23 Eylül 2015 Çarşamba

Fazlasıyla Uzun Bir Aradan Sonra Gelen BSN

Merhabalar dostlar, canlar. Uzun zamandır "Bir Sarhoşun Notları"na katkıda bulunamıyordum. Bunun ana nedeninin "yazmak için sarhoş olmaya başlamış olmamın" farkına varmış olmam olduğunu söylemeyi ne kadar çok isterdim tahmin bile edemezsiniz. Ya da en azından; entelektüel birikimin, arttıkça, insanı daha az "söylem"i arzular hale getirdiğine yaslanabiliyor olsaydım; hoş olurdu. Muhtemelen bunların yerine söyleyebileceğim tek neden; söylediklerimin yetersizliğinin yüzüme vurulacağı korkusuyla birleşen tembelliğimden ibaret. Eksikliğini de hissetmediniz nitekim, sorun yok.

Geçenlerde yine Zygmunt Bauman okurken denk geldim; Saramago Yoldaş terlememizle aynı sebepten mi konuştuğumuzu sorgulayarak söylemin doğadanlığına/doğallığına göndermede bulunmuş ve söylediklerinin önemsizliğinin farkında oluşuna, söylemlerinin yalnızca kendisinin var oluşuna sunduğu katkının da önemine atıfta bulunmuş. Hepsi iyi-hoş da Saramago Yoldaş; kendin yazdığını bildikten sonra, bir başkasına önem atfetmezken, kendi adınla yazmak niye? Birey anonimleşerek yazmalı, anonimleşerek salmalı bildirilerini; belki o zaman şüphe etmeyebileceğimiz bir iletişimi mümkün kılabildiğimiz ortamı tahayyül edebiliriz.

Zygmunt Bauman dedim de aklıma geldi; bir ara tıraş olmanın ne derece ustalık isteyen bir alet bakımına ve ne derece yeteneksizleştiren bir alet kullanımına dönüştüğünü ustalıkla anlatıyordu. Hemen hemen her ihtiyacımızı giderirken, en az, 2-3 aracı kişiye ihtiyaç duyar hale geldik. Onlarca yıl önce yaşamış insanlardan çok daha verimli bir tıraşı, çok daha kısa bir sürede olabiliyoruz; ancak, bu tıraşı mümkün kılan araçlar için bir tasarımcıya, bir işçiye, bir nakliyatçıya, bir tüketici hakları koruyucusuna ihtiyacımız var. Bu insanların her birinin emeğini düşündüğümüzde tıraş için harcadığımız zamanın kat ve kat attığını görebiliriz. Problem sadece emek gücümüzün ikamesinin verimsiz bir hal almasında değil; problem tek tek bireylerin kendi başlarına kendi başlarına gelen problemleri çözebilme yeteneklerinin azalıyor olmasında. Bir tıraş makinesini var etmek ya da tamir etmek için gereken teknik bilgi ile bir usturayı var etmek arasındaki teknik bilgi farkını sanırım anlatmama gerek yok. Bunların bakımı ve tamiri için gereken teknik bilgiyi de anlatmama gerek yok. Dolayısıyla, dünya nüfusu arttıkça, yeni insanlar için yeni iş imkanları türetip kendi yeterliliklerimizi de bu yeni iş kollarına devrederek şey'leşiyoruz. Şarap konulan bir bardak, şaraptan ne kadar tat alıyorsa, yakında, biz de hayattan o kadar tat alacağız gibi görünüyor.

Var olduğu halden mutlu olan kaç kişi var? Peki isyan eden, itiraz eden, değişim isteğini dile getiren kaç kişi var? Bu büyük fark neden? Korkuyor muyuz? Korkuyorsak neyden korkuyoruz? Bir tek hayatımızın olması mı bizi korkutan? Öbür tarafın varlığı mı, yoksa, yokluğu mu daha korkutucu? Tüm dinler bir isyanla mümkün olmuşken, isyanın bunca mahkum edilişi neden? Peki isyan bunca kötüleniyorken; bunca isyanın varlığını nasıl açıklayabiliriz?  Savaş uçaklarının gölgesi altındaki isyansızlık ile iktidar olanın güdümündeki isyan pazarlanıyor; neyden yana olduğumuzu neye karşı olduğumuzu iyi seçmemiz gerek. Egemenin ne olduğunu iyi görmek gerek.

Bir ara Deleuze okurken dikkatimi çekmişti; "ordulaşan gerillalar"dan bahsediyordu. Gerilla birlikleriyle ordular arasında ciddi farklar vardır; bir ordu, daha çok, çoğunluğuna mensup olduğu toplumun, çoğunluğa mensup olmayanlarını kendi çoğunluk zihniyetini paylaşmaya zorlar. Gerilla birlikleri ise bu zorlamalara karşı, azınlıkların, kendi ürettikleri kültürü yaşayabilecekleri bir yaşam alanını muhafaza etmeye çalışır. Ordular kavramsal ortaya çıkışları gereği istilacı, gerilla birlikleri ise direnişçidir. Buraya kadar bir sorun görünmüyor. Ne var ki Deleuze, ilk gerilla yaratıcısı olarak gördüğü İngiliz ajan Lawrence'tan alıntı yaparken; gerilla birliklerinin başarı yakalayabilmek için "kaçınılmaz" olarak bir dönemden sonra ordulaşmaları gerektiğinden bahsettiğini anlatır ve buna da katılıyormuş gibi görünür. Rojava'da yaşananlara ne kadar da benzer değil mi? Hemen hemen her şehirde geri çekilmek zorunda kalan Kürt gerillaların yerine gelen yayılmacı Kürt orduları. Ne yapacağız? Utandığımız ordulara bir yenisinin daha eklenmesini mi selamlayacağız?

Malum; bugün-yarın "Kurban Bayram'ı". Sanıyorum ki her aklı başında insan, bunun, bir zamanlar Tanrı'ya bakire kurban etmekten çok da farklı olmadığının farkındadır. Bunun ne derece canice bir "bayram" olduğunu tekrar anlatmayacağım;  ne var ki, bazı vegan arkadaşlarımızın mevzuyla alakalı olarak "mevzuyu özelleştirmek; durumun genelliğine zarar veriyor" tarzındaki söylemine de itiraz etmeden duramayacağım. Tabii ki kişilerin genel olarak ürünleştirilmesine itiraz etmek temel kaygımız haline gelmeli; ya da kaygımız kişilerin şey'leşmesiyse, bunun bu şekilde olmasını istememiz pek bir anlaşılır. Ne var ki "Kurban Bayramı" denilen hede/höde kişisel kurtuluşla birlikte toplumsal kurtuluşun da bu tarz bir hayvan katliamından geçtiğini ve dünya mutluluğunun da bu tarz bir katliamla mümkün olabileceğini anlatır bir konuma sahip. Dolayısıyla bireyin sadece sevdiği için, acıktığı için, öyle olmasının normal olduğunu düşündüğü için birini boğazlamasıyla; kişinin ve toplumun bu şekilde daha iyi olacağını düşündüğü için boğazlaması arasında küçük bir ayrımı da saklı tutmanın iyi olacağını düşünüyorum. Ne dersiniz; bu ayrımı cebimizde tutmayalım mı?

Yazmadığım çok şey var, mesela; ot. Alkol neredeyse dünyanın her yerinde serbestken; pek çok kimyasal, ilaç adı altında doktor gözetiminde alınıyorken, sigara dediğimiz illet püfür püfür içiliyorken, ot, nasıl olur da serbest olmaz? Nomsky'e danışın derim; ABD'nin ulusal çıkarları için alkolü nasıl yasaklayıp serbest bıraktığını, kokainle ne zaman mücadele edip ne zaman etmediğini, otun neden illegal olarak kalmasını istediğini çok kibarca, Bilal'in de anlayabileceği şekilde anlatıyor. Sizin neyiniz eksik?

Erken seçimlere gidiyoruz. Bir önceki seçimlerde HDP'ye o vermiş olan annem bu seçimde HDP'ye oy vermeyecek. Nedenini kendi de pek bilmiyor. Şehit haberleri gelirken Demirtaş çok ortalarda görünmemiş; öyle diyor. Ne diyeyim; ATV'yi biz satın aldık; yine de Demirtaş'ı çıkarıp da konuşturmuyoruz; zira insanların ölmesine çok seviniyoruz mu diyeyim?  Annem yaşlı olduğunu düşünen bir kadın; oyuna etki etmek, reyini manipüle etmek bana düşmez. Ne var ki AKP bu konuda oldukça başarılı.

Bana da soranlar oluyor; oyun nasıl hala HDP'ye oluyor diye. Jodorowsky bir ara "vatanım; ayakkabılarımdır" demiş. Kötü mü demiş? İkbal de haccın müslümanlarda vatan mefhumunu yakacağını söylemişti ama, pek buralı olmamış gibi görünüyor müslümanlar. Duruşumun çok net bir izahı var; bir yerde, bir azınlık, örgütlü bir arzusunu dile getirdiğinde; özellikle, çoğunluğa mensup bir bireysem, bu azınlık talebini desteklemeyi zaruret olarak görüyorum. Elimde değil, zaruret. Kürdistan halkları bir Kürdistan ülkesi istiyorlarsa; bana da desteklemek düşer. Ne diyeyim; "hepiniz yanlışsınız, doğru benim" mi diyeyim?

Buradan "hepiniz orospu çocuğusunuz" desem annem alınıyor. Zira bu yazdığımı anneme aktaran orospu çocuğu akrabalarım var. Yine de; "hepiniz orospu çocuğusunuz". İstisnası değilim.

Orospu çocuğu demişken; orospu çocukluğundan seksistlik devşirerek bir hassasiyet üretiyorsanız kendinize dikkat edin derim ben; orospu çocukluğu seksüel bir tercihe/yönelime/olmaklığa referans vermeyen bir küfürdür. Buna rağmen öyle olduğunu düşünüyorsanız sıkıntının büyüğünün kendinizde olduğunu anlamanız gerekir. Bunun yanı sıra orospu çocuğundan küfür devşirmeyi tabii ki tartışabiliriz. Birilerinin orospuluğundan, birilerinin orospuluğuna herhangi bir katkısı olmayanı suçlu bulmak acınası bir durum olsa gerek. İnsanın ebeveyenlerinin orospuluğu insanı niye ilgilendirsin ki? Orospuluğun suç olup olmadığını ayrıca, ayrı bir zamanda tartışalım.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Hermann Hesse'nin Knulp'undan Göçebelere Dair Bir Fragman

Kimsenin ağzına bakmadan, yalnızca hava ve mevsim koşullarına bağımlı, önlerinde bir hedef, başları üstünde bir dam olmaksızın, her türlü servete sırt çevirmiş ve tüm rastlantılara kapıları açık, çocuksuluk ve gözüpeklik taşıyan yoksul ve güçlü yaşamlarını sürdüren yersiz yurtsuzlar, cennetten kovulmuş Âdem'in oğullarıdır, kimseye zararı dokunmayan hayvanlarla kardeşlerdir. Her saat başı Tanrının kendilerine sunduğu şeyleri; güneşi, yağmuru, sisi, karı, sıcağı ve soğuğu, rahatı ve sıkıntıyı onun elinden şükranla alıp kabullenirler. Onlar için ne zaman, ne tarih, ne hırs söz konusudur, ne de başlarını sokacak bir eve sahip olanların öylesine inanıp taptıkları gelişim ve "ilerleme" denen putu tanırlar. Yersiz yurtsuz göçebe biri kaba ya da ince, maharet sahibi ya da beceriksiz, yürekli ya da ürkek biri olabilir, ama her zaman bir çocuk kalbi taşır sinesinde, her zaman dünyanın yaratıldığı ilk günde, her türlü tarihin öncesinde yaşar, her zaman yalın bir nitelik taşıyan az sayıda içgüdünün kılavuzluğunda sürdürür yaşamını. Hayatın tümüyle ne çok kırılgan ve geçici olduğuna, ve tüm canlıların kendilerindeki o birazcık sıcak kanı dünyanın buzsu mekânları içinden nasıl bir sefalet ve korkuyla taşıyıp götürdüklerine varlığının derinliklerinde aşinadır. Ya da göçebe biri sadece çocuksu ve açgözlü bir davranışla zavallı midesinin buyruklarını yerine getirir. Her iki durumda da, ondan nefret eden, onu horlayan ve ondan korkan mal mülk sahiplerinin ve yerleşik düzende yaşayanların karşısında yer alır, onların azılı düşmanıdır; çünkü söz konusu kişiler tüm varoluşun geçiciliğinin, tüm yaşamın sürekli sararıp soluşunun, çevremizdeki tüm evreni dolduran o buzsu soğukluğuyla amansız ölümün kendilerine anımsatılmasını istemezler.


Hermann Hesse, Knulp, Çev: Kamuran Şipal, YKY, 7.baskı: İstanbul, Mayıs 2014, s.93-94

12 Haziran 2015 Cuma

Pablo Neruda'dan İki Şiir (Ayağın Masalı/Kötü Eğitimime Dair)

Ayağın Masalı

Çocuğun ayağı daha bilmiyor ayak olduğunu
bir kelebek olmak istiyor, bir elma.

Ama zamanla, taşlar, cam kırıkları,
sokaklar, merdivenler,
sert toprak yollar
öğretirler durmadan, uçamayacağını ayağa,
dalda yuvarlak bir meyva olamayacağını.
O zaman, yenilir
çocuğun ayağı, düşer
savaşta,
bir mahpustur artık
bir ayakkabıda yaşamaya mahkum.

Tıpış tıpış karanlıkta
öğrenir dünyayı kendi yolunda,
bilmeden öbür ayağı, kapanmış,
keşfederek yaşamı kör bir adam gibi,

Kuvarstan o yumuşak
tırnaklar, o hevenk,
sertleşir, donuk maddeler
olurlar, boynuz kadar katı,
ve minicik taçyaprakları çocuğun,
yassılıp biçimsizleşir,
gözsüz sürüngenlere benzerler,
üçgen başlarına solucanların.
Nasır bağlarlar sonra,
ve örtülürler
minik yanardağlarıyla ölümün,
kabullenmesi zor sertlikler.
Ama yürür o kör şey
ertelemeden, durmadan
saatlerce,
ayak ayak,
bir erkeğin,
derken bir kadının,
bir aşağı,
bir yukarı,
kırlar, madenler boyunca
çarşılar, bakanlıklar,
geriye,
dışarıya, içeriye,
ileriye,
çalışır ayak kunduranın içinde,
çok az vakti olur
aşkta ya da uykuda çıplak kalmaya,
yürür, yürürler,
adam durmak isteyinceye kadar.


Derken iner
yerin altına, bilinçsiz,
çünkü her şey, her şey karanlıktır orda,
hiç bilmez artık ayak olmadığını,
gömdüklerini onu uçabilsin diye
olsun diye
bir elma.

s.61-62

Kötü Eğitimime Dair

Hangisi ki hangisi, hangisi nasıl?
kim biliyor ne yaptığını?

Nasıl doğal balıklar!
Hiç yersiz davranmıyorlar.
Konuk gibiler denizde,
her zaman kusursuz giyiniyorlar,
bir tek pulları bile eksik değil,
su takmış madalyalarını.

Ama ben her gün
yalnız ayaklarımı değil,
dirseklerimi de koyuyorum tabağa, böbreklerimi de,
lirimi, ruhumu, çiftemi.

Bilmiyorum ne yapacağımı ellerimle,
düşündüm onlarsız görünmeyi,
peki nereye koyayim yüzüğümü?
Ne ürkünç bir belirsizlik!

Ve sonunda, kimseyi tanımıyorum.
Hatırlamıyorum adları.

-Bana yabancı gelmiyorsunuz.
-Siz kaçakçı değil misiniz?
-Ya siz, bayan, siz değil misiniz
damlarda başıboş
yürüyüp duran
alkolik şairin sevgilisi?
-Uçtu o, çünkü kanatları vardı.
-Siz devam edin dünyevî olmaya.
-Vermek isterdim ona
Yerli bir dul gibi büyük bir mangal,
şimdi yakamaz mıydık onu
soluğunu keserdi insanın.

Bir başka zaman, bir elçilikte,
sarışın bir kıza tutulmuştum,
orada soyunmuyordu,
ben de kabalık ediyordum ona:
çılgın mısın, yabanıl heykelim benim,
nasıl kımıldarsın giysilerinle?

Sertçe yasakladılar bana
her türlü toplantıyı
kazara yaklaşacak olsam
kapatırlardı pencerelerle kapıları.

Ben de çingenelere takıldım
büyücülere,
gemisiz gemicilere,
balıksız balıkçılara,
ama hepsinin kuralları vardı,
sert protokolları,
ve ağlanası eğitimim
sürükledi beni kötü bir sona.

Ne gidiyorum artık, ne geliyorum,
ne giyiniğim, ne çıplak,
kuyuya düşürdüm çatalları,
kaşıklarla bıçakları.
Yalnız kendime gülümsüyorum,
boşboğaz sorular sormadan,
ne zaman gelseler beni götürmeye
ziyafetlere büyük debdebeyle,
giysilerimi gönderiyorum, kunduralarımı,
gömleğimle şapkamı
ama bunlar da memnun etmiyor onları
kostümüm unutmuş kravatını.

Ben de kurtulmak için kuşkulardan
karar verdim onurlu bir yaşama,
olanca etkin bir tembellikle,
temizledim niyetlerimi,
yalnız çıktım akşam yemeğine,
ve ayrıldım, sessizliğimi koruyarak.
Gün oldu, dansa kaldırdım kendimi,
fazla heyecan duymadan,
yalnız yattım, istemeden
odamı şaşırmayayım diye.

Elveda, çünkü buraya geliyorum.
Günaydın, acele gidiyorum.

Şimdi biliyorlar, görmek istediklerinde:
beni olmadığım yerde aramalılar,
sesleri varsa, fazla zamanları,
portremle konuşabilirler.

s. 72-73-74


(Pablo Neruda, Kuruntular Kitabı, çev:Erdal Alova, Aralık-1999, İmge Kitabevi, özg:Estravagario)



2 Nisan 2015 Perşembe

Lyotard'ın Adil Olana-Olmayana ve Rehin Alma Eylemlerine Dair Düşünceleri

Ne zamandır DHKC militanlarının rehin alma eylemiyle ilgili bir şeyler karalayayim diyor, ancak sosyalist/komünist arkadaşların "analizcilere" olan öfkesinden çekinip vazgeçiyordum. Şimdilerde aklıma Lyotard'ın konuya dair çokça katıldığım küçük notları geldi ve bu notlar sayesinde söyleyeceklerimi Lyotard'a söyletip, mevzubahis öfkeyi de Lyotard'a havale edebileceğim ihtimali ortaya çıkmış göründü. Bu ihtimalden devam edelim;

"JFL: Mutlak adaletsizlik, mecburiyet pragmatiğinin, yani adalet Oyununu oynamaya devam etme imkânının dışlanmış olmasıdır. İşte adaletsiz olan budur, adil olanın tersi değil, adil olan ve olmayan sorusunun sorulmasını ve sorulu kalmasını yasaklayan şey. Öyleyse elbette her tür Terör, yok etme, katliam, vs. veya bunların oluşturduğu tehdit, tanım gereği adaletsizdir. Katledilen insanlar, adil olan ve olmayan oyununu oynamaya devam edemeyecektir. Ama dahası, oynama imkânının, bir mecburiyet pragmatiğini yeniden oynama imkânının, hali hazırdaki pragmatiğin taraflarından birinin elinden alındığı, elinden alınmış olduğu her tür karar, bu etkiye sahip her tür karar, zorunlu olarak adaletsiz bir karardır. Ayrıca bu etkiyi, bu etkileri düşünmek gerek...

JLT: Bana öyle geliyor ki bu pragmatik analiz, belirli bir "terörizm" tipine doğru genişletilebilir.

JFL: "Terörizm" dediğimiz şey, aslında iki çeşit işlemin üzerini örten bir şeydir. Temelde savaş oyununa ait olan bir şiddet türü vardır: bir rakiple karşı karşıyayım, bir delik açıyorum, hücum ediyorum ve güçlerinin bir kısmını yok ediyorum. Bu konuda tekrar ne denebilir, bilmiyorum. Rote Armee Fraktion [Kızıl Ordu Fraksiyonu] grubu hücum edip, Heidelberg'deki Amerikan bilgisayarını yok ettiğinde, bu savaştır, grup kendini savaşta hisseder, savaşır ve gerçekten de rakip güçlerin bir kısmını yok eder. Peki, ikili savaş denen belirli bir oyuna aittir bu. Ama aynı grup, Schleyer'i kaçırıp, üçüncü bir kişiye Schleyer'in ölümü üzerinden şantaj yaptığında bu, bir öncekiyle hiç ilgisi olmayan başka bir şiddettir; bence yalnızca bu "terörizm" adını hak eder ve Devlet tarafından kullanıldığında da, doğası aynıdır. Ve bu durumda, az önce söylemiş olduğum duruma düşmüş olur, adalet oyununu dışlar. Adalet oyununu dışlar çünkü söz konusu Schleyer, tabii ki burada bir araçtır. Ölümle tehdit edilmiştir ama bu tehdit aslında kendisine değil, üçüncü bir kişiye yöneliktir. Aynı Schleyer, elbette bir suikastta öldürülme riski de taşıyordu: bu kesinlikle aynı değil. O zaman rakip olarak kabul edilmiş olur; kaldı ki Schleyer de gerçekten kendini savaşta hisseder, etrafı silahlı korumalarla çevrilidir. Rakip olarak kabul edilir ve öyle yok edilir. İlla bunun taraftarı değilim ama diyorum ki bu savaştır. Rehin alma ise başka bir şeydir, başka bir ölümdür, argüman görevi gören bir ölüm tehdididir. Pedagojik bir politikadır bu, ('Schleyer'in işbirlikçi olduğunun ve devletin yürüttüğü polis terörünün bilincine varmanızı sağlayacağız'), pedagojik gibi görünür ama aslında olamaz. Bu politikada gerçekten hedeflenen, üçüncü kişiyi pes ettirmektir. Ve üçüncü kişi, devlet değildir sadece, onu tehdit eden pedagoglara dönüşmüşüzdür oysa, ve o aynı zamanda kamuoyudur. Kamuoyu üzerinde korkuyla baskı kurarak , onu devlete baskı yapmaya zorlarız.

Aynı şiddet grubu, Buback veya  Ponto gibi birine doğrudan saldırdığında, oyun ikili oynanır, iki grup arasındaki, iki bütünlük arasındaki, bir tarafta politik-ekonomik yöneticilerin olduğu diğer tarafta 'onların adaletsiz olduğunu' ve adil olmaları sağlanamadığına göre, onları yok etmek gerektiğini düşünen bir grubun olduğu bir savaştır bu. Korkunç olan bunun kendisi değildir, çünkü olayı böyle alırsak tarihte, Yahudiler de dahil olmak üzere, bunun binlerce örneğini buluruz. Bunlar savaş halleridir. Birbirlerinin alanına giren ve aslında birbiriyle bağdaşmayan iki buyruk sistemiyle karşı karşıyayız. Bu, savaşı getirir."

JFL: Jean-François Lyotard
JLT: Jean-Loup Thebaud

(J.-F. Lyotard, J.-L. Thebaud, Hakkıyla, Çev: Emine Sarıkartal, İthaki Yayınları, Mart 2014-İstanbul, Özg: Au Juste, s.132-133-134)


21 Şubat 2015 Cumartesi

Lem'in Solaris'inde Yetkin Olmayan Tanrıya Dair Konuşma

..."Söyle bana, Tanrı'ya inanır mısın?"
Snow kaygı dolu bir bakış çevirdi bana:
"Yo, o kadar basit değil. Yer'deki dinin geleneksel Tanrı'sını amaçlamıyorum ben. Dinler tarihinde uzman değilim, belki düşündüğüm yeni de değil ama - duyduğun oldu mu insanların hiç...yetkin olmayan bir tanrıya inandıklarını?"
"Yetkin olmayanla neyi kastediyorsun?" diye kaşlarını çattı. "Bir bakıma eski dinlerin tanrılarının hiçbiri tam yetkin değildi, çünkü özniteliklerinin tümü insan özelliklerinin ululaştırılmış biçimiydi. Tevrat'ın Tanrısı, insanlardan alçalırcasına bir boyun eğiş ister, takdimler beklerdi örneğin ve başka tanrıları da kıskanırdı. Yunan tanrıları da küskünlük nöbetleri geçirir, aile kavgalarına tutuşurlardı, hiçbiri insanlardan daha yetkin değildi..."
"Yo," diye sözünü kestim. "Yetkin olmayışı onu yaratan insanların doğru sözlülüğünden gelen bir tanrıdan söz etmiyorum, yetkin olmayışı özsel niteliği olan bir tanrıdan söz ediyorum: Tüm bilirliğinde ve gücünde sınırlı, yanılabilir, edimlerinin sonucunu önceden göremeyen, dehşet uyandıran şeyler yaratan bir tanrı... Hasta bir tanrı, tutkuları güçlerini aşan ve bunu da hemen sezemeyen bir tanrı. Saatleri yaratan, ama saatlerin ölçtüğü zamanı yaratamayan bir tanrı. O tanrı ki özel amaçlara yarayan dizgeleri, düzenekleri yaratmış, ama bu araçlar artık amaçlarını aşmış, amaçlarına ihanet etmiş. O tanrı ki ilksizliği sonsuzluğu yaratmış, onunla kendi gücünü ölçmeyi ummuş, ama ilksizlik sonsuzluk şimdi onun sonu gelmez bozgununun ölçüsü olmuş."
Snow duraksadı, ama davranışında son haftaların o hep tetikte duran sakınganlığı yoktu artık:
"Mani dini vardı..."
"İyi ve kötü ilkesiyle de ilgisi yok," diye kestim hemen. "Sözünü ettiğim tanrının maddenin dışında bir varoluşu yok. Kendini maddeden kurtarmak istiyor ama boşuna..."
Snow bir süre düşündü:
"Senin betimlemene uygun bir din bilmiyorum. Böyle bir din hiç...gerekmemiştir herhalde. Doğru anlıyorsam eğer, ki korkarım anlıyorum, evrimleşen bir tanrı senin düşündüğün, zamanın akışı içinde gelişen, büyüyen, gücü durmadan artan, ama yine de güçsüzlüğünün ayrımında olan bir tanrı. Senin tanrın için tanrılık, bir ereksizlik durumu gerçekte. Bunun için de karamsarlığa gömülüyor. Ama o karamsar tanrı sizin şu insanoğlunuz değil mi, Kelvin? İnsandan söz ediyorsun sen, bir yanıltmaca bu, üstelik yalnız felsefi bakımdan değil gizemci açıdan da bir yanıltmaca."
Sözü ben aldım:
"Yo, insanla da ilgisi yok. Yaptığım geçici tanımla insan bazı bakımlardan çakışıyor ama tanımın pek çok açık noktası olmasından bu. Görünenin tersine insan yaratmaz tanrıları. Dönem ya da çağ dayatır tanrıları insanlara. İnsan çağına ister kulluk etsin ister başkaldırsın, katkısının da başkaldırısının da ereği ona dışardan verilir. Yalnız tek bir insan var olsaydı, eksiksiz bir özgürlük içinde kendi ereklerini kendi başına yaratma deneyine girişebilirdi sanırsın ama, bu da yalnızca görüntü, çünkü başka insanlar arasında yetişmemiş biri de insan olamaz. Benim sözünü ettiğim varlıksa ancak tekil var olabilir, anlıyor musun?"
"Oo, öyleyse..." Pencereyi gösterdi.
"Yo, okyanus da değil. Gelişmesinin belki bir yerinde tanrılık durumuna yaklaşmış olabilir, ama o da hemen kendine dönmüş olmalı. Daha çok köşesine çekilmişin biri o, kozmosun münzevisi, ama tanrı değil. Kendini yineliyor, Snow, benim düşündüğüm varlıksa asla yapmaz bunu. Belki de şimdiden doğmuştur bir yerlerde, samanyolunun bir köşesinde, ve yakında da çocukça bir hevesle bir yıldızı söndürüp ötekini yakmaya başlayacaktır. Ve birazdan göreceğizdir ki..."
"Şimdiden görüyoruz," dedi Snow alaylı alaylı. "İşte novalar, süpernovalar. Sana göre hepsi onun sunağında birer mum."
"Eğer söylediklerimi sözlük anlamıyla alırsan..."
"Ve Solaris de belki senin tanrısal çocuğunun beşiği," diye sürdürdü Snow, yüzündeki acı gülümseme genişliyor, gözlerinin çevresindeki çizgileri çoğaltıyordu. "Solaris karamsar Tanrı'nın ilk aşaması olabilir. Belki de akıl düzeyi olağanüstü yükselecek. Solarisçi kitaplıklarımızı dolduran her şey belki de onun diş çıkarma sancılarının bir tutanağı yalnızca..."
"...ve belki biz de bir süre bu bebeğin oyuncağı olduk. Olur a. Böylece ne yaptın biliyor musun, Snow? Solaris'e ilişkin baştan sona yeni bir varsayım geliştirmiş oldun - tebrikler! Her şey yerli yerine oturuyor birden: İletişimi başaramayışımız, karşılık alamayışımız, çeşidi...çeşitli özellikleri, diyelim, bize karşı tutumunun. Her şey küçük bir çocuğun davranışıyla açıklanabiliyor."
"Kuramın babalığı sıfatını yadsıyorum," diye homurdandı Snow. Pencerenin önünde duruyordu. Uzun süre karanlık dalgalara gözümüzü dikerek öylece durduk. Ufku bulandıran sisin arasından, batı yönünden soluk bir ipek parçası belirmişti.
Parıldayan çölden gözlerini ayırmaksızın Snow birden sordu:
"Bu yetkin olmayan tanrı düşüncesi nasıl uyandı sende?"
"Bilmiyorum. Çok olası geliyor bana. İnanabileceğimi düşünebildiğim tek tanrı bu benim, tutkusu kimsenin tutsaklığına son vermek olmayan, hiçbir şeyi kurtarmayan, hiçbir ereği yerine getirmeyen bir tanrı - yalnızca var olan bir tanrı."
"Bir öykünce," diye soludu Snow.
"O da ne? Oo, evet, farkındayım. Pek kocamış bir öykünce."


(Stanislav Lem, Solaris, Çev: Mehmet Aközer, Kavram Yayınları, Ekim-1995, s.220-1-2-3)

18 Kasım 2014 Salı

DVD Filmlerimin Önemli Bir Kısmını ve Mesnevimi "Satıyorum"-Tezgâh Bu Başlığın Altında

Filmin Adı                                            Yönetmenin Adı                  Fiyat    IMDB Link/Puan

1- 3:10 to Yuma                                      James Mangold                         4      IMDB-7.8
2- 21 Grams                                            Alejandro Gonzalez Inarritu     5       IMDB-7.7
3- Adaptation.                                         Spike Jonze                               7       IMDB-7.7
4- All Quiet on the Western Front          Lewis Milestone                      10      IMDB-8.1
5- American History X                           Tony Kaye                                8       IMDB-8.6
6- August Rush                                       Kirsten Sheridan                       7       IMDB-7.6
7- Bal-Can-Can                                       Darko Mitrevski                       4       IMDB-7.7
8- Barton Fink                                         Coen Brothers                           6      IMDB-7.7
9- Başka Semtin Çocukları                     Aydın Bulut                              5       IMDB-6.7
10- Beat the Drum                                   David Hickson                         15     IMDB-7.3
11- Before Night Falls                             Julian Schnabel                         5      IMDB-7.3
12- Bikur Ha-Tizmoret                            Eran Kolirin                              5      IMDB-7.6
13- Bin-Jip                                               Kim Ki-Duk                              4      IMDB-8.1
14- Bluff                                                  Felipe Martinez                         3      IMDB-7          
15- Burn After Reading                           Coen Brothers                           4      IMDB-7
16- Charlie Wilson's War                        Mike Nichols                             4      IMDB-7.1
17- Children of Men                                Alfonso Cuaron                         4      IMDB-7.9
18- Code 46                                              Michael Winterbottom              5     IMDB-6.3
19- Confessions of a Dangerous Mind    George Clooney                        4      IMDB-7.1
20- Crank 1-2                                           M.Neveldine-B.Taylor             10    IMDB-7-6.2
21- Das Leben der Anderen                    F. H. von Donnersmarck            8     IMDB-8.5
22- Death Race                                        Paul W. S. Anderson                 5      IMDB-6.4
23- Der Baader Meinhof Komplex          Uli Edel                                     8      IMDB-7.4
24- Dirty Dancing                                   Emile Ardolino                          4      IMDB-6.8
25- Duvar                                                Yılmaz Güney                           40     IMDB-8.1
26- Frost/Nixon                                       Ron Howard                              7      IMDB-7.7
27- Fuk Sau                                              Johnnie To                                8      IMDB-6.6
28- Good Bye Lenin!                              Wolfgang Becker                      5       IMDB-7.8
29- Hudutların Kanunu                            Lütfi Ö. Akad                          20      IMDB-7.1
30- It's a Free World                                Ken Loach                                4       IMDB-7
31- John Q                                               Nick Cassavetes                        4       IMDB-7
32- Ju Dou                                               Y. Zhang-F.Yang                      8       IMDB-7.8
33- Kabadayı                                           Ömer Vargı                               9       IMDB-7.9
34- K-PAX                                              Iain Softley                               7        IMDB-7.4
35- La Finestra di fronte                         Ferzan Özpetek                         4        IMDB-7.4
36- La Tigre e la neve                             Roberto Benigni                        3       IMDB-7.2
37- Le Fate ignoranti                              Ferzan Özpetek                         5        IMDB-7.4
38- Le scaphandre et le papillon            Julian Schnabel                         8        IMDB-8.1
39- Lucia y el sexo                                 Julio Medem                             4        IMDB-7.3
40- Man of the Year                               Barry Levinson                         4        IMDB-6.2
41- Meet Joe Black                                Martin Brest                              4        IMDB-7.1
42- Mr. Brooks                                      Bruce A. Evans                         4        IMDB-7.4
43- Paranoid Park                                  Gus Van Sant                            4        IMDB-6.7
44- Reservoir Dogs                                Quentin Tarantino                     4       IMDB-8.4
45- Revolver                                          Guy Ritchie                              4        IMDB-6.5
46- Scent of a Woman                           Martin Brest                             7        IMDB-8
47- Se7en                                               David Fincher                          6         IMDB-8.7
48- Sicko                                                Michael Moore                        8         IMDB-8.1
49- Sleuth                                              Kenneth Branagh                      3         IMDB-6.5
50- Sonbahar                                         Özcan Alper                             15       IMDB-7.9
51- Subway                                            Luc Besson                              8         IMDB-6.5
52- Sweet Sixteen                                  Ken Loach                               6         IMDB-7.5
53- Sukkar Banat                                   Nadine Labaki                         5         IMDB-7.2
54- Sürü                                                 Zeki Ökten                               7         IMDB-8.3
55- The Children Of Huang Shi            Roger Spottiswoode                 5        IMDB-7.1
56- The Hawk is Dying                         Julian Goldberger                     6        IMDB-6
57- The Killing Fields                           Roland Joffe                             8        IMDB-7.9
58- The Limits of Control                     Jim Jarmusch                            6        IMDB-6.3
59- The Punisher                                   Jonathan Hensleigh                  5        IMDB-6.5
60- The Skeleton Key                           Iain Softley                               7        IMDB-6.5
61- The Straight Story                          David Lynch                            11       IMDB-8
62- Todo sobre mi madre                     Pedro Almodovar                     8        IMDB-7.9
63- Twelve Monkeys                           Terry Gilliam                            7         IMDB-8.1
64- Umut                                              Yılmaz Güney                          5         IMDB-8.1
65- Unleashed                                      Louis Leterrier                          7         IMDB-7
66- Vals Im Bashir                               Ari Folman                               4         IMDB-8
67- Vera Drake                                    Mike Leigh                               13       IMDB-7.7
68- Wag the Dog                                 Barry Levinson                         12       IMDB-7.1
69- Wristcutters: A Love Story           Goran Dukic                              4        IMDB-7.4
70- Yol                                                 Yılmaz Güney                          60       IMDB-8.2
71- Yumurta                                        Semih Kaplanoğlu                     5        IMDB-6.6
72- Zavet                                             Emir Kusturica                          5        IMDB-7

İletişim için: caninanirr@gmail.com

DVD Kondisyonu ve Satışına İlişkin Notlar;

1- Tüm DVD'ler orjinaldir. 
2- 5 numaralı filmin kutusunda, kutunun açılıp-kapanmasına engel olmayan büyükçe bir kırık vardır. 17 numaralı filmin DVD kutusunun üst tarafında, kutunun açılıp-kapanmasına engel olmayan bir kırık mevcuttur. 30 numaralı filmin kutusunun üst klipsinde kapanma sorunu vardır, alt klips düzgün çalışmaktadır, kırık yoktur. 39 numaralı filmin kutusunun alt tarafında küçük bir kırık vardır, kutunun açılıp-kapanmasına etkisi yoktur. 
3- 17-21-24-36 numaralı filmlerin DVD'leri Hürriyet Film Kulübü aracılığıyla alınmış olup, görüntü ve ses kalitelerinde diğer DVD versiyonlarına oranla eksiklik olabilir. Ancak DVD'ler orjinaldir. 
4- Yukarıda bahsi geçen 5-17-30-39 numaralı filmlerin kutuları, istenmesi halinde, tarafımca değiştirilebilir.  Ancak bandroller kutuların üzerinde bulunduğundan, filmin DVD'si için verilmiş bandrolün üzerindeki tarihler, başka bir filmin "orjinal" DVD kutusunun üzerinde bulunan bandrolün üzerindeki tarihlerle uyuşmazlık gösterebilir. 
5- DVD'lerin büyük bir çoğunluğunu koleksiyon amacıyla almış olduğumdan, DVD'ler, hiç-bir DVD-Player yüzü görmemiş, dolayısıyla herhangi bir çizik-örselenme vb. gibi fiziksel darbelenmelere maruz kalmamıştır. (DVD'lerin %90 civarında bir çokluğunun bu durumda olduğunu kabaca söyleyebilirim) 
6- 8 liranın üzerindeki alımlarda alt tarafta isimlerini vereceğim 26 DVD film içerisinden istediğiniz herhangi bir DVD'yi hediye edeceğim. Her 8 lirada bir DVD hediye olarak eklenmeye devam edecek. 
7- Öğrenciye, işsize, asgari ücretle çalışana, istemesi halinde, indirim uygulayacağım. 
8- Burada adı geçen filmlerin orjinal DVD'lerini bir başka yerde daha ucuza bulan/gören/duyan arkadaşların durumu bana iletmesi halinde, DVD'lerin fiyatlarını direkt olarak bulunan/görülen/duyulan fiyatın aşağısına çekeceğim. Her DVD film için internette elimden geldiğince gezindim, bulduğum en düşük fiyatların da altında fiyatlar belirledim. 
9- Kargo ücretlerinin ne durumda olduğunu bilmiyorum. Ancak İstanbul, Ankara ve Adana'da ikamet edenlere, benim için makul olabilecek lokasyonlarda bulunabilme ihtimalleri olması durumunda elden de filmleri teslim edebilirim. 

İletişim için: caninanirr@gmail.com

Hediye DVD'ler; 

Zwartboek(7.8), Zivot je cudo(7.7), We Own the Night(6.9), Trade(7.5), The Number 23(6.4), The Little Shop of Horrors(6.3), The Interpreter(6.4), The Good Shepherd(6.7), The Contract(5.7), The Bank Job(7.3), Spy Game(7), Shine(7.7), The Pianist(8.5), El labirento del fauno(8.3), Night of the Living Dead(8), My Dog Tulip(6.9), Mr.&Mrs. Smith(6.5), Mongol(7.3), Million Dollar Baby(8.1), Little Children(7.6), Jeux d'enfants(7.8), Home of the Brave(5.6), Havar(4.7), Chevolution(5.9), Bandidas(5.7), Amen.(7.3)*

*= Pek çoğunuzun tahmin edeceği gibi parantez içerisindeki sayılar filmin IMDB notunu gösteriyor. 

İletişim için: caninanirr@gmail.com

Dipnot: Doğan Kitap'ın çıkartmış olduğu 6 ciltlik Mesnevi setimi de -başlıkla çok alakalı tabii- 40 liraya satacağım. Hala kutusuyla birlikte duran setin sadece ilk cildinin 6-7 yerinde kurşun kalemle satırların altı çizilmiş durumda. Bunun dışında herhangi bir akarı-kokarı yoktur; yeni gibidir. İlgilenenler elleşebilir.  

13 Ekim 2014 Pazartesi

Tecavüzün Kavramsal Varlığının Kabulüne ve Bu Kabul Üzerinden Kurgulanan İtiraza Provokatif Bir Eleştiri

"Nasıl oluyor da 'tecavüz' ortaya çıkabiliyor?" minvalinde sorular son yıllarda daha sıklıkla aklımı kurcalıyor. İlk tecavüz ne zaman, nasıl, ne şekilde vuku bulmuş ve bu durum nasıl, kim tarafından kavramsallaştırılmıştır? Yazılı kaynaklarda tecavüzün bir 'sorunsal' olarak ortaya ilk olarak nerede rastlarız? İnsan dışı(veya dış-insan) olduğu varsayılan canlılarda da görülür mü? Eğer görülüyorsa, görüldüğünü; görülmüyorsa, görülmediğini bilebilir miyiz? Zira, insan dışı canlılarda gördüğümüz ilişki biçimlerini, insana, yani kendimize göre bir ahlaki paradigmayla, biçimsele dair bilgiyle algılayıp kavramaz mıyız? İnsan dışı 'türlerin' ilişkilerinin insani bir yorumu, insan dışı türlere dair bilgiyi bize, yani insana, nasıl verebilir? Son iki soruyu sormadığımızı ve insan dışı türlere dair toplumsal normal ve ahlaki bilgiye ulaşabileceğimizi farzetsek dahi, bu bilginin, insanın cinsellik edimlerinin norma/ahlaka içkinleşen toplumsal kurgulanışına bir etkisi olacak mıdır veya olmalı mıdır? Yani, insan dışı türlerin cinselliği yaşama biçimleri veya doğal cinsel edimleri, insanın, doğal-cinselliği anlaması ve bunu ortaya koyması için örnek teşkil eder mi? İnsan dışı türlerde seksüel tutumundan/tavrından dolayı dışlanan, cezalandırılan topluluk üyeleri var mıdır? Varsa, bunu nasıl anlayabiliriz?

Bu ve buna benzer sorulardan sonra direkt olarak bir cevaplar arayışına girişmek yerine, tecavüzün kavramsallaşmasının ve bu kavramsallaşmış olana dayalı tavrın yaratabileceği sorunlara değinmekte fayda var. Tecavüz, yıllar boyunca, kadının nesnesi, erkeğin öznesi olduğu bir ilişki biçimini tarif etmeye ve bu tarz bir ilişki biçimini akla getirmeye meyilli bir hale, yine ataerkil toplumda, geldi/getirildi. Tecavüzün bu ataerkil kavramsal kurgusu, kadının cinsel öz-savunusunun, kadın için gerekli olduğunu, cinselliğin kadın için, sürekli kendisini dar bir cinselliğin mümkün olabileceği alan içerisinde savunmak durumunda kalacağı bir çatışmalar dizisi olduğunu da içinde barındırır. Zira, ataerkil toplum, tecavüzü erkekçe bir bakışla tanımlayıp, tecavüzü erkekçe de dışlarken(veya dışlar gibi yaparken), bir yandan da kadının cinselliği arzulayacağı insanların kimler olacağını kurgulama işini sürdürür. Erkek her sınıftan, her tipten, her statüden bireylerle her yerde ve her zaman cinselliği arzulayabilir ve "erkek statüsü"nden bir şey kaybetmezken, kadın, belirli statü, sınıf, tip, yaş, mekan, zaman opsiyonlarının içerisinde bırakılarak arzu duymaya, beğenisini oluşturmaya zorlanır. Güdülenmiş beğeninin dışarısında kalan tüm cinsellik girişimleri, artık, tecavüzün konusu haline gelmiştir. Tecavüzcü, bu noktadan sonra, kadının dar cinsellik skalasının devamlılığı uğruna kendi cinsi tarafından cezalandırılır. Erkeğin kendi iktidar ilişkilerindeki(ve doğal olarak sürekli devam eden gerilimdeki) hakim pozisyonunu korumak için giriştiği kendi cinsinden olanı cezalandırma girişiminde görece hevesliliği, erkek için faydalı ve kolayca anlaşılır olduğu gibi, kadının bu kavramsallaştırmaya ve bu kavramsallaştırılmışa dayalı reaksiyonda konum edinmeye ortaklığı anlaşılır olduğu gibi çelişkilidir de. Anlaşılırdır; zira, kadın, tavrını ataerkil görünümlerden ödünç almıştır; çelişkilidir; zira, kadının özgürlüğünün veya özneliğinin korunması için bu ortaklaşmaya girişildiği varsayılır. Yani, tecavüzü var eden, tecavüze itirazı da ortaya çıkarandır ve bu itiraz, tecavüze konu olmak durumunda bırakılanlarca da benimsenir. Tecavüze yöneltilen itirazda birleşmek ve tecavüze karşı önlemler almak (eğitimin toplumsal yaygınlığı, güvenlik önlemlerinin arttırılması, meta fetişizmine yol açan üretim ilişkilerinin bertaraf edilmesi gibi) bilinen anlamıyla tecavüz vakalarını azaltabilir ve hatta tamamen ortadan dahi kaldırabilir. Ancak toplumsal hayatın pek çok noktasında farklı biçimlerle kendisini ortaya çıkarmaya devam eder.

Söylediklerim; "cinselliğin yaygınlaşmasıyla tecavüz azalır", "tecavüzü ortaya çıkaran cinsel kısıtlamalar veya cinsel kutsallaştırılmışlıklardır" anlamına, tabii ki, gelmemektedir ya da bu anlamda anlaşılmamalıdır. Sorun, cinselliğin kısıtlanması değil, yaygınlaştırılmış cinselliğin yöntemlerinin, biçiminin ortaya konulmasından kaynaklanan gerilimlerden kaynaklanır gibi görünür. Yine de tecavüzün ortaya çıkışıyla veya bunun nasıl engellenebileceğiyle değil; tecavüzün kavramsal varlığının ve bu varlığa yaslanarak yöneltilecek/üretilecek itirazın çıkaracağı/destekleyeceği sorunlarla ilgileniyor olduğumun hatırda tutulması, metnin söylediği az sayıda şeyin görece anlaşılması için önemli olduğunu söylemek isterim.

Tanımlanmış tecavüzün vuku bulması için gerekli iki temel unsur var diyebiliriz; "arzulanan nesne" ve "arzulayan özne". "Arzulanan nesne"; "arzulayan özneyi arzulayan özneye" de dönüşerek, "arzulayan özneyi" de aynı zamanda "arzulanan nesne" biçimine dönüştürür ve bu dönüşümler, genellikle, ortaya "sevişme" diye tabir ettiğimiz ilişkiyi çıkarır. Bu durumda sevişmek yerine tecavüzün ortaya çıkışı, arzulananın arzulamış olana karşı bir arzusunun ortaya çıkmamış olmasıyla tarif edilebilir; yaşanan ilişkide bireyler nesneliği ve özneliği ortaklaşarak paylaşmaz, birey özneliği tekeline alır ve diğerlerini nesneliğe mahkum eder. Bu tarife göre soracak olursak; "arzulanan, neden arzulanır ve arzulanmış olan, neden arzulamaz?" Arzunun ne zaman, nerede, kime karşı yöneleceği neye göre ortaya çıkar?

Bu noktada Marx'ın komünist topluluğundan veya çeşitli anarşist, otonomist topluluklarından bir nebze de olsa faydalanma ihitiyacı hissediyorum. Bu topluluk biçimleri ekseriyetle sınıfsız bir yaşamı ön-görür. Toplumsal güdülemeler, toplumsal bireyler, normlar ortadan kalkmıştır. Hiçbir statü farkı ortaya çıkmaz. Çalışan, çalışmayandan; bilen, bilmeyenden daha üstün değildir ve daha farklı muamele görmez. Kimse, kimsenin gözüne daha güzel  ya da çirkin görünmez. Böyle bir toplulukta sekse dair arzular nasıl gelişir, kişi kiminle beraber olacağını nasıl belirler? Güzel-çirkin, zayıf-güçlü, zengin-fakir, saygın-alçak ayrımının olmadığı yerde, bireylerin yabancılaşmadığı, metalaşma süreçlerinin dışarısında kaldığı bir anda bireyin bireyi seçmesi nasıl mümkün olabilir?

Bu tip topluluklarda kıyafet tercihi söz konusu olmaz gibi gelir bana; o an, o kıyafetin oradaki varlığı, o kıyafeti giymek için yeterli bir durum haline gelir. Bu durum insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde de görülür. Cinsellik, o an, orada var olduğu için, o an orada var olanla gerçekleşir. Bu durum bireye yönelen ya da bireyden türeyerek kurgulanan beğeniyi ve arzuyu ortadan kaldırarak ilişkiye yönelen bir hali ortaya koyduğundan tecavüzün de kendiliğinden ortadan kalktığı bir topluluk yaşamının ortaya çıkacağı düşünülür. Sevişmeler, daha önce bahsettiğim gibi, bireylerin özne ve nesneliği bir arada bölüştükleri bir eyleyiş olmaktan çıkıp, bireylerin sadece özne konumlarında bulunarak ortaya koyacakları ilişki biçimleri olarak görünürler. Beğenilen, arzulanan bireyler değil, ilişkilerin kendisidir artık.

Tecavüzün, bu şekilde, kendiliğinden ortadan kalkışı, tecavüze doğrudan itirazı içerisinde barındırmaz. Yapılan; ortaya konulan bireysel ve toplumsal biçimin, tecavüzü dışarıda bırakmış olmasıdır. Tecavüzün bu dışarıda kalmışlığı, tecavüze itirazın daha en başında, yani, bireysel yaşamların kişinin kendisi tarafından kurgulanabildiği anda akıllarda oluşan bir tecavüz itirazıyla olmasından kaynaklanıyor olduğu itirazı tam da burada akla gelebilir. Bunun haklılık payının olmadığını iddia etmek güç olacaktır. Ancak bireysel ve toplumsal biçimin ortaya çıkışında tecavüzün dışarıda bırakılması amaçlanmamış, tecavüz sadece, kendiliğinden, dışarıda kalacağı bir biçimle karşılaşmıştır. İtiraz yine de var olabilir, nitekim doğrudan bir itiraz görülmez, bireysel ve toplumsal biçim tecavüze göre tavır almaz.

Tecavüz de diğer pek çok ilişki gibi bir iktidar ilişkisinin görüngüsüdür. Bu odağı, odağı yaratanlarla odağı yaratanlar gibi hedef almak, odağın ve dolayısıyla da odağı yaratanların yararına olabilecek iki farklı durum ortaya çıkarabilir. Bunlardan birincisi iktidar odağına yönelen topyekun bir saldırının iktidar odağının güçlenmesine yol açabilecek olmasıdır. Bir diğeri de saldırının "yeni", ancak, mevcut odağa göre konumlanmış bir odağı ortaya çıkarabilecek olmasıdır. Yenildiği/yıkıldığı zannedilen odak sadece bir başka iktidar odağına evrilmiş veya bir başka iktidar odağını doğurmuştur. Daha önce de söylediğim gibi; "Tecavüz vakalarının azalması ve hatta tamamen ortadan kalkması, tecavüzü üreten ilişkilerin ortadan kalktığını bize anlatmaz. Tecavüz bilinen formuyla yaşayamacağı noktada tecavüzü üreten ilişki, ürettiği formda değişikliklere gitmeye zorlanır ve bu da tanımlanmış tecavüzden farklı bir formu üreterek tecavüzün varlığını sağlamaya/neden olmaya devam edebilir."

Tecavüzün kavramsal/tanımsal varlığının kabulü ve buna yönelerek edilen itiraz; tecavüzcünün edimlerinin olumlandığı zihniyetin içerisinde, sınırları dahilinde kalmak anlamına gelecektir. Bu sınırlar içerisinde kalarak, ancak, iktidar odağının güçlenmesine hizmet edilebilir. Bunun yerine bireyin kendi bireysel hayat kurgusunu ortaya koyması ve bu bireysel kurguyla hayatını gerçeklemesi veya en azından bunun için çalışması/çaba göstermesi, tecavüzün kendiliğinden ortadan kalkmış bulunacağı bir topluluk biçiminin ortaya çıkabilmesi adına önemli bir adım olabilecektir.