan kaçınmaktır. Ancak güzel olanı bu diye bunun yapılmasını zorunluluk olarak görmek abesle iştigal etmektir. Sadece kendi hayatınızdan yola çıkarak, sadece kendi hayatınızda "güzel" olmadığı halde yaptıklarınızı düşünerek dahi bunu istemeye hakkınız olmadığını anlayabilirsiniz. Bir şeyi yapmak yapmamaktan ya da yapmamak yapmaktan daha güzel olabilir, nitekim, ayıla bayıla çirkini tercih etmek otoriteryanist olmayan rejimler için bireyciliğin temel haklarındandır. Aksi durumu savunmak, toplumu kendi hassasiyetlerimize göre düzenleme işidir, toplum mühendisliğidir. Stalin, Mao, Hitler, Mussolini, Franco gibi "benim gülün dediğime gülecek, ağlayın dediğime ağlayacaksınız" diyen liderlere kızıp, halk üzerinde bu liderler gibi kendi güzel anlayışının hegemonyasının kurulması gerektiğini söylemek tutarsız bir tavırdır, laf-ı güzaftır. 

Muhammed ile dalga geçen karikatürleri özgürlük çerçevesinde değerlendirip, Gezi'de hayatını kaybedenlerle dalga geçen karikatürlerin sonrasında "ölüye saygı" bahanesiyle insanları hedef göstermek izansızlıktır, kendini bilmezliktir. Nasıl ki Muhammed mizahın içerisinde yerini alabiliyorsa, Gezi'de hayatını kaybedenler de mizahın içerisinde kendisine yer bulacak, hayatını kaybeden insanların fikirsel ve eylemsel olarak karşısında olan insanların alay konusu olacaklardır. Bunu çirkin bulabiliriz, bunu aşağılıkça bulabiliriz. Biz çirkin buluyoruz, biz aşağılıkça buluyoruz diye, hatta çizerin kendisi çirkin buluyor olsa dahi çirkini ortaya çıkartanı hedef gösteremez, toplumsal lincin parçası haline getiremez, baskıyla-korkuyla yapmak istediklerinden vazgeçiremeyiz. Bireyi birey yapan toplumlardır. Kimi toplumlardan Carlos Latuff'lar çıkar, kimilerinden de Salih Memecan'lar. Salih Memecan'a piyasadan nasıl el etek çektiririz diye uğraşacağımıza, neden aramızdan bir Salih Memecan çıktığını sorgulamamız, Salih Memecan'ı üreten dinamiklerimize bakıp, yaptığımız yanlışları ve yahut yapmadığımız doğruları gözden geçirmemiz, çuvaldızı direkt olarak kendimize batırmamız gerekir. Her gün başkalarının ölüleriyle ve ölmüşleriyle dalga geçerek geçirdiğimiz, Yunan'ı denize dökmekle, Ermeni'yi kesmekle, Alevi'yi yakmakla, Kürt'ü bombalamakla övündüğümüz toplumsal aklımızdan karikatürist olarak Salih Memecan'ın çıkmış olmasını yadırgamamalıyız. 


12 Eylül 2013 Perşembe

Yatak Altı Düşleri (Şiirsel Atraksiyonlar)

Çok sonraları sevdiğimi farkettim
divanı, üç bacaklı sandalyeyi, yırtık koltuğumuzu
boynunu bükmüş bir akasyamız vardı
yeşile çalan duvarlarımız.
Çok sonraları sevdiğimi farkettim
yalnızlığımı, yalnızlığını, kimsesizliğimizi
boynumuzu bükmüş uzanırdık yatağımıza
mora çalardı bakışlarımız.
Çok sonraları sevdiğimi farkettim
sensizliğimi, bensizliğimi, hiçliğimi
boynumu bükmüş uzanırken yatağıma
toprağa çaldı bedenim.

Çok sonraları farkettim; sevdiğimi.

Tepenin Ardı (Şiirsel Atraksiyonlar)

Hiçbir şey yok ortada
Ne biz, ne de sen
Umutlarımın maviliği
Yağıyor düşlerime
Bir yabancı: Yatamayacak kadar
Bir dost: Çıplak

Hiçbir şey yok ortada
Ne aşk, ne de sevda
Yokluğunun kızıllığı
Dağlıyor örselenmişliklerimi
Bir yabancı: Tanımadığım kadar
Bir dost: Doyasıya öpüşen

Hiçbir şey yok ortada
Ne söz, ne de ilan
O gecenin sarılığı
Yalıyor yüzümü
Bir yabancı: Siktir git diyemeyecek kadar
Bir dost: Kalmamı isteyemeyen

Sadece an; ansızlığımı hapseden.

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Çer-Çöp

Umarsızca yazmıyorum uzun zamandır blogda, 
Sıcak günler değil seni benden uzakta tutan, 
Hayır, değil Gezi olayları, Ergenekon davası, Süveyş Kanalı 
Klavyem bozuk, ağlama. 

Bilgisayarda bir şeyler yazmayalı aylar oldu. Klavyem maalesef bir türlü rahat bırakmadı beni. Artık oksitlenmiş mi desem, virüslenmiş desem bilmiyorum, zira anlamıyorum bu meretin dilinden. Baktım bu günlerde klavye biraz iyi, yazayim bari birikenleri dedim. Akla geldiği gibi, karmakarışık bir metin olacak, metin olun okurken. 

Malumunuz Gezi olayları tüm ülkeyi baştan sona, alttan üste çalkaladı durdu bir müddet. Hala da hortlağı dolaşıyor iktidarın üzerinde. Dolaşsın efendim, politikacıların üzerinde dolaşan halk korkusu önemlidir, gereklidir. Türkiye'de bu korku, cumhuriyetin kurulduğu tarihten itibaren kendisini çok fazla hissettiremedi. Ne zaman halk, iktidar ögeleri karşısında güçlü bir pozisyon elde etti, o zaman devreye ordu girdi, halkın sesi kısıldı ve hatta kesildi. Ne zaman ülkeyi halk yönetecek olsa, halkın kafasına vuruldu, halk sürgün edildi, işkence gördü. Otuz yıldır uykuya daldırılan halk, bir anda değil, yıllar süren birikimin sonucunda tekrar uyandı. Tabii ki bu uyanış, tam anlamıyla bir diriliş olmayacaktı ve olmadı da. Bu sadece başlangıç. Halk sokağa çıkmayı öğrendi, halk, farklılıklarını bir kenara bırakarak bir araya gelebileceğinin farkına vardı. Bu adım oldukça küçük bir adım olarak görülebilir, lakin, ilk defa adım atan bir bebek için ilk adım ne kadar büyük bir olaysa Türkiye halkları için de bu adım o kadar önemlidir. Yürümenin, koşmanın gerçekleşeceği artık aşikardır. Sadece zamanı belli değil. 

Gezi olaylarına ikinci günden itibaren katılmaya başladım. Benim katıldığım dönemde parkın içerisinde yaklaşık 500 kişi vardı. Hatta ilk zamanlarda sayıyı oldukça yadırgamış, tüm sanatçılara, yazarlara, vekillere rağmen bu kadar az kişinin toplanmış olmasına hayret etmiştim. Lakin aynı günün akşamında binlere ulaşan sayı, sonraki gün on binlere, yüz binlere ulaştı. Birilerinin üç ağaç için bu kadar yaygara kopuyor zannettiği mesele kapitalist düzenle girişilmiş üç ağaç pazarlığı hiç değildi. Bugüne kadar binlerce ağaç kesildi, bir çok park ona buna peşkeş çekildi. Kimilerinin zannettiği gibi mesele, barışçıl bir şekilde direnen insanlara karşı polisin gösterdiği sert reaksiyon da değildi. Zira, bugüne kadar toplanan on-on beş kişinin olduğu her yerde polis sert müdahalelerde bulunmuştu. Gezi olayları, Ak Partili olmayanların, RTE'ye karşı var olan sabır bardaklarının taştığı son damlaydı. Yaşam biçimine müdahaleden bilimin aşağılanmasına, dini kararlardan kadınların konumuna, ABD yalakalığından cihadist örgütlere destekçiliğe kadar pek çok konuda her şeyi bilen Tayyip'e karşı kin kusma hali, öfkeyi somutlaştırma durumuydu. Tüm samimiyetimle söylüyorum; görüp görebileceğim en şiddetle arasına mesafe koyan, en mozaik yapıyı barındıran, en kitlesel eylemlerdi. Gezi'nin tadı damakta kaldı, okulların açılması, liglerin başlamasıyla mücadeleye devam edilmesi hoş bir temenni. 

Ergenekon kararlarına değinmeden de geçmek olmaz. Ergenekon'u, ceza alanlar cezalarını hak ettiler ya da hak etmediler ikileminde değil de, dava usule uygun işledi ya da işlemedi ikileminde incelemek lazım. Şayet ben hukukçu olmayan birey olarak davanın gidişatından, işleniş tarzından, tutukluk sürelerinden son derece rahatsızım. Ortada bir usulsüzlük olduğuna inanıyor, darbecilikle uzaktan yakında ilgisi olamayacak insanların darbeyle ilişkilendirilmesini hayretle karşılıyorum. Elbet aldığı cezayı hak etmiş olanlar vardır, ancak bu davanın işleyiş tarzında yapılan hukuksuzlukları örtmek için bahane olarak ileri sürülemezler. Ortada darbeyle mücadele değil, Ak Parti'ye darbe girişimiyle mücadele vardır. Ve bu mücadelenin içerisine, darbeyle alakası olmayan insanlar da tıkıştırılmıştır. Ak Parti için 17bin faili meçhulun faillerini araştıracak bir komisyonun önemi yoktur, Cumartesi Anneleri boş yere nefesini tüketiyordur, Erdal Erenler laf olsun diye asılmış, İbrahim Kaypakkayalara hak ettiği için işkence görmüştür. Ak Parti zihniyetinin, cunta hükümetlerinden farkı yoktur. Darbeyle hesaplaşmak gibi bir dertleri hiç yoktur, zira, bizzat kendileri darbe sonrası siyasi figür ürünleridir. Darbeden karlı çıkan merkez sağın içerisinden gelirler, darbeye ve darbecilere minnet borçları vardır. Ergenekonla ceza alanların cezalarına da bu sebeple sevinmek anlamsızdır. Zira Ak Parti mahkemeleri bu insanların daha önce işlemiş oldukları, cinayetler, insan kaçırmalar, işkenceler dolayısıyla yargılamamıştır; aK Parti'ye karşı giriştikleri anti-demokratik mücadele dolayısıyla yargılamıştır. İki anti-demokratik tarafın mücadelesinde, demokratların sevinecekleri bir galibin çıkması mümkün değildir. 

Yarın Ramazan Bayramı. İslami bir bayram. Lakin, Türkiye'de İslamiyet'e dair bir şey kaldığına inanmıyorum. Ramazan ayı boyunca günde 16 saat aç duran insanlara tanık olduk. Peki bu insanların kaçı Irak'a, Filistin'e, Suriye'ye, Somali'ye, Nijer'e, Mali'ye gittiler? İslamiyet öyle bir hal aldı ki; açlıktan ölen insanların olduğu dünyada elini taşın altına koymayan insanlar, 16 saat aç kalarak sevap kazandıklarını zannedebiliyorlar. Enteresan bir eblehlik. Garip bir toplumsal psikolojik travma hali. Oruç tutarak açın halinden anlayacağını zanneden insanların iftarda yedikleri lahmacun esnasında dahi dünyada birilerinin açlıktan öldüğü gerçeği, tek başına müslümanlığı yerle bir edecek kadar kuvvetli bir ironi. Beyin bedava olduğu gibi, ahmaklık da bedava. 

Hemen yanı başımızda mühim bir savaş devam ediyor. Suriye'de her gün, artık kimin tarafında olduğu belli olmayan insanlar, kimin tarafında olduğu belli olmayan insanları öldürüyorlar. Böyle bir ortamda da biz, hiçbir şey yokmuş gibi adına bayram dediğimiz birkaç günü gülüp oynayarak geçireceğiz. Öyle bir bayram ki, ona bir de islami kimlik vereceğiz. Komşunuz açken tok yatan bizden değildir diyen bir dinin mensupları yarın, komşumuz ölürken zil takıp oynayacaklar. Varın, İslam'ın neresinde durduğumuza siz karar verin. 

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Bir Delinin Yatak Odası Düşleri

Ağız dolusu küfür etmek istiyorum insanlığa.
Her insana küfretmek karşılaştığım, tanımadığım.
Usulca ama bağıra bağıra küfretmek.
Tüm yetimlere sövmek istiyorum ana avrat, beşikteki bebeye, mezardaki ölmüşlere, tatlı köpekciklerinize, saksıdaki nergisinize.
Fakir olanlarınızın suratına tükürmek, çirkinlerinizin üzerine kusmak ve sakatlarınızı dövmek istiyorum ta ki kolumu kaldıracak, ayakta duracak takatim kalmayıncaya kadar.
İğreniyorum tüm sağlamlarınızdan ve sakatlarınızdan.
İğreniyorum tüm güzelliklerinizden ve çirkinliklerinizden.
Gerçek olamayacak kadar gerçekliklerinizden, daha sahte olamayacak kadar sahteliklerinizden ve uğrattığınız hayal kırıklıklarından iğreniyorum.
Otobüs kuyruğunda, kırmızı ışıkta, sinema salonlarındaki reklamlarda, haksızlıkların karşısında, hazırolda bekleyişinizden midem bulanıyor.
Ve midem bulanıyor dula bakışınızdan ve dul kalışlarınızdan.
Bakireliğinizden, akan kanlarınızdan, savaşlarınızdan, ölümlerinizden ve öldürmelerinizden tiksiniyorum. Kusmak istiyorum gelecek nesillerinizin üzerine, sıçmak istiyorum kürtaj masalarında bıraktığınız ceninlerin üzerine.
Medeniyetinizin tek dişini de sökmek geliyor içimden, modernliğinizi çıkarttığınız yere sokmak, kibarlığınızda boğmak istiyorum sizi.
Hastanelerinizi bombalamak, okullarınızı yıkmak, kamu alanlarınıza baş örtüsü sokmak istiyorum, arzuluyorum terörü ve kaosu.
Çarşaflı kadınlar görmek istiyorum her yerde ve çıplak kadınlar; arada kalmış bütün kadınları ayak üstü becermek istiyorum bir köşe başında sıyırarak eteğini ve pantolonumu.
Ne kadar bacağı kıllı adam ve ne kadar bacağı kılsız kadın varsa hepsini toptan intihar bombacısı yapmak istiyorum ve göndermeyi arzuluyorum Marslı düşmanlarımıza ki Dünya savaşları yetmez bana; çıkmalı Evren Savaşları, Tanrı'yı da kıstırmalı bir yerlerinde ve sormalı hesabını tüm acıların, acılarımın, acılarımızın.
Ve sormalı tüm yaşamışların, yaşanmışlıkların ve yaşanacakların.
Ve sormalı hesabını kaderin, ruhun, vicdanın, aklın, peygamber olamamışların, erememişlerin, hayvanların, meleklerin.
Ve sormalı hesabını her vapura, uçağa, otobüse beş dakika geç kalanların.
Maaş alamayanların, aldığını kumara-içkiye-yiyeceğe-içeceğe-giyeceğe yatıranların, okumayanların, yazamayanların sormalı hesabını, bankaların, sigorta şirketlerinin, fabrikaların ve tarlaların sormalı hesabını Tanrı'dan ve tanrılardan.
Kusmalı onların da üzerlerine ve arzulanmalı köşe başındaki Tanrı'nın kulağını çekmek.
Kimsin sen? Kimsin sen? Kimsin sen?
Kimiz biz? Kimiz biz?  Kimiz biz?
Soruların yanlışlığı cevapların doğru olmasına engel değil ve cevapların doğruluğu soruların doğruluğunun önemini ortadan kaldırıyor değil.
Sekovs ve Lombarmtrak.
Hayatın anlamının ne olduğu önemli değil.
Hayal kırıklığı; insan.

9 Mayıs 2013 Perşembe

Bir Tanrı Olarak Hayvansever

İnsanlar işleri olmadığında sinek avlarlar. Ve insanların genelde işleri yoktur. 

Günümüz hayvanseverinin riyakarlığı mide bulandıracak cinstendir. Hayvanseverlik, hayvanı sevmekten çok, hayvanların insana hizmeti üzerinden kurgulanan insanın efendiliğine hizmet ediştir. Bu hayvanseverlik biçiminde, hayvansevmezler hayvanlara karşı efendiliklerini kötüye kullananlar olarak tanımlanabilecekken, hayvanseverler de hayvana karşı efendiliklerini "iyi kalpli" bir şekilde devam ettirenler olarak kodlanabilir. İnsan hakları mücadelesinin şiddetlendiği yüzyıllarda bazı kimseler hayvan haklarına karşı da duyarsız kalamadılar. Bu duyarlılık da hayvanların gerçekten doğal özlük haklarına kavuşması olarak tabi ki gerçekleşmedi. Kendisini hayvanın efendisi olarak gören insan, hayvanın efendiliğinden vazgeçmek yerine, efendiliğinin devamını ,kendini vicdani olarak yaralamayacağı biçime sokarak sağlamaya çalıştı. İnsana sebepsiz yere vurmanın tamamen kalkması konusunda hemfikir olan toplum, haliyle hayvana da sebepsiz yere vurmamak gerektiğini hissetti. Bu duygusal yoğunluğun insanı vicdani olarak baskılaması sonucunda, bazıları, hayvanlara da sebepsiz yere vurulamayacağını söylemeye başladı. Bu insanlara göre hayvanlara sebepsiz yere vurulamazdı, ancak onların üzerine binilebilirdi, ya da insan evladı zevk alsın, kumara olan açlığını bir nebze de olsa yatıştırsın diye at yarışları düzenleyebilir, düzenlenen at yarışlarında da jokeyler atları dilediği gibi kamçılayabilirdi. Köpek dövüştürmek yasaktı, ancak bir öküzü ölene kadar karın tokluğuna tarlada çalıştırmanın bir sakıncası da yoktu. O öküzdü ve öküz olarak görevi insanın tarlasını sürmek olmalıydı. Hayvanseverlerin buna bir itirazı olmadı. Olmamaya da devam ediyor. 

İnsan evladının hayvanlar üzerinde var olduğunu zannettiği efendiliğini vicdanen rahat ederek devam ettirmek için uydurduğu "hayvanseverlik" kılıfı aynı zamanda da toplumdan saygı görmenin aracına dönüştü. İnsanlar hem efendiliklerine devam ettiler, hem vicdanlarını rahatlattırdılar, hem de toplumdan saygı gördüler. Saygı gördüğü ölçüde, vicdanları rahatladığı ölçüde de riyakarlaşmaya devam ettiler. 

Hayvanseverlik bir yandan kedileri tekmeleyerek öldürmemek üzerine bas bas bağırmayı örgütlerken, bir yandan da toplu böcek katliamlarını, uyurken bireyi rahatsız ettiği için ölmeyi hak etmiş olan sivri sinekleri, sırf yayabileceği hastalıklar ve görüntüsünün nereden geldiği belli olmayan iticiliğinden dolayı öldürülmesi gereken fareleri ve sıçanları görmezlikten gelmeyi tercih etti. Zira kediler tatlı yaratıklardı, görünüşleri estetikti ve hepsinden önemlisi öldürülürken acı sesler çıkartabiliyorlardı. Ancak belediye araçlarının senin benim onun vergileriyle soykırımsal bir harekete giriştiği böceklerin farkına varabildiğimiz tatlılığı ve vicdanlarımızda derin izler bırakabilecekleri çığlıkları yoktu. Onlar haşerattı, neden olduğunu bilmediğimiz nedenlerden ötürü de ölmeye mahkumlardı. Fareler engizisyon mahkemelerini aratmayacak yöntemlerle öldürülebilirdi. Yere yapıştırılabilir, kapanlara yakalanması sağlanabilir, zehirlenebilirlerdi. Zira onlar fareydi. Fare olarak doğdukları için bunları hak ediyorlardı. Ama sakın ha sokaktaki bir köpeği zehirlemeye kalkmayın; o zaman "hayvanseverleri" kapınızda yumruklarını sıkmış bir biçimde görürsünüz. 

Günümüz hayvanseverleri, gerçek hayvan severler olsalardı; muhtemelen ilk iş olarak petshoplara saldırır, olabildiğince hayvanı birer mal olarak satılmaktan kurtarırlardı. Yüzlerce hayvanın bir odaya tıkıştırılarak alıcı beklediği alanların pek hayvanların iyiliği için olduğu söylenemez sanırım. Bir canlının mal olarak alınıp satıldığı petshoplar, ve sadece belli "kalitede" olduğu düşünülen hayvanların mal olarak alınıp satıldığı petshopların, insanların satıldığı köle pazarlarından farkı nedir? Hayvanların henüz konuşamıyor olması mıdır? Hayvanlar birer canlıdır, her canlı gibi de kendi hayatlarını bulmalı, kendi hayatlarının yolunda, kendi başlarına ilerlemelidirler. 

Aynı hayvansever güruh; sıklıkla hayvan türlerinin kendi yollarında gitmesine de izin vermezler. Yok olmak üzere olan "estetik" bir tür mü var, hemen o türü koruma altına alır, tel kafeslerle çevrili milli "doğal" parklara hapseder, çiftlerini kendi tercih ettikleri hayvanlarla çiftleştirme yolunu seçerler. İnsan evladı hayvanın efendisi olduğu gibi, tanrısı olmaya da karar vermiş görünmektedir. O istemeden hiçbir tür yok olup gidemez, o istediği müddetçe, türler var olmak zorundadır. Halbuki dünya dünya olalı bir çok tür bu süreç içerisinde kaybolmuş, bir çok yeni tür ortaya çıkmıştır. Bu metin karalanırken dahi muhtemelen bir kaç tür ortadan kalkmıştır. Türlerin ortadan kayboluşu yeni bir şey değildir, engellenmesi gereken bir şey hiç değildir. Doğal ortam kimi türleri yok eder, gün geldiğinde bizim de yok olacağımız gibi. Kendi türünün yok olmayacağını varsayan insan evladı, kendisinin estetik bulduğu, var olması gerektiğini düşündüğü türleri de yok olmaktan kendi deyimiyle kurtarır. Kendisiyle birlikte o türleri de var olmaya zorlar. İnsan evladı kendisini Dünya'nın tanrısı zanneder. Hangi türün kaybolup hangisinin kaybolmayacağına o karar verir. 

Hangi türün kaybolup kaybolmayacağına karar veren hayvansever insan; kendi türünün devamlılığı için hayvanları kobay olarak kullanmaktan da hiç kaçınmaz. Çoğu zaman hayvanların kobay olarak kullanılması gerçek anlamda bilim üretmekten çok; insanların ünvan almalarının yapmış olduğu deney, yayınlamış olduğu bilimsel makale ile alakalı olmasından kaynaklanır. Çoğu öğretim üyesi, zaten daha önce araştırması yapılmış olan meseleler için tekrar tekrar araştırmalar yapar ve bu araştırmalarda da bir çok hayvanın katledilmesine neden olurlar. Amaç bilimsel ilerleme değil, yardımcı doçentin doçent, doçentin profesör olma arzusudur. Çoğu bilim insanı da sağlam bir okumayla ulaşacağı bilgilere, küçük deneylerle hayvan katliamı yaparak ulaşmayı daha kolay bulduğundan mütevellit bu işe girişir. Zira onlarca fare öldürmek, onlarca kitap okumaktan daha kolaydır. Bilime katkı sağladığını düşünen insanın vicdani rahatlığı da bu katliamı kolayca sineye çeker. 

Bilimle dinin görece ortaklaştığı nadir alanlardan bir tanesi hayvanlara bakış açısıdır. Nasıl ki bilim, insan türünün devamlılığı için hayvanın katlini uygun görürse, dinlerin büyük bir kısmı da, hayvanları insanların emrine tahsis eder. İbrahim İsmail'i kurban edecekken gönderilen koyun, sonraki asırların baş kurbanı olarak tarihe geçer. Keşke gönderilen sinek olsaydı da, hali hazırda zaten katliamını gerçekleştirdiğimiz sinekleri öldürürken sevapları da topluyor olsaydık. Kurbanın yanı sıra, görece medenileştiğine inanan insan evladı, adak olarak bakire kadınları değil de, hayvanları kesmeyi uygun görür. İşe girmek için horoz kesmeyi vaat eder, ya da bir koç kesecektir.  İnek kesecek olursa muhtemelen işe girme sırasının önüne doğru melekler tarafından taşındığını düşünmektedir. Bugün bakire bir kadının tanrılara kurban verildiğini düşünün. Oluşacak toplumsal tepkiyi düşünebiliyor musunuz? Ya da ben bakire kardeşimi tanrılara sunmak istiyorum diyen bir adamın düşeceği konumu düşünün. Şüphesiz ki günümüz insanları bunun saçmalığından dem vuracaklardır. Ancak aynı insanlar, aynı tanrılara hayvanların kanını sunmaktan da geri kalmazlar. Bilimle din bu konuda iyi anlaşır. İkisi de insanları kullanmaktan vazgeçmiş, ikisi de hayvanları, insanın iyiliği için katletmekten sakınca duymamıştır. 

Günümüz hayvanseverliğinin konumu budur. Esas öykünülecek tarafının uçmak olduğunu düşündükleri kuşları küçücük kafeslere tıkarlar. Evcil hayvanlarının boyunlarından birer tasma vardır. Önlerine bir kap yemek koyar, bunun karşılığında onlara isim verebileceklerini düşünürler. Bazı hayvanlara biner, bazılarının sırtına yük yükler, bazılarını sevmelik, bazılarını yemelik, bazılarını avlık olarak ayırırlar. Kimileri sadece görüntülerinden, kimileri sadece gürültülerinden, kimileri de sadece doğal beslenme şekillerinden dolayı katledilebilir olarak sınıflandırılırlar. Kimilerinin görevi süt vermek, kimilerinin yumurta vermek, kimilerinin de güzel vakit geçirtmektir. İnsan asırlar önce olduğu gibi bugün de hayvanlara efendilik taslamaktadır. Dün açıkça yaptığını, bugün riyakarlıkla yapmaktadır. Aradaki en büyük fark bundan ibarettir. 

12 Nisan 2013 Cuma

Leyla Erbil; Kalan'dan Alıntılar

"(...)
ne olurdu sanki dedik
ufak bir toprak parçasıyla
federatif parçasıyla toprağın yetinip
bir lokma bir hırka
bir hırka bir lokma ile
bilseydi yetinmeyi ceddimiz
peygamber efendimiz (s.a.v) gibi
o yüce varlığın
ayşe anamız mıydı yok hatice anamızın deve kervanıyla
yetindiği
küpeyken kulaklara inciden
ya da
çalışıp çırpınıp alın teri
göz nuru
kol emeğiyle geçinip gitseydi osmanlı
tüm tebaasıyla eş
kavrularak kendi yağıyla
çıkararak taştan ekmeğini
öğüterek ununu yel değirmenlerinde
don kişot gibi
püfür püfür
ablam işitti
ve dedi
kendi yağlarıyla kavrulmakmış !
sevsinler sizi!
o zamanın savaş gereklerini siz nereden bileceksiniz ki;
çölü bildiniz mi
yokluğu
susuzluğu
gözleri kör eden esişini
kumun
açlığı
yoksulun gırtlağını
açın ahlakını bildiniz mi siz
hatice anamızın deve kervanıymış
küffara karşı savaşma nedir bildiniz mi
cihat olmasaymış islam böyle güçlenebilir miydi
ne sanıyordunuz yani yok olurduk yok hepimiz
o zaman bütün dünya musevi ya da isevi ha? dedi
üniversiteye başlamış
karşısına çıkan ülkücü bir çocuğa aşık olmuş
unutmuştu ayrıldığı düzce eşrafından göbekli eşini
genç kızlığının eftim'ini de gömmüştü dibine
yüreğinin
bakışı "roma açık şehir" filmindeki
hışım dolu silvana mangano'nun bakışı
yürüyüşü rap-raplaşmıştı o günlerde
(...)"

Syf: 16-17-18

"(...)
ve ileride mustafa kemal'i örnek alıp
ulus devlet kurmak isteğiyle
militan kesilecek kürt kızların anneannelerinden
dilendim ikinci kalemlerini
(...)"

Syf: 21

"(...)
kötülük doluydu insanlarımız o günlerde
şimdi nasıllar bilemeyeceğim desem de
bilmekteyim bilmekteyim
yok korkmuyorum söylemekten de
yetim yurtlarında seksen kiloluk götgöbek heriflerin hortumla döverek bayılttığı yavrularımızı, hiçbir şey bilmez yaşta ırzına geçilenleri, satılan fahişe çocukları, diri diri gömülen kızları, sevgi yuvası'ndaki bi damla evlatların nasıl yumruklandığını amatör boksörlerce
ve hele
ağlayan aç bebeleri bacağından yakalayıp duvara çalan
canavar bakıcılarını küresel liberal müslüman türkiye'nin
ya da müslüman küresel liberal türkiye'nin
(...)"

Syf: 32

"(...)
cumartesi anneleri
pazar,
salı çarşamba perşembe
babalar yok
cuma toplu namaz
kaybedişler
binlerce çocuğun kayboluşu
yok oluşu
televizyonda
masum yüzlü katiller
gözyaşı dökmekte
katlettiklerinin analarına benzeterek kendilerini
şiirler okuyarak ağlamaktalar
kanı yerde kalmayacak teraneleri
perdede
(...)"

syf: 51

"(...)
hadi adını koyalım kendi ulus devletini kurma adına
intihar yerine "canlıbomba" olmayı seçmiş
çocuklardan söz ediyorsun
intihar soylu ve kişisel bir seçimdi
"canlıbomba" ise bir seçilme
(...)"

syf: 61

"bir çocuğum olsa zeyyat'tan ama sabit'e senden desem,,, anlar mı? anlamaz,,, günahkar kadının çocuğu olur doğan bebek,,, ama neden öyle yapayım,,, neler geçiyor aklından insanın,,, durup dururken,,, durup dururken mi,,, ne inanılmaz yaptırımcılığı var şu uygarlığın..."

syf: 176

Tüm alıntılar Leyla Erbil'in Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan "Kalan" kitabının 6. basımındandır.