Merhaba Can'lar. Öperim o mâlum zihniyetlerinizden ve tabii ki her daim öfkeli penislerinizden.
"Bir Sarhoşun Notları" ile alakalı bazı şeylere açıklık getirmem gerektiğine inanıyorum. Zira bu başlık altındaki metinlere pek bir anlam yüklenmiş gibi hissediyorum. Öncelikle başlık, metnin amacını ve hatta saçmalığını gösterir nitelikte bir ifadeye sahip. Başlık, mütemadiyen sarhoş bir insanın pek önem atfettiği notlara değil, sıradan bir insanın sarhoşken yazdığı pek önemsiz notlara atıfta bulunuyor. Bu notlar, sarhoş bir insanın, sarhoşken, hiç bir ön çalışmaya dayanmadan, kendi tıkanmışlıklarına alan açma çabasının bir sonucundan ibaret. Ne bir bildiri, ne derinlikli bir analiz, ne de öğretici bir tavır.
Açıkça söylemem gereken bir kaç şey daha var. Bir entelektüel olmadığımı bildiğinizi biliyorum. Her ne kadar entelektüel olmak gibi bir kaygım olsa da(entelektüel birikimimin zayıflığının açık bir kanıtı) bir entelektüel olmadığımı bilecek kadar da kendimi biliyorum. Aymış birisi değilim, öğrenmiş, bilmiş ya da farketmiş değilim. Hemen hemen her birey gibi sıkıştığım anlarda nefes almak için bir alan açmaya çalışan bir "yaşayan"dan ibaretim. Bu alan açma işini, sadece sarhoşken, sadece bu metinlerle yapabilecek kadar da yeteneksizim. Dolayısıyla beğeninizi değil, tahammülünüzü bekliyorum.
Hepimizin malumu bir Paris katliamı gerçekleşti. Yüzden fazla ölü iki yüzden fazla yaralı tüm dünya insanlarını derinden sarstı. Peki neden? Hemen hemen her gün adına terör saldırısı denilen saldırılar nedeniyle yüzün üzerinde insan hayatını kaybediyor, pek çok insan sakat kalıyor, yaralanıyor. Paris mevzusunu bunlardan ayıran ne? Klasik bir Doğulu tavrıyla Batı aktörlerinin komplolarına ya da "oryantalist bunlar; bunlardan başka ne analiz beklenirdi" söylemine angaje olmadan bir konum almak gerekiyor gibi görünüyor. Tabii ki Afganistan'da öldürülen bir insanla Fransa'da öldürülen bir insanın değeri aynı değil. Kimsenin kendini kandırmasına gerek yok. Fransa'da bir bireyin birey oluşuna harcanan değer(belki de Marx'ın ifadesiyle toplam emek gücü ikamesi ya da kahvedeki Hasan Amca'nın ifadesiyle "bir doktor kolay yetişmiyor") ile Afganistan'da bir bireyin birey'liğine harcanan değer arasında dağlar kadar fark var ve doğal olarak daha fazla değer edindirilen Fransa bireyinin ölümü de, daha değerli olan toplumlarca daha dikkate değer olarak algılanır ve bu beklenen bir durumdur. Aksi olsaydı şüpheye düşmemiz gerekirdi. Bir çiftlik tavuğunun market tezgahlarında yer edinmesi cebinde parayla markete giren müşteriye ne kadar doğal geliyorsa, bir Arap'ın da bombalı saldırıda hayatını kaybetme hali dünyanın egemenlerine o kadar doğal görünür. Bu durum, o coğrafyanın gerçeğidir, haliyle, üzülmek ya da öfkelenmek için geçerli bir neden yoktur.
Malum saldırı için şu ya da bu dini suçlu kabul etmek veya mahkum etmek gibi bir eğilim de söz konusu. Neymiş efendim; Avrupa dinleri kendileriyle hesaplaşma dönemlerini Aydınlanma(yoksa "sanayi devrimi" ya da ilk cumhuriyetçi devrimler ile mi demeli?) ile geçirmişler, ne hikmetse bir İslam o işi halledememiş, mal gibi kalmış. Bunu söyleyenler de koca koca Marksistler, ahan da barikatlarda dövüşe dövüşe devlet memuru olmuş sosyalistler. Hadi Marx'ı okumadınız; hadi Althusser'i de okumadınız; hadi "Eleştirel Kuram" filan da hak getire; ulan Lyotard, Deleuze, Foucault da mı okumadınız bey-namazlar. Lan siz ne ara, nasıl, ne şekilde sosyalist/komünist oldunuz? Burjuvazinin olmadığı yerde dini kurumlar egemen ideolojik aygıtlardır ve egemenliklerini tüm fiziki şiddetiyle göstermekten çekinmezler ve hatta başka bir yol da bilmezler; burjuvazinin hakim olduğu yerde ise din kurumlarının yerini daha gizil bir baskıyı ve şiddeti yöntem edinmiş okul/üniversite kurumları alır. Ne beriki din kurumu olduğu için "gerici"dir, ne öteki okul/üniversite kurumu olduğu için "ilerici"dir. İslam coğrafyasında net bir burjuvazi egemenliği vuku bulmamıştır; İslam'ın bu sert görünümünün, İslam coğrafyasında, İslam dışında kalanlarca bu mahkum edilişi de, İslam dışında kalmışların, okul/üniversite egemenliğine yaslanan burjuva konumlanışından kaynaklanır. Mesele şu ya da bu dinin muhtevası ile değil; nerede hangi sınıfın egemen olduğuyla ilintilidir.
Unutmadan ekleyelim; Fransa IŞİD'e karşı zaten savaştaydı ve IŞİD onlarca defa Fransa'yı uyardı. Bu uyarılar bir örgütün bir diğer örgütü düşmanı ilan ettiğinin göstergesidir. Eğer siz bu ilana rağmen bir başka adım atmıyorsanız savaşı kabul etmişsiniz demektir. Kendi hükümetinin bu kabûlüne ses etmeyen, kendi hükümetinin bombaladığı ülkelerdeki insanların seslerine kulak vermeyen bir halk da bu savaşın doğrudan tarafı olmayı kabul etmiş demektir. Haliyle mevzu bahis saldırılar terör saldırısı değil, bir savaşın taraflarından birinin stratejik hamlelerinden birisinden ibarettir. Terör eylemleri, birilerinin, birilerini yıldırarak, yine o birilerini, kendi sözüne, kendi arzusuna, kendi doğrusuna kanalize etmek için ortaya konulur. IŞİD, Fransa halklarını kendi doğrularına gark etmeye değil, yıldırmaya ya da korkutmaya değil; aksine, mevcut savaşların doğrudan birer kişisi/aktörü olması adına provoke etmek için eyleme geçmiş ve hatta eyleme geçmek zorunda kalmıştır. Tekrar hatırlatalım; her gün yüzlerce insan sizin hükümetlerinizin karar verdiği savaşlarda hayatını kaybetmeye devam ediyorken; siz umursamıyorsanız, umursayacağınız alanlara bu savaşların yayılması anlaşılmayacak bir şey değildir. Ortada, "bu kirli savaşın tarafı olmayı reddediyorum" diyerek göbek kaşıyabileceğiniz bir durum yok maalesef. Savaşın tarafı olmayı reddetmek; üçüncü ya da dördüncü bir "mücadele" tarafı kurmayı da zorunlu kılar.
Paris'e dair son bir şey daha söyleyelim; polis güzellemeleri. Şu polis bu mağdura pek iyi davranmış; şu iki renkli gözlü beyaz tenli uzun boylu polis nasıl da benim kadınımı güzelce hastahaneye taşımış vs. Ne meraklıymışsınız dostlar polis sevmeye, polise sevdalanmaya? Bir de bizim Ankara patlamasındaki polislerin tavrı ile karşılaştırmak yok mu; evlerden ırak. Ülkemizde düşman olarak görülen birileri; mesela bir PKK'li, konser salonu basıp onlarca kişiyi öldürseydi, Paris'te gördüğümüz polis yardımlarını ülkemizde de görürdük. Zira bizim olana saldırılmış olurdu ve haliyle bizim olana duyulan bir hüzün bizim olanın koruyucusunda da vuku bulurdu. Polisler düzenin, egemen sınıfın, egemen ideolojinin muhafızlarıdır. Bunlara saldırı olduğuna dair bir yargı oluştuğunda bu yargıya göre hareket ederler. Ankara'daki saldırı egemen olana değil, egemen olanı tehdit edene yapılmış bir saldırıydı ve haliyle polislerin de ortaya koyacağı bir hüzün, bir öz-veri mümkün değildi. Yoksa aynı Fransa polisinin bir zaman önce ayaklanan Afrika kökenli gençlere nasıl davrandığı hepimizin hatrında olmasa da internetin pek ücra olmayan köşelerinde duruyor, açınız, bakınız. Akla Jean Genet'nin; "polisler hiçbir zaman insan olmadı ve artık insan olduklarında da polis olmayacaklar" deyişi geliyor. Polisten bir insan güzellemesi devşiremezsiniz; polisliğin fıtratına aykırı olurdu bu.
Bak aklıma düşüverdi; koskoca demokrat akil "adam"larla dolu Fransa'nın mevzuya dair tek reaksiyonu daha fazla bomba, daha fazla kurşun, daha fazla kan. E, zaten IŞİD'in eylemleri için dayanak noktası kendilerinin Fransa tarafından bombalanıyor oluşu değil miydi? Sanırım daha fazla bombası olan daha bir şeker, daha bir tatlı. Şurada da birden bire kafayı yemiş eli kanlı suratı sakallı bir grup "terörist" varmış; bombalayalım gitsin. Ama o kadar çok bombalayalım o kadar çok bombalayalım ki; bizi bombalayacak takatleri de kalmasın. Evet, sahi, meselenin çözümü buradaymış.
Yeter mi bu kadar Fransa?
Geçenlerde Yunanistan milli futbol takımı ile Türkiye milli futbol takımı adı lazım olmayan bir İstanbul stadında hazırlık maçı yaptı. Tabii ki her milli maç gibi eski-yeni "kepazelik"lere yol açan bir maç oldu. Paris'te hayatını kaybedenler için(bak yetmemiş Fransa) yapılan saygı duruşu ıslıklarla, tekbirlerle karşılandı. Aynısı olmasa da benzer bir durum Ankara saldırısı sonrasında da Konya'da yaşanmıştı. O zaman mevzuyu Konya'nın "yobaz" insanıyla geçiştirmeye çalışan elit'ler şimdi de benzer bir durumu Başakşehir insanının "yobaz"lığı ile geçiştirmeye çalışıyor. Af'edersiniz Bay Elit; yaşananların bir grup yobazla ilgisi yok, uyanabilirsiniz. Yıllarca Batı'ya ve doğal olarak Batı insanına yamanmaya çalışmış bir toplumun Batıca hâlâ "yabancı"lığının doğal "biz"ci kapanmasının ürünü bir reaksiyon bu. Ve şu ya da burada yaşayan şu ya da bu görüşe, kimliğe ait bir tavır değil. Arada kalmışlığını iliklerine kadar yaşayan Türkiye halklarının ortak tavrı. Sadece, kiminiz, bu tavrın "yanlış"lığını görüp kendinizi durduracak kadar maske edinebilme yeteneğine sahipsiniz, bu kadar. Kendimizi abartmayalım. Ve güzel bir insanın söylediği gibi; "ne zaman bir milli maça denk gelsem; ikisinin de kaybetmesini ümit ediyorum.". Ortada bir milli maç var; biraz da bu durumun kendisinin çarpıklığıyla ilgilenelim.
Bugünlerde sıkça konuşulan mevzulardan biri de Kadıköy'e yapılması planlanan cami malumunuz. Tabii ki hemen hemen her bina inşasına karşı olduğum gibi bu inşanın da karşısında bir konum alacağım. Otoriter(handiyse totaliter okuyun) rejim ve/veya siyasi iktidarların. en temel icraatlarından biri daima beton binaların inşası olur. Faşist İtalya'da, Nazi Almanyası'nda, Stalinist Sovyetler'de koca koca devlet binalarının inşasını görürüz. Bir benzer inşa süreci bizim ülkemizde de uzun zamandır sürüp gidiyor; ak-saray, adalet sarayı, bakanlıklar, üçüncü köprü-havalimanı, Çamlıca'daki cami gibi. Siyasi iktidarın, hükümetin "devlet" ile ayırt edilebilmesinin zorlaştığı parti-devlet zamanlarında, rejimin/hükümetin kendi gücünü, iktidarını, söylemini görünür kıldığı ve sürekli olarak bu güç ve iktidarını yeniden ürettiği araçlar olarak koca koca binalar kurgulanır, planlanır ve inşa edilir. Haliyle rejim ve/veya siyasi iktidar/hükümet için fazlasıyla faydalı bu araçların, bu otorite konumdan payını almamış olan ve alamayacak olanlarla mevcut devlet biçimlerine, hükümet eden ile edilenin ayrıldığı söyleme, hegemonik kurumsallaşmaya itiraz eden veya farklı bir yaşamı inşa etmek isteyenlerin üzerindeki baskıyı arttırıcı, kullanılabilir alanlara genişleyerek işgal eden mevcut otoritenin o alanları kullanma şansımızı da azaltıcı bir etkisi olacağı düşünülebilir. Tabii ki bu kadar çetrefilli bir mevzu üzerine kafa patlatmaya da ihtiyacımız yok. Oldukça yüzeysel bir burjuvazinin demokratik rollenmesiyle, Kadıköy halkının böyle bir talebi ve ihtiyacının olup olmadığı, cami yapılacak alanın olası bir İstanbul depreminde böyle bir bina için uygun olup olmadığıyla da mevcut girişime rahatlıkla itiraz edebilirdik. Bu cami işinden kolay kolay vazgeçilecek gibi değil. Haliyle uzun bir aradan sonra Kadıköy'ün beleş sahillerinde de zaman zaman şarabımı yudumlayan biri olarak bir direniş serüvenine atılacağız gibi görünüyor.
Ve unutmadan; egemenin ibadethanesinin inşası için diğer herhangi bir amaçla yapılan inşanın birkaç katı fazla düşünmekte, taşınmakta fayda var. Zira egemenin ibadethanesi bir kez ibadethane olarak inşa edildikten sonra doğal nedenlerle yıkılmadığı sürece yıkılamaz, başka bir amaçla kullanılamaz. Bir alan bir kez egemenin ibadethanesi olarak kurgulanıp inşa edildikten sonra ölümüne kadar sadece bu amaca hizmet eder. Bir bakanlık binasından yurt devşirebilirsiniz, yıkıp yerine otel de dikebilirsiniz. Sıkıyorsa bir de egemenin ibadethanesi için deneyin bir benzerini; CHP gibi on yıllardır aynı itirazı dinler durursunuz.
Bir "direniş serüveni" dedim de aklıma geldi; bazen eylemlerdeki çok tatlı insanları, pek güzel hayvanları görüp, "ulan memlekette ne çok güzel-insan varmış" derken buluyorum kendimi. Sonra aynı ortamda kendimin de bulunduğunu ve pek doğal olarak eylemin muhtevası uyarınca çevremdekilere güzel-insanmış gibi göründüğümün ayırdına varıyorum. Ben boktan olduğuma göre? Siktiriniz efendim; yine yarınlara umutla bakamadım.
Bok deyince de aklıma şu geldi(her paragrafa da böyle mi başlanacak?); sikmekten, sokmaktan, binmekten, inmekten, çakmaktan, yatırmaktan, domaltmaktan bir seksistlik çıkarmak feminizmin ilk adımlarında dolaşıyor olduğunuzu gösterir. Bu ifadelerin şu ya da bu cinsel kimlikle(hâlâ kullanıyor muyuz bu kavramı?), yönelimle(bunu terk etmiştik sanırım), cinsiyetle(ayrımlarını İngilizce yazıp havalı olmaya mı çalışsam?) sert bir ilgisi yok. Yatıranın erkek olduğunu düşünüyor ve yatırmış olmayı erkekçe bir eylem olarak tanımlıyorsanız; zihniniz erkekliğe teslim olmuş olduğundan mütevellit böyle bir sonuca varmışsınız demektir. Bu ifadelerin sıkıntısız olduğunu söylemiyorum, söylediğim, bu ifadeleri sıkıntılı yapan şeyin seksizm olmadığı. İfadelerin sıkıntısı hiyerarşik bir referans üretmesinden, kişi'leri, kişi olmaktan çıkararak birer emtia konumuna itmesinden kaynaklanıyor. İlla cinsiyetçi bir şeyleri dert edecekseniz(ki edinmek iyidir), "taşaklı olmak"tan yola çıkabilirsiniz.
Peki bok deyince aklıma niye bu geldi? Sizi zeka küpleri sizi.
Nusaybin'de, Silvan'da yaşananlar solda duranların, durduğunu söyleyenlerin tamamının sorumluluğu. Halkıyla savaşan ceberrut bir devlet ve aynı devletin içerisinde sessizce bekleşen biz'ler. Hadi ben çoktan pes etmiş, zavallı bir insancığım; hepiniz mi zavallısınız? Leyla Zana (dost-insan) bunca genç katledilirken bir şeyler yapmadan duramam diyerek yemin etmiyorken, geri kalan onca vekil bir şeyler yapmadan nasıl yemin edebiliyor, neye yemin ediyor? Öz-yönetim ilanları nedir? PKK'ye akıl verecek kadar aklım yok; ne var ki anlayacak kadar da aklım yok. Öz-yönetimin ilan edilebilir bir şey olmadığını PKK bilmiyor mu da yıllardır çeşitli bölgelerde çeşitli zamanlarda öz-yönetim ilanlarıyla onlarca Kürt gencin öldürülmesine neden oluyor? Öz-yönetim ilanlarının amacını anlayan, bilen var mı? Öz-yönetim ortaya çıkan, var olan bir şeydir; ilan edilip inşa edilmez. İnşa edilirse öz-yönetim değil, yöneticinin yönetimi olur. Bunu ben biliyorum da PKK bilmiyor olabilir mi? Ya da bir yerlerde öz-yönetim ilan ediliyorsa bölge insanının temsilcileri sıfatıyla vekiller niye TBMM'de? Eğer farklılaşan örgütler olarak farklı yöntemler uygulanacaksa, HDP'nin PKK ile organik bağını kopararak tamamiyle bir Türkiye partisi gibi yoluna devam etmesi gerekir ki bu durumda da barajı geçecek oy oranını alması mümkün olmaz. Haliyle, madem meclistesiniz-meclisteyiz, bu dönem legal mücadelenin büyük bir kısmı seçim barajının düşürülmesine adanmak zorunda.
Metnin şarkısı; The Fugs-Nothing
Metnin film önerisi; Roberto Rossellini-Roma Citta Aperta
19 Kasım 2015 Perşembe
29 Ekim 2015 Perşembe
Bir Sarhoşun Notları
Merhaba Can'lar. Bugün 29 Ekim. Saat sanıyorum ki 07:15 (Bi' ihtimal 06:15). Beşiktaş'ta, mütevazi yarı bodrum öğrenci evimde oturmuş, biraz şarap, biraz kahve, biraz müzik eşliğinde saçmalama arzuma boyun eğerek (hep boyun eğerek) bir şeyler yazıyor, Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına neden katılmadığım üzerine düşünürken buluyorum kendimi. 26'mdayım; kendi arzum, isteğim ve yönelimimle tek bir resmi "bayram" kutlamasına katılmadığımı fark ettim. Bir zamanlar 1 Mayıs'a katılırdım; sonra resmi tatil ilan ettiler; o da gözümden düştü.
Çevremde, ne olduğunu bilmediğim, "Kürtçü"lükle itham ediliyorum ve "doğal" olarak 29 Ekim, 23 Nisan, 19 Mayıs gibi günlerde düzenlenen etkinliklere katılmayışım Mustafa Kemal'e, Türkiye Cumhuriyeti'ne ve/veya önder kadronun devrimlerine düşmanlığımla ilişkilendiriliyor. Malum, Beşiktaş, hemen hemen her zaman bu günlerde ciddi etkinlikler düzenler ve Beşikaş'ta oturuyorken bu etkinliklerin hiçbirine katılmamak bir "düşmanlık" göstergesi olabilir. Mazallah; devlet düşmanlığı bir yana, halk düşmanı dahi olabilirim.
Doğruyu söylemek gerekirse (gerekmez) bir etkinliğe katılabilmek için fazla tembelim. Saatlerce ayakta dikilmek, birbirinin türevleri dahi olamayacak kadar benzer içerikli nutukları yutmak, sağ sola sloganlar fırlatmak, halihazırda egemen olanın yeniden inşasında çalışmak korkutucu derecede yorucu görünüyor bana. Egemen olmayanın egemen karşısındaki var-olma mücadelesinde yer alacak olsam, bir ihtimal, kendimi buna mecbur hissedebilir, yollara düşebilirim. Arada sırada, nadiren de olsa, yollara düştüğüm oluyor zira. Ne var ki, 29 Ekim gibi bir günde, sokağa çıkmak için gereken motivasyonu bulmakta zorlanıyorum. Eğer böyle bir motivasyonum olsaydı, muhtemelen, motivasyon kaynağımı fazlaca sorgulamak zorunda kalırdım. Cumhuriyete karşı değilim(cumhuriyeti oturup tartışırım, bu saklı), Mustafa Kemal'e ya da önder kadronun devrimlerine de karşı değilim; düşman hiç değilim. Ne var ki bu cumhuriyetin tarihi, cumhuriyeti kutlamama engel olacak kadar kötü bir sicile/hafızaya sahip; nasıl, ne şekilde kutlayabilirim? Cumhuriyet, cumhuriyet değil; cumhur ise hiç ortada yok. Sözün kısası; olmamış bu cumhuriyet, iktidarını yeniden kurmasına destek olmaktansa, düşmanı olarak kabul edilmeyi yeğleyebilirim.
Cemaat medyasına ciddi bir siyasi iktidar saldırısı var. Herkesin bildiği gibi cemaat medyası yıllarca hükümetin medya uzantısı olarak görev yaptı; yalakalıkta, yandaşlıkta, manipülasyonda, yalanda, hedef göstermekte, iktidarın sözcüsü olmakta sınır tanımadı, bunda bir beis görmedi. Daha da kötüsü, inanıyorum ki, yine aynı sözler alınsa, aynı rantlar elde edilse, iktidardan benzer bir pay alınsa yine aynı şekilde davranırlar, davranacaklar. Tüm bunlara rağmen, tüm bunları akılda tutarak, cemaat medyasının yanında olunması gerektiğini düşünüyorum. Nedenlerim pek açık değil, tatmin edici hiç değil. Belki kimilerinin söylediği gibi romantik bir solcuyumdur ya da içime liberal kaçmıştır; ihtimaller dahilinde. Ancak politikanın konum aldığım yerinden baktığımda, eylemlerimin, çıkarlarıma ve hatta toplumsal çıkarlara göre değil, doğru olduğunu düşündüğüm/inandığım bazı ilkelere göre olması gerektiğini düşünüyorum. Basın, yandaş da olsa, muhalif de olsa, ayan beyan yalanı da aktarıyor olsa susturulmamalı, karartılmamalı, engellenmemeli gibi geliyor bana. Bu tarz bir engellemenin desteklenmesi veya karartmanın karşısında konumlanmayış; yalan ile doğrunun, yandaşlık ile muhalifliğin, iktidar sevicilikle iktidar olmayanın var-oluş mücadelesinin militanlığının kabul edilir olup olmayışına ve hatta bu tarafların hangisinde yer aldığınıza karar verenlerin ve karar verecek olanların elinin sağlamlaştırılması anlamına gelir ve bu, bu ellerin, kendi üzerimizdeki iktidarının da yeniden kurulmasına saklı bir destekten başka bir anlam ifade etmez. Bir medya kuruluşunun egemen olana ceberut desteği, bir medya kuruluşunun ceberut egemenlerce susturulması söz konusu olduğunda lafı edilmeyecek bir konumlanıştır. Somutlaştıralım; bir grup polis, bir grup insanı dövmeye başladığında, "kimi dövüyorlar acaba" diye düşünmezsiniz, ya da en azından düşünmemeniz gerekir. İktidarda olanın, egemen olanın ballı sopası görevini icra eden bir grup polis kimi dövüyorsa, dövülenin yanında olmak, benim kaçınamayacağım bir durum.
"Madem karşısın, neden kullanıyorsun/dahilsin/içindesin/birliktesin" gibisinden bir tartışma argümanı var. Hemen örnekleyeyim; "Madem giyiniklik zaruretine karşısın, niye çıplak dolaşmıyorsun?". E, ağzımı dağıtır, burnumu kırarlar, üzerine bir de ceza yazıp devlete para ödetirler de ondan. Zeus muyum yıldırımlar salayım, Poseidon muyum özgür okyanuslarda dolanayım? Bir garip (gariban okunur) kişiyim(kişi'liğim şüpheli) tek can taşıyan; tabii ki korkuyorum. Zor mu bunu anlamak/bilmek?
Biraz Youtube'da (yoksa -ta mı?) zaman geçirince kendimi müzik eleştirmeni gibi hissetmeye başlıyorum. Benzer bir durum IMDB'de zaman geçirirken kendimi film eleştirmeni gibi hissettiğimde de ortaya çıkıyor. Gerçekten bilmenin, bildiğini anlamanın, anladıkların üzerinden yeni bir durumla/olayla karşılaştığında bir çözüm üretebilmenin değil; efektif google kullanmanın, arşivlerde daha verimli gezinmenin önemlileştirildiği bir dünyada oldukça anlaşılır bir durum. Bir zamanlar sinemadan anlamak için bir filmin nasıl ortaya çıkarıldığını bilmeniz, kameralardan, ışıklardan, seslerden anlamanız gerekirdi; şimdi torrenti bilmeniz yetiyor. Hoş, müzik eleştirmeni, sinema eleştirmeni neydi ya hu? Azalarak bitmelerine ağıtlar yakamayacağım.
İnsan dışı hayvanlarla insanın muhabbetlerine sık sık giriyorum; üzerine düşünüyor, konu hakkında okumaya gayret ediyor, vegan oluşumları takip ediyorum. Her konuda olduğu gibi bu konuda da çeşitli yönelimler var ve her yönelim kendi yolunun pek doğru olduğu konusunda pek bir ısrarcı. Anlaşılır bir durum; insan evladı ne zaman kendisini merkezde hissetmedi/görmedi ki?
Türler arası cinsel ilişkiyi yanlış bulmuyorum. Bazı vegan oluşumlar da bu durumu savunurken, bazıları da(daha çok olduklarını düşündüğüm bazıları) bu duruma oldukça karşılar. Türler arası cinsellik, genellikle, hayvanların kullanımı/emtaileştirilmesi olarak kabul edilerek dışlanma eğiliminde. Eşit olmayan veya eşit olma ihtimali bulunmayan kişilerin arasındaki cinsel münasebet, hiyerarşinin üst basamağında bulunanın altındakini kullanmasından ibaret olarak görülüyor. Aynı kişiler, insan dışı hayvanlar adına, insan dışı hayvan haklarını(bu noktadan sonra hayvan denildiğinde "insan dışı hayvanlar" kastedilmiş olacak) konuşmakta beis görmüyorlar. Hayvanlar adına hayvan haklarından bahsedebiliriz, hayvanlar kim oluyor ki? Biz ne dersek o! Tabii ki insanın bu yanlışının türler arası cinselliğin meşruluğunun savunusyla bir ilgisi yok. Kendimi tutamadım, söyleyiverdim.
Türler arası cinsel ilişki söz konusu olduğunda en çok dile getirilen olmazlık nedenlerinden biri "istediklerini nasıl anlayacağız?" mevzusu. Barınaklar, kulübeler inşa ederken; yemekler saçıp, kıyafetler giydirirken sorulmayan bu sorunun mevzu bahis cinsellik olduğunda sorulması çok manidar geliyor bana. Bir köpeğin beni sikmek istediğini, penisini kaldırıp ben domalır dolmaz götüme dayamasından anlıyoruz dostum; yemek yemek istediğini çöp konteyneri etrafındaki artıkları götürmesinden anladığımız gibi. Çok zor değil, ha?
Bir grup "nezih" vegan da hayvanların yeterli iq'larının olmadığından yola çıkarak türler arası cinselliğin etik olmadığını savunuyor. Yani hayvanlar, cinselliğin ne şekilde gerçekleşmesi gerektiğine, kimlerle(kim ifadesi insan dışı hayvanlar ve bitkiler de dahil olmak üzere tüm canlılara referans verir) gerçekleşmesi gerektiğine(neyin nasıl ne şekilde gerçekleşeceğine dair doğrularımızın olması gerektiği bir gerçeklik zira) ve eylemin sonuçlarının neler getireceğine dair bir tahayyülünün olmaması müsebbibiyle insan ile cinsel bir deneyim yaşamamalılar. Erkek'çe bir konum alış. Cinsellik öyle bir iktidar kurma yöntemi haline gelmiş ve öyle algılanır olmuş ki, bir hayvanla aynı kaptan yiyor olmaktan ayrılıp, kaçınılmaz olarak, bir kullanma, metalaştırma eylemi olarak algılanır hale gelmiş. Domaltıp sikiyor olmanın erkekçe bir böbürlenme halindeki egemenlik alanını genişletmenin veganca savunusu değildir de nedir bu? Cinsellik ediminin terlemekten farklı olmadığını anlamamız ya da terlemekle aynı anlama gelebileceği bir topluluğun yeşerebileceği ortamı sağlamak için mücadele etmektense insan ile insan olmayanın arasına bu denli derin bir çukuru kazmak, yüksek bir duvarı örmek ve cinselliğin tabuluğuna katkı vermek neden? Üstelik canlılar alınıp satılıyorken; canlılar sahiplendiriliyor, sahipleniliyor, veterinerlik adı altında insan zulmüne maruz kalıyor, bahçede bir güzellik, evde bir aksesuar, üzerimizde bir kıyafet oluyorken; sokaktanlaştırılıyor, betona, asfalta mecbur bırakılıyorken; arabalarımızın, fabrikalarımızın saldığı gazlara maruz bırakılıyorken; rüzgar güllerimizde parçalanıyor, heslerimizle doğumları dahi mümkünsüzleştiriliyorken; isim verme gafletine dahi düşülüyorken bu cinsellik karşıtlığı neden? Burjuvazi ahlakının erkekçe bir konumlanışı gibi geliyor bana dostlar; kusuruma bakmayın.
Dostoyevski'nin Bir Yazarın Günlüğü'nün ilk cildini okuyalı iki sene kadar oluyor. Önce Bir Yazarın Günlüğü ile ilgili bir şeyler söylemek gerek sanırım(bak, yine gereklilik icat ettim); Bir Yazarın Günlüğü Dostoyevski'nin ömrünün sonlarında iki sene kadar çıkardığı ve sadece kendi yazılarının bulunduğu derginin adı. Bu dergide Dostoyevski gündelik politikadan kemikleşmiş meselelere dair pek çok konuda düşüncelerine yer verirken, nadiren, kısa hikayelerini de aktarıyor. Peki ben bu kitabı niye aldım, niye okudum ve niye okumaya devam ediyorum? Dostoyevski'nin pek çok eserini severek okudum, haliyle, Dostoyevski'nin düşüncelerinden kendi lehime kullanabileceğim pek çok argüman çıkarabileceğimi düşündüm. Tabii ki bunu ciddi ciddi kendime söylemiş değildim; ne var ki, hâlâ kitap okurken temel kaygım yeni açınımlara, açılımlara bakabilmek değil; kendimden olana, kendimden çıkana destek olabilecek yapıları, kimsenin itiraz edemeyeceği kadar ululaşmışlardan devşirebilmek. Cem Yılmaz on adımda anadolu rock yapmanın tarifini verirken diyor ya hani; "hadi beni siktir et; e Karacaoğlan der ki" diye cümleler kullanın diye; tam da bu tavırla işte okuyorum kitapları. Anlattım anlattım anlattım; "siktir lan" dediler; ne diyeceğim? Marx der ki, Lyotard'ın da dediği gibi, tam da bu noktada Şeriati'ye kulak verirsek gibi söylemlerle kendimden olanın haklılığını/doğruluğunu garanti altına almaya çabalıyorum. Bu düşüncelerle okuduğum Bir Yazarın Günlüğü'nde ise tam bir hayal kırıklığına uğramış durumdaydım. Dostoyevski açık bir şekilde gerici(hâlâ gerici kavramını kullanan bir avuç sosyalistiz şunun şurasında, buna da laf etmeyiverin), milliyetçi, anti-semitist, Türk düşmanı, erkekçi bir akla sahipti. Haliyle 600 sayfalık ilk ciltten kullanabileceğim pek bir şey çıkmadı. Tüm bunlara rağmen bir kaç gün önce eserin ikinci cildine neden başladım peki? Bir 600 sayfa daha beni bekliyor. Her ne kadar kitap okurken, artık, kendimi desteklemekten çok kendimi eleştirmek adına kazanımlar elde etmeye gayret ediyor olsam da Bir Yazarın Günlüğü'nden bir şeyler çıkartabilmemin pek mümkün olmadığı yargısına sahibim. Neden bu okuma gayreti? Bir eseri yarım bırakmak neden acı veriyor bana? Neden bir şeyler için "okudum onu" demek bu kadar keyif veriyor? Yolda olduğumu düşünmekte dahi zorlanıyorum bazen; utanıyorum.
Dostoyevski ve Tolstoy'un, Gorki'nin, Çehov'un pek çok eserini okudum. Sovyet döneminin Ostrovski'sini, Pasternak'ını(Şolohov'u okumadım, kitap yardımlarnızı bekliyorum) filan da okudum. Geçenlerde de Gonçarov'un Oblomov'unu okumaya başladım. Biraz geç olduğunun farkındayım, kızmayın. Oblomov çok güçlü bir roman gibi başlıyor ve sayfalar geçtikçe dağılıp un ufak oluveriyor. Roman, kaliteli değil; ancak pek kaliteli bir başlangıca sahip. Ne var ki Gonçarov, saydığım isimler arasında çağımıza en yakın yazar gibi görünüyor. Tüm büyük Rus yazarlarında geçmişte kalmışlığa dair bir his sürekli canlı bir şekilde kendisini hissettirir eserlerinde, ancak, Oblomov, henüz dün yazılmış gibi taze. Karakterlerin düşünüş biçimleri, kişilikleri; post-modernist, post-yapısalcı, post-marksist ve bilimum post'un kavramsallaştırdığı düşünce dünyamızdan gayri bir noktada durmuyor. Bir Rus klasiğinde(çok severim klasiklerin bu Ruslarını), ilk defa, bu kadar günümüzdenmişçesine bir okuma yapmış olmaktan keyif aldım; kalitesinden değil. Kalite de ilginç bir kavram; ben kalitesizim.
Sıkıcı bildirişlerim için kusuruma bakın lütfen; yeterince sarhoş değilken yazdım, hatalıyım.
Metnin şarkısı; Niaz Diasamidze-Lavnana
Metnin film önerisi; Luis Bunuel-Tristana
Çevremde, ne olduğunu bilmediğim, "Kürtçü"lükle itham ediliyorum ve "doğal" olarak 29 Ekim, 23 Nisan, 19 Mayıs gibi günlerde düzenlenen etkinliklere katılmayışım Mustafa Kemal'e, Türkiye Cumhuriyeti'ne ve/veya önder kadronun devrimlerine düşmanlığımla ilişkilendiriliyor. Malum, Beşiktaş, hemen hemen her zaman bu günlerde ciddi etkinlikler düzenler ve Beşikaş'ta oturuyorken bu etkinliklerin hiçbirine katılmamak bir "düşmanlık" göstergesi olabilir. Mazallah; devlet düşmanlığı bir yana, halk düşmanı dahi olabilirim.
Doğruyu söylemek gerekirse (gerekmez) bir etkinliğe katılabilmek için fazla tembelim. Saatlerce ayakta dikilmek, birbirinin türevleri dahi olamayacak kadar benzer içerikli nutukları yutmak, sağ sola sloganlar fırlatmak, halihazırda egemen olanın yeniden inşasında çalışmak korkutucu derecede yorucu görünüyor bana. Egemen olmayanın egemen karşısındaki var-olma mücadelesinde yer alacak olsam, bir ihtimal, kendimi buna mecbur hissedebilir, yollara düşebilirim. Arada sırada, nadiren de olsa, yollara düştüğüm oluyor zira. Ne var ki, 29 Ekim gibi bir günde, sokağa çıkmak için gereken motivasyonu bulmakta zorlanıyorum. Eğer böyle bir motivasyonum olsaydı, muhtemelen, motivasyon kaynağımı fazlaca sorgulamak zorunda kalırdım. Cumhuriyete karşı değilim(cumhuriyeti oturup tartışırım, bu saklı), Mustafa Kemal'e ya da önder kadronun devrimlerine de karşı değilim; düşman hiç değilim. Ne var ki bu cumhuriyetin tarihi, cumhuriyeti kutlamama engel olacak kadar kötü bir sicile/hafızaya sahip; nasıl, ne şekilde kutlayabilirim? Cumhuriyet, cumhuriyet değil; cumhur ise hiç ortada yok. Sözün kısası; olmamış bu cumhuriyet, iktidarını yeniden kurmasına destek olmaktansa, düşmanı olarak kabul edilmeyi yeğleyebilirim.
Cemaat medyasına ciddi bir siyasi iktidar saldırısı var. Herkesin bildiği gibi cemaat medyası yıllarca hükümetin medya uzantısı olarak görev yaptı; yalakalıkta, yandaşlıkta, manipülasyonda, yalanda, hedef göstermekte, iktidarın sözcüsü olmakta sınır tanımadı, bunda bir beis görmedi. Daha da kötüsü, inanıyorum ki, yine aynı sözler alınsa, aynı rantlar elde edilse, iktidardan benzer bir pay alınsa yine aynı şekilde davranırlar, davranacaklar. Tüm bunlara rağmen, tüm bunları akılda tutarak, cemaat medyasının yanında olunması gerektiğini düşünüyorum. Nedenlerim pek açık değil, tatmin edici hiç değil. Belki kimilerinin söylediği gibi romantik bir solcuyumdur ya da içime liberal kaçmıştır; ihtimaller dahilinde. Ancak politikanın konum aldığım yerinden baktığımda, eylemlerimin, çıkarlarıma ve hatta toplumsal çıkarlara göre değil, doğru olduğunu düşündüğüm/inandığım bazı ilkelere göre olması gerektiğini düşünüyorum. Basın, yandaş da olsa, muhalif de olsa, ayan beyan yalanı da aktarıyor olsa susturulmamalı, karartılmamalı, engellenmemeli gibi geliyor bana. Bu tarz bir engellemenin desteklenmesi veya karartmanın karşısında konumlanmayış; yalan ile doğrunun, yandaşlık ile muhalifliğin, iktidar sevicilikle iktidar olmayanın var-oluş mücadelesinin militanlığının kabul edilir olup olmayışına ve hatta bu tarafların hangisinde yer aldığınıza karar verenlerin ve karar verecek olanların elinin sağlamlaştırılması anlamına gelir ve bu, bu ellerin, kendi üzerimizdeki iktidarının da yeniden kurulmasına saklı bir destekten başka bir anlam ifade etmez. Bir medya kuruluşunun egemen olana ceberut desteği, bir medya kuruluşunun ceberut egemenlerce susturulması söz konusu olduğunda lafı edilmeyecek bir konumlanıştır. Somutlaştıralım; bir grup polis, bir grup insanı dövmeye başladığında, "kimi dövüyorlar acaba" diye düşünmezsiniz, ya da en azından düşünmemeniz gerekir. İktidarda olanın, egemen olanın ballı sopası görevini icra eden bir grup polis kimi dövüyorsa, dövülenin yanında olmak, benim kaçınamayacağım bir durum.
"Madem karşısın, neden kullanıyorsun/dahilsin/içindesin/birliktesin" gibisinden bir tartışma argümanı var. Hemen örnekleyeyim; "Madem giyiniklik zaruretine karşısın, niye çıplak dolaşmıyorsun?". E, ağzımı dağıtır, burnumu kırarlar, üzerine bir de ceza yazıp devlete para ödetirler de ondan. Zeus muyum yıldırımlar salayım, Poseidon muyum özgür okyanuslarda dolanayım? Bir garip (gariban okunur) kişiyim(kişi'liğim şüpheli) tek can taşıyan; tabii ki korkuyorum. Zor mu bunu anlamak/bilmek?
Biraz Youtube'da (yoksa -ta mı?) zaman geçirince kendimi müzik eleştirmeni gibi hissetmeye başlıyorum. Benzer bir durum IMDB'de zaman geçirirken kendimi film eleştirmeni gibi hissettiğimde de ortaya çıkıyor. Gerçekten bilmenin, bildiğini anlamanın, anladıkların üzerinden yeni bir durumla/olayla karşılaştığında bir çözüm üretebilmenin değil; efektif google kullanmanın, arşivlerde daha verimli gezinmenin önemlileştirildiği bir dünyada oldukça anlaşılır bir durum. Bir zamanlar sinemadan anlamak için bir filmin nasıl ortaya çıkarıldığını bilmeniz, kameralardan, ışıklardan, seslerden anlamanız gerekirdi; şimdi torrenti bilmeniz yetiyor. Hoş, müzik eleştirmeni, sinema eleştirmeni neydi ya hu? Azalarak bitmelerine ağıtlar yakamayacağım.
İnsan dışı hayvanlarla insanın muhabbetlerine sık sık giriyorum; üzerine düşünüyor, konu hakkında okumaya gayret ediyor, vegan oluşumları takip ediyorum. Her konuda olduğu gibi bu konuda da çeşitli yönelimler var ve her yönelim kendi yolunun pek doğru olduğu konusunda pek bir ısrarcı. Anlaşılır bir durum; insan evladı ne zaman kendisini merkezde hissetmedi/görmedi ki?
Türler arası cinsel ilişkiyi yanlış bulmuyorum. Bazı vegan oluşumlar da bu durumu savunurken, bazıları da(daha çok olduklarını düşündüğüm bazıları) bu duruma oldukça karşılar. Türler arası cinsellik, genellikle, hayvanların kullanımı/emtaileştirilmesi olarak kabul edilerek dışlanma eğiliminde. Eşit olmayan veya eşit olma ihtimali bulunmayan kişilerin arasındaki cinsel münasebet, hiyerarşinin üst basamağında bulunanın altındakini kullanmasından ibaret olarak görülüyor. Aynı kişiler, insan dışı hayvanlar adına, insan dışı hayvan haklarını(bu noktadan sonra hayvan denildiğinde "insan dışı hayvanlar" kastedilmiş olacak) konuşmakta beis görmüyorlar. Hayvanlar adına hayvan haklarından bahsedebiliriz, hayvanlar kim oluyor ki? Biz ne dersek o! Tabii ki insanın bu yanlışının türler arası cinselliğin meşruluğunun savunusyla bir ilgisi yok. Kendimi tutamadım, söyleyiverdim.
Türler arası cinsel ilişki söz konusu olduğunda en çok dile getirilen olmazlık nedenlerinden biri "istediklerini nasıl anlayacağız?" mevzusu. Barınaklar, kulübeler inşa ederken; yemekler saçıp, kıyafetler giydirirken sorulmayan bu sorunun mevzu bahis cinsellik olduğunda sorulması çok manidar geliyor bana. Bir köpeğin beni sikmek istediğini, penisini kaldırıp ben domalır dolmaz götüme dayamasından anlıyoruz dostum; yemek yemek istediğini çöp konteyneri etrafındaki artıkları götürmesinden anladığımız gibi. Çok zor değil, ha?
Bir grup "nezih" vegan da hayvanların yeterli iq'larının olmadığından yola çıkarak türler arası cinselliğin etik olmadığını savunuyor. Yani hayvanlar, cinselliğin ne şekilde gerçekleşmesi gerektiğine, kimlerle(kim ifadesi insan dışı hayvanlar ve bitkiler de dahil olmak üzere tüm canlılara referans verir) gerçekleşmesi gerektiğine(neyin nasıl ne şekilde gerçekleşeceğine dair doğrularımızın olması gerektiği bir gerçeklik zira) ve eylemin sonuçlarının neler getireceğine dair bir tahayyülünün olmaması müsebbibiyle insan ile cinsel bir deneyim yaşamamalılar. Erkek'çe bir konum alış. Cinsellik öyle bir iktidar kurma yöntemi haline gelmiş ve öyle algılanır olmuş ki, bir hayvanla aynı kaptan yiyor olmaktan ayrılıp, kaçınılmaz olarak, bir kullanma, metalaştırma eylemi olarak algılanır hale gelmiş. Domaltıp sikiyor olmanın erkekçe bir böbürlenme halindeki egemenlik alanını genişletmenin veganca savunusu değildir de nedir bu? Cinsellik ediminin terlemekten farklı olmadığını anlamamız ya da terlemekle aynı anlama gelebileceği bir topluluğun yeşerebileceği ortamı sağlamak için mücadele etmektense insan ile insan olmayanın arasına bu denli derin bir çukuru kazmak, yüksek bir duvarı örmek ve cinselliğin tabuluğuna katkı vermek neden? Üstelik canlılar alınıp satılıyorken; canlılar sahiplendiriliyor, sahipleniliyor, veterinerlik adı altında insan zulmüne maruz kalıyor, bahçede bir güzellik, evde bir aksesuar, üzerimizde bir kıyafet oluyorken; sokaktanlaştırılıyor, betona, asfalta mecbur bırakılıyorken; arabalarımızın, fabrikalarımızın saldığı gazlara maruz bırakılıyorken; rüzgar güllerimizde parçalanıyor, heslerimizle doğumları dahi mümkünsüzleştiriliyorken; isim verme gafletine dahi düşülüyorken bu cinsellik karşıtlığı neden? Burjuvazi ahlakının erkekçe bir konumlanışı gibi geliyor bana dostlar; kusuruma bakmayın.
Dostoyevski'nin Bir Yazarın Günlüğü'nün ilk cildini okuyalı iki sene kadar oluyor. Önce Bir Yazarın Günlüğü ile ilgili bir şeyler söylemek gerek sanırım(bak, yine gereklilik icat ettim); Bir Yazarın Günlüğü Dostoyevski'nin ömrünün sonlarında iki sene kadar çıkardığı ve sadece kendi yazılarının bulunduğu derginin adı. Bu dergide Dostoyevski gündelik politikadan kemikleşmiş meselelere dair pek çok konuda düşüncelerine yer verirken, nadiren, kısa hikayelerini de aktarıyor. Peki ben bu kitabı niye aldım, niye okudum ve niye okumaya devam ediyorum? Dostoyevski'nin pek çok eserini severek okudum, haliyle, Dostoyevski'nin düşüncelerinden kendi lehime kullanabileceğim pek çok argüman çıkarabileceğimi düşündüm. Tabii ki bunu ciddi ciddi kendime söylemiş değildim; ne var ki, hâlâ kitap okurken temel kaygım yeni açınımlara, açılımlara bakabilmek değil; kendimden olana, kendimden çıkana destek olabilecek yapıları, kimsenin itiraz edemeyeceği kadar ululaşmışlardan devşirebilmek. Cem Yılmaz on adımda anadolu rock yapmanın tarifini verirken diyor ya hani; "hadi beni siktir et; e Karacaoğlan der ki" diye cümleler kullanın diye; tam da bu tavırla işte okuyorum kitapları. Anlattım anlattım anlattım; "siktir lan" dediler; ne diyeceğim? Marx der ki, Lyotard'ın da dediği gibi, tam da bu noktada Şeriati'ye kulak verirsek gibi söylemlerle kendimden olanın haklılığını/doğruluğunu garanti altına almaya çabalıyorum. Bu düşüncelerle okuduğum Bir Yazarın Günlüğü'nde ise tam bir hayal kırıklığına uğramış durumdaydım. Dostoyevski açık bir şekilde gerici(hâlâ gerici kavramını kullanan bir avuç sosyalistiz şunun şurasında, buna da laf etmeyiverin), milliyetçi, anti-semitist, Türk düşmanı, erkekçi bir akla sahipti. Haliyle 600 sayfalık ilk ciltten kullanabileceğim pek bir şey çıkmadı. Tüm bunlara rağmen bir kaç gün önce eserin ikinci cildine neden başladım peki? Bir 600 sayfa daha beni bekliyor. Her ne kadar kitap okurken, artık, kendimi desteklemekten çok kendimi eleştirmek adına kazanımlar elde etmeye gayret ediyor olsam da Bir Yazarın Günlüğü'nden bir şeyler çıkartabilmemin pek mümkün olmadığı yargısına sahibim. Neden bu okuma gayreti? Bir eseri yarım bırakmak neden acı veriyor bana? Neden bir şeyler için "okudum onu" demek bu kadar keyif veriyor? Yolda olduğumu düşünmekte dahi zorlanıyorum bazen; utanıyorum.
Dostoyevski ve Tolstoy'un, Gorki'nin, Çehov'un pek çok eserini okudum. Sovyet döneminin Ostrovski'sini, Pasternak'ını(Şolohov'u okumadım, kitap yardımlarnızı bekliyorum) filan da okudum. Geçenlerde de Gonçarov'un Oblomov'unu okumaya başladım. Biraz geç olduğunun farkındayım, kızmayın. Oblomov çok güçlü bir roman gibi başlıyor ve sayfalar geçtikçe dağılıp un ufak oluveriyor. Roman, kaliteli değil; ancak pek kaliteli bir başlangıca sahip. Ne var ki Gonçarov, saydığım isimler arasında çağımıza en yakın yazar gibi görünüyor. Tüm büyük Rus yazarlarında geçmişte kalmışlığa dair bir his sürekli canlı bir şekilde kendisini hissettirir eserlerinde, ancak, Oblomov, henüz dün yazılmış gibi taze. Karakterlerin düşünüş biçimleri, kişilikleri; post-modernist, post-yapısalcı, post-marksist ve bilimum post'un kavramsallaştırdığı düşünce dünyamızdan gayri bir noktada durmuyor. Bir Rus klasiğinde(çok severim klasiklerin bu Ruslarını), ilk defa, bu kadar günümüzdenmişçesine bir okuma yapmış olmaktan keyif aldım; kalitesinden değil. Kalite de ilginç bir kavram; ben kalitesizim.
Sıkıcı bildirişlerim için kusuruma bakın lütfen; yeterince sarhoş değilken yazdım, hatalıyım.
Metnin şarkısı; Niaz Diasamidze-Lavnana
Metnin film önerisi; Luis Bunuel-Tristana
14 Ekim 2015 Çarşamba
Bir Sarhoşun Notları
Merhaba Can'lar. Ankara'daki malum patlama üzerine hiçbir şey yazmadım şu ana kadar. "Bazı şeylere yazık ediyorlar/ediyoruz" deyip, susacağım. Zira, yazık ediyorum.
"Ne ara böyle bir insan oldum?" diye sık sık sorarken buluyorum kendimi. "Ne ara?" sorusu yanlış; tarihselliği dönemsel bir eklemlenme olarak kabul eden bir soru. "Neyden sonra?" veya "Niçin?" diye sorayim diyorum; benzer nedenlerle birlikte uzaklaşıyorum. Sözün özü; dönüştüğüm kişi ve dönüşmekte olduğum kişi tiksindiriyor beni. Soramazken dahi; nasıl dönebilirim?
Geçenlerde eskilerden çıkıp gelen bir arkadaşım vesilesiyle eskilerde kaldığını düşündüğüm(bir şey eskilerde kalabilirmiş gibi) Tezer Özlü'yü yeniden karşıma çıkarıverdim. Özlü'de en sevdiğim şey, sanırım, Pavese. Özlü'nün Pavese'si, Pavese'den daha Pavese. Pavese'yi intihara yazgılayan da(evet, yazgı) buydu sanırım. Birilerinin Pavese'leri, her zaman, Pavese'den daha Pavese'ydi. Peki Pavese'yi intihara yazgıladığını düşündüğüm bir tavrı ben niye seviyorum? Bencil bir pisliğim de ondan; Özlü'nün Pavese'si muhteşem.
Sosyal fobi midir nedir; ondan var bende. Pek çoklarının bulunduğu geniş alanlar rahatsız ediyor beni, kayboluyorum. Dört duvar arasında ise kendime geliyorum; önce bir bardak şarap dolduruyor(evet, şişeden içmediğim zamanlarda bardaktan içiyorum, kadehten değil), bacak bacak üzerine atıyor, entelektüel bakışımı ve gülümsememi yüzüme oturtup pek harika olduğuna kanaat getirdiğim(harikalığı kendimden menkul. Bilim mi ne?) konuşmalar yapıyorum. Oda vekilliği, oda aydınlığı, oda entelektüelliği. Oturduğum yerden kitaplarımın da manzarası ne hoş, yeniden mastürbasyon.
Cinsiyet meselesi çetrefilli bir bahis. Bir yandan vajinalılığın ve penisliliğin farklı cinsiyetlere referans verir örüntüsüne(görüntü değil) karşı durmak ile Irigaray gibilerin "cinsiyetsizleştirme" uyarısı arasında sıkışıp kalmak pek olası. "Erkek" ve "kadın"ın toplumsal icadına mercek tutarken, "kadın"ın "erkek"leştirilmesinden nasıl kaçınabiliriz? Evet, cinsiyetler birer icat. Peki bu icatlarla ne yapacağız? Nasıl irdeleyeceğiz? Nasıl tarihin tozlu raflarına iteceğiz?
Herkes, herkesin yalan söylediğini biliyor. Ve herkes, yalan söylediğinin bilindiğinin farkında. Yine de yalan söylemeye devam ediyoruz. Kronik bir vaka; yalan, artık, gerçekliğimiz. Olmadığında/Olmazsa, simulakrlara(Oh, ömrümde cümle içerisinde bu kelimeyi de kullandım ya, gözüm açık, götüm kapalı ölmem artık) dönüşmemiz kaçınılmaz.
Hazır yalandan bahsetmişken dürüstlük meselesine(bu bir mesele miydi?) de şöyle bir uğrayayim. Yalan söylememekle dürüstlük pek sık karıştırılıyor. Kelime oyunu gibi görülebilir; "hehe, çünkü doğruyu söylemek dürüstlüktür" gibi bir algı ortaya çıkabilir. Hayır, öyle değil. Her zaman doğruyu söylüyor olmak da dürüst olduğumuzu göstermez. Örnekleyelim; bir örgütün militanı olarak yakalandığınızda, sizden örgütünüzün sırlarını açıklamanızı istediklerinde doğruları söylemek dürüst olduğunuzu değil, sahtekar olduğunuzu gösterir. Bir bağlılığın, bir "özel"liğin ifşasından dürüstlük devşirmek pek mümkün değil. Benzer bir durum "ihbar"cılık halinde de var. Komşusunun kaçak elektriğini, ebeveynlerinin çıplak münasebetlerini egemen bir kuruma şutlamak, "doğru"yu söylemek olsa dahi sahtekarca bir tutumdur. Genellikle, kendi yapamadıklarımızdan duyduğumuz öfkeyle başkasına böyle bir müdahaleyi mecbur kılarız kendimize. "Ben yapamıyorken, senin ne haddine?!" Sahtekarca bir faydalanma. Bazen de sadece bizden öyle istendiği için ihbar ederiz. İstek hafif kaçtı, emredildiği için de diyebiliriz. Emreden kim? Egemen. Neyi emrediyor? Henüz egemen olamadıklarının egemenleştirilmesini. Kimden istiyor? Egemenleştirdiklerinden. Sahekarca bir yaltaklanma değil mi? Kişisel ilişkilerimiz de bu doğruculuktan, sözde dürüstlükten müstesna değili. Bazen doğruları söylemeye pek hevesli oluruz, dürüstlük damarımız tutar; "Ahmet benimle sevişmek istedi, reddettim aşkım". Tamam da, niye söyledin ki? Hem arzulanıyor olduğumun hem de sunmuş olduğum sadakatin bilinmesi fayda sağlıyor zira. Dürüstlük mü? Zerre değil. Kısaca; fayda sağlayacağımızı bildiğimiz doğruların söylenmesinin dürüstlük ile alakası yok. Bu gibi durumlarda yalanın söylenmesi, dürüst bir konumlanış.
Bilim sizce de hızla dinleşme eğilimi göstermiyor mu? Kendi ürettiğinin dışında kalan tüm bilgiyi cehalet, bağnazlık, orta çağ zihniyeti olarak kodlayıp yüksek duvarlarla bu bilgi türlerine setler çekip yasaklaması pek bir tanıdık değil mi? Asırlar süren din heyulasından sonra bir başka bilgiye bel bağladık, o da özüne dönmeyi tercih etti/mecbur kaldı. Eski din öldü; yaşasın yeni din! Mutlak Tanrı yerine kişisel Tanrı'nın ikamesi de bilimselin tek başarısı. Bauman'a akıl verelim; "Tanrı kendini empoze ederek var olur ve davet edilmeden ve çağrılmadan aniden belirir: her boş noktadan, açıklama zinciri ve algılama dizisindeki her yersiz sözden göz kırpar; tatmin arzusunu ve beklentisini, şeylerin olduğu halinden ayırma eylemi dizisinde kendini her boşluğun içine sığdırır ve kıpırdamayı kesinlikle reddeder. İnsanın varoluşsal belirsizliği var olduğu müddetçe Tanrı var olacak, yani sonsuza kadar. Bu da şu anlama geliyor; Tanrı insan ırkıyla aynı anda ölecek, bir saniye önce bile değil." Bu da tanıdık değil mi? Dine alışmıştık, bilime de alışmamız gerek.
Sık sık şehirler arası yolculuk yapıyorum. Neredeyse hiç bir zaman uçak kullanmıyor, neredeyse tamamında otobüslerle gideceğim yere varıyorum. Gönül isterdi ki otostop çekeyim; bunu becerebilecek kadar kişi değilim. Otobüslerde sık sık yaşadığım çelişkiler var; koltuğu indirirsem arkamdaki kızar mı, okuma lambasını açarsam çevremdekiler müdahale eder mi vs. Şunu farkettim; çevremdekiler kadın olursa daha rahat bir şekilde yapacağımı yapıyorum. Zira, kadından dayak yeme ihtimalim daha düşük. Dönüştüğüm kişiden tiksindiğimi söylemiştim.
Tuborg'un "temiz kapak" girişimi başarılı bir pazarlama taktiği değil mi? Hakikaten çok temiz kapak oluyor onlardan.
Yazdıklarımı pazarlama stratejisi olarak yeni bir adım atıyorum ve her yazdığım metnin ardından bir şarkı ile bir film paylaşıyorum. Belli mi olur; artık birileri okumaya başlar belki.
Metnin şarkısı: Moğollar-Sen Varsın Orda
Metnin filmi: GrigoriyChukhray-Ballada o Soldate
"Ne ara böyle bir insan oldum?" diye sık sık sorarken buluyorum kendimi. "Ne ara?" sorusu yanlış; tarihselliği dönemsel bir eklemlenme olarak kabul eden bir soru. "Neyden sonra?" veya "Niçin?" diye sorayim diyorum; benzer nedenlerle birlikte uzaklaşıyorum. Sözün özü; dönüştüğüm kişi ve dönüşmekte olduğum kişi tiksindiriyor beni. Soramazken dahi; nasıl dönebilirim?
Geçenlerde eskilerden çıkıp gelen bir arkadaşım vesilesiyle eskilerde kaldığını düşündüğüm(bir şey eskilerde kalabilirmiş gibi) Tezer Özlü'yü yeniden karşıma çıkarıverdim. Özlü'de en sevdiğim şey, sanırım, Pavese. Özlü'nün Pavese'si, Pavese'den daha Pavese. Pavese'yi intihara yazgılayan da(evet, yazgı) buydu sanırım. Birilerinin Pavese'leri, her zaman, Pavese'den daha Pavese'ydi. Peki Pavese'yi intihara yazgıladığını düşündüğüm bir tavrı ben niye seviyorum? Bencil bir pisliğim de ondan; Özlü'nün Pavese'si muhteşem.
Sosyal fobi midir nedir; ondan var bende. Pek çoklarının bulunduğu geniş alanlar rahatsız ediyor beni, kayboluyorum. Dört duvar arasında ise kendime geliyorum; önce bir bardak şarap dolduruyor(evet, şişeden içmediğim zamanlarda bardaktan içiyorum, kadehten değil), bacak bacak üzerine atıyor, entelektüel bakışımı ve gülümsememi yüzüme oturtup pek harika olduğuna kanaat getirdiğim(harikalığı kendimden menkul. Bilim mi ne?) konuşmalar yapıyorum. Oda vekilliği, oda aydınlığı, oda entelektüelliği. Oturduğum yerden kitaplarımın da manzarası ne hoş, yeniden mastürbasyon.
Cinsiyet meselesi çetrefilli bir bahis. Bir yandan vajinalılığın ve penisliliğin farklı cinsiyetlere referans verir örüntüsüne(görüntü değil) karşı durmak ile Irigaray gibilerin "cinsiyetsizleştirme" uyarısı arasında sıkışıp kalmak pek olası. "Erkek" ve "kadın"ın toplumsal icadına mercek tutarken, "kadın"ın "erkek"leştirilmesinden nasıl kaçınabiliriz? Evet, cinsiyetler birer icat. Peki bu icatlarla ne yapacağız? Nasıl irdeleyeceğiz? Nasıl tarihin tozlu raflarına iteceğiz?
Herkes, herkesin yalan söylediğini biliyor. Ve herkes, yalan söylediğinin bilindiğinin farkında. Yine de yalan söylemeye devam ediyoruz. Kronik bir vaka; yalan, artık, gerçekliğimiz. Olmadığında/Olmazsa, simulakrlara(Oh, ömrümde cümle içerisinde bu kelimeyi de kullandım ya, gözüm açık, götüm kapalı ölmem artık) dönüşmemiz kaçınılmaz.
Hazır yalandan bahsetmişken dürüstlük meselesine(bu bir mesele miydi?) de şöyle bir uğrayayim. Yalan söylememekle dürüstlük pek sık karıştırılıyor. Kelime oyunu gibi görülebilir; "hehe, çünkü doğruyu söylemek dürüstlüktür" gibi bir algı ortaya çıkabilir. Hayır, öyle değil. Her zaman doğruyu söylüyor olmak da dürüst olduğumuzu göstermez. Örnekleyelim; bir örgütün militanı olarak yakalandığınızda, sizden örgütünüzün sırlarını açıklamanızı istediklerinde doğruları söylemek dürüst olduğunuzu değil, sahtekar olduğunuzu gösterir. Bir bağlılığın, bir "özel"liğin ifşasından dürüstlük devşirmek pek mümkün değil. Benzer bir durum "ihbar"cılık halinde de var. Komşusunun kaçak elektriğini, ebeveynlerinin çıplak münasebetlerini egemen bir kuruma şutlamak, "doğru"yu söylemek olsa dahi sahtekarca bir tutumdur. Genellikle, kendi yapamadıklarımızdan duyduğumuz öfkeyle başkasına böyle bir müdahaleyi mecbur kılarız kendimize. "Ben yapamıyorken, senin ne haddine?!" Sahtekarca bir faydalanma. Bazen de sadece bizden öyle istendiği için ihbar ederiz. İstek hafif kaçtı, emredildiği için de diyebiliriz. Emreden kim? Egemen. Neyi emrediyor? Henüz egemen olamadıklarının egemenleştirilmesini. Kimden istiyor? Egemenleştirdiklerinden. Sahekarca bir yaltaklanma değil mi? Kişisel ilişkilerimiz de bu doğruculuktan, sözde dürüstlükten müstesna değili. Bazen doğruları söylemeye pek hevesli oluruz, dürüstlük damarımız tutar; "Ahmet benimle sevişmek istedi, reddettim aşkım". Tamam da, niye söyledin ki? Hem arzulanıyor olduğumun hem de sunmuş olduğum sadakatin bilinmesi fayda sağlıyor zira. Dürüstlük mü? Zerre değil. Kısaca; fayda sağlayacağımızı bildiğimiz doğruların söylenmesinin dürüstlük ile alakası yok. Bu gibi durumlarda yalanın söylenmesi, dürüst bir konumlanış.
Bilim sizce de hızla dinleşme eğilimi göstermiyor mu? Kendi ürettiğinin dışında kalan tüm bilgiyi cehalet, bağnazlık, orta çağ zihniyeti olarak kodlayıp yüksek duvarlarla bu bilgi türlerine setler çekip yasaklaması pek bir tanıdık değil mi? Asırlar süren din heyulasından sonra bir başka bilgiye bel bağladık, o da özüne dönmeyi tercih etti/mecbur kaldı. Eski din öldü; yaşasın yeni din! Mutlak Tanrı yerine kişisel Tanrı'nın ikamesi de bilimselin tek başarısı. Bauman'a akıl verelim; "Tanrı kendini empoze ederek var olur ve davet edilmeden ve çağrılmadan aniden belirir: her boş noktadan, açıklama zinciri ve algılama dizisindeki her yersiz sözden göz kırpar; tatmin arzusunu ve beklentisini, şeylerin olduğu halinden ayırma eylemi dizisinde kendini her boşluğun içine sığdırır ve kıpırdamayı kesinlikle reddeder. İnsanın varoluşsal belirsizliği var olduğu müddetçe Tanrı var olacak, yani sonsuza kadar. Bu da şu anlama geliyor; Tanrı insan ırkıyla aynı anda ölecek, bir saniye önce bile değil." Bu da tanıdık değil mi? Dine alışmıştık, bilime de alışmamız gerek.
Sık sık şehirler arası yolculuk yapıyorum. Neredeyse hiç bir zaman uçak kullanmıyor, neredeyse tamamında otobüslerle gideceğim yere varıyorum. Gönül isterdi ki otostop çekeyim; bunu becerebilecek kadar kişi değilim. Otobüslerde sık sık yaşadığım çelişkiler var; koltuğu indirirsem arkamdaki kızar mı, okuma lambasını açarsam çevremdekiler müdahale eder mi vs. Şunu farkettim; çevremdekiler kadın olursa daha rahat bir şekilde yapacağımı yapıyorum. Zira, kadından dayak yeme ihtimalim daha düşük. Dönüştüğüm kişiden tiksindiğimi söylemiştim.
Tuborg'un "temiz kapak" girişimi başarılı bir pazarlama taktiği değil mi? Hakikaten çok temiz kapak oluyor onlardan.
Yazdıklarımı pazarlama stratejisi olarak yeni bir adım atıyorum ve her yazdığım metnin ardından bir şarkı ile bir film paylaşıyorum. Belli mi olur; artık birileri okumaya başlar belki.
Metnin şarkısı: Moğollar-Sen Varsın Orda
Metnin filmi: GrigoriyChukhray-Ballada o Soldate
23 Eylül 2015 Çarşamba
Fazlasıyla Uzun Bir Aradan Sonra Gelen BSN
Merhabalar dostlar, canlar. Uzun zamandır "Bir Sarhoşun Notları"na katkıda bulunamıyordum. Bunun ana nedeninin "yazmak için sarhoş olmaya başlamış olmamın" farkına varmış olmam olduğunu söylemeyi ne kadar çok isterdim tahmin bile edemezsiniz. Ya da en azından; entelektüel birikimin, arttıkça, insanı daha az "söylem"i arzular hale getirdiğine yaslanabiliyor olsaydım; hoş olurdu. Muhtemelen bunların yerine söyleyebileceğim tek neden; söylediklerimin yetersizliğinin yüzüme vurulacağı korkusuyla birleşen tembelliğimden ibaret. Eksikliğini de hissetmediniz nitekim, sorun yok.
Geçenlerde yine Zygmunt Bauman okurken denk geldim; Saramago Yoldaş terlememizle aynı sebepten mi konuştuğumuzu sorgulayarak söylemin doğadanlığına/doğallığına göndermede bulunmuş ve söylediklerinin önemsizliğinin farkında oluşuna, söylemlerinin yalnızca kendisinin var oluşuna sunduğu katkının da önemine atıfta bulunmuş. Hepsi iyi-hoş da Saramago Yoldaş; kendin yazdığını bildikten sonra, bir başkasına önem atfetmezken, kendi adınla yazmak niye? Birey anonimleşerek yazmalı, anonimleşerek salmalı bildirilerini; belki o zaman şüphe etmeyebileceğimiz bir iletişimi mümkün kılabildiğimiz ortamı tahayyül edebiliriz.
Zygmunt Bauman dedim de aklıma geldi; bir ara tıraş olmanın ne derece ustalık isteyen bir alet bakımına ve ne derece yeteneksizleştiren bir alet kullanımına dönüştüğünü ustalıkla anlatıyordu. Hemen hemen her ihtiyacımızı giderirken, en az, 2-3 aracı kişiye ihtiyaç duyar hale geldik. Onlarca yıl önce yaşamış insanlardan çok daha verimli bir tıraşı, çok daha kısa bir sürede olabiliyoruz; ancak, bu tıraşı mümkün kılan araçlar için bir tasarımcıya, bir işçiye, bir nakliyatçıya, bir tüketici hakları koruyucusuna ihtiyacımız var. Bu insanların her birinin emeğini düşündüğümüzde tıraş için harcadığımız zamanın kat ve kat attığını görebiliriz. Problem sadece emek gücümüzün ikamesinin verimsiz bir hal almasında değil; problem tek tek bireylerin kendi başlarına kendi başlarına gelen problemleri çözebilme yeteneklerinin azalıyor olmasında. Bir tıraş makinesini var etmek ya da tamir etmek için gereken teknik bilgi ile bir usturayı var etmek arasındaki teknik bilgi farkını sanırım anlatmama gerek yok. Bunların bakımı ve tamiri için gereken teknik bilgiyi de anlatmama gerek yok. Dolayısıyla, dünya nüfusu arttıkça, yeni insanlar için yeni iş imkanları türetip kendi yeterliliklerimizi de bu yeni iş kollarına devrederek şey'leşiyoruz. Şarap konulan bir bardak, şaraptan ne kadar tat alıyorsa, yakında, biz de hayattan o kadar tat alacağız gibi görünüyor.
Var olduğu halden mutlu olan kaç kişi var? Peki isyan eden, itiraz eden, değişim isteğini dile getiren kaç kişi var? Bu büyük fark neden? Korkuyor muyuz? Korkuyorsak neyden korkuyoruz? Bir tek hayatımızın olması mı bizi korkutan? Öbür tarafın varlığı mı, yoksa, yokluğu mu daha korkutucu? Tüm dinler bir isyanla mümkün olmuşken, isyanın bunca mahkum edilişi neden? Peki isyan bunca kötüleniyorken; bunca isyanın varlığını nasıl açıklayabiliriz? Savaş uçaklarının gölgesi altındaki isyansızlık ile iktidar olanın güdümündeki isyan pazarlanıyor; neyden yana olduğumuzu neye karşı olduğumuzu iyi seçmemiz gerek. Egemenin ne olduğunu iyi görmek gerek.
Bir ara Deleuze okurken dikkatimi çekmişti; "ordulaşan gerillalar"dan bahsediyordu. Gerilla birlikleriyle ordular arasında ciddi farklar vardır; bir ordu, daha çok, çoğunluğuna mensup olduğu toplumun, çoğunluğa mensup olmayanlarını kendi çoğunluk zihniyetini paylaşmaya zorlar. Gerilla birlikleri ise bu zorlamalara karşı, azınlıkların, kendi ürettikleri kültürü yaşayabilecekleri bir yaşam alanını muhafaza etmeye çalışır. Ordular kavramsal ortaya çıkışları gereği istilacı, gerilla birlikleri ise direnişçidir. Buraya kadar bir sorun görünmüyor. Ne var ki Deleuze, ilk gerilla yaratıcısı olarak gördüğü İngiliz ajan Lawrence'tan alıntı yaparken; gerilla birliklerinin başarı yakalayabilmek için "kaçınılmaz" olarak bir dönemden sonra ordulaşmaları gerektiğinden bahsettiğini anlatır ve buna da katılıyormuş gibi görünür. Rojava'da yaşananlara ne kadar da benzer değil mi? Hemen hemen her şehirde geri çekilmek zorunda kalan Kürt gerillaların yerine gelen yayılmacı Kürt orduları. Ne yapacağız? Utandığımız ordulara bir yenisinin daha eklenmesini mi selamlayacağız?
Malum; bugün-yarın "Kurban Bayram'ı". Sanıyorum ki her aklı başında insan, bunun, bir zamanlar Tanrı'ya bakire kurban etmekten çok da farklı olmadığının farkındadır. Bunun ne derece canice bir "bayram" olduğunu tekrar anlatmayacağım; ne var ki, bazı vegan arkadaşlarımızın mevzuyla alakalı olarak "mevzuyu özelleştirmek; durumun genelliğine zarar veriyor" tarzındaki söylemine de itiraz etmeden duramayacağım. Tabii ki kişilerin genel olarak ürünleştirilmesine itiraz etmek temel kaygımız haline gelmeli; ya da kaygımız kişilerin şey'leşmesiyse, bunun bu şekilde olmasını istememiz pek bir anlaşılır. Ne var ki "Kurban Bayramı" denilen hede/höde kişisel kurtuluşla birlikte toplumsal kurtuluşun da bu tarz bir hayvan katliamından geçtiğini ve dünya mutluluğunun da bu tarz bir katliamla mümkün olabileceğini anlatır bir konuma sahip. Dolayısıyla bireyin sadece sevdiği için, acıktığı için, öyle olmasının normal olduğunu düşündüğü için birini boğazlamasıyla; kişinin ve toplumun bu şekilde daha iyi olacağını düşündüğü için boğazlaması arasında küçük bir ayrımı da saklı tutmanın iyi olacağını düşünüyorum. Ne dersiniz; bu ayrımı cebimizde tutmayalım mı?
Yazmadığım çok şey var, mesela; ot. Alkol neredeyse dünyanın her yerinde serbestken; pek çok kimyasal, ilaç adı altında doktor gözetiminde alınıyorken, sigara dediğimiz illet püfür püfür içiliyorken, ot, nasıl olur da serbest olmaz? Nomsky'e danışın derim; ABD'nin ulusal çıkarları için alkolü nasıl yasaklayıp serbest bıraktığını, kokainle ne zaman mücadele edip ne zaman etmediğini, otun neden illegal olarak kalmasını istediğini çok kibarca, Bilal'in de anlayabileceği şekilde anlatıyor. Sizin neyiniz eksik?
Erken seçimlere gidiyoruz. Bir önceki seçimlerde HDP'ye o vermiş olan annem bu seçimde HDP'ye oy vermeyecek. Nedenini kendi de pek bilmiyor. Şehit haberleri gelirken Demirtaş çok ortalarda görünmemiş; öyle diyor. Ne diyeyim; ATV'yi biz satın aldık; yine de Demirtaş'ı çıkarıp da konuşturmuyoruz; zira insanların ölmesine çok seviniyoruz mu diyeyim? Annem yaşlı olduğunu düşünen bir kadın; oyuna etki etmek, reyini manipüle etmek bana düşmez. Ne var ki AKP bu konuda oldukça başarılı.
Bana da soranlar oluyor; oyun nasıl hala HDP'ye oluyor diye. Jodorowsky bir ara "vatanım; ayakkabılarımdır" demiş. Kötü mü demiş? İkbal de haccın müslümanlarda vatan mefhumunu yakacağını söylemişti ama, pek buralı olmamış gibi görünüyor müslümanlar. Duruşumun çok net bir izahı var; bir yerde, bir azınlık, örgütlü bir arzusunu dile getirdiğinde; özellikle, çoğunluğa mensup bir bireysem, bu azınlık talebini desteklemeyi zaruret olarak görüyorum. Elimde değil, zaruret. Kürdistan halkları bir Kürdistan ülkesi istiyorlarsa; bana da desteklemek düşer. Ne diyeyim; "hepiniz yanlışsınız, doğru benim" mi diyeyim?
Buradan "hepiniz orospu çocuğusunuz" desem annem alınıyor. Zira bu yazdığımı anneme aktaran orospu çocuğu akrabalarım var. Yine de; "hepiniz orospu çocuğusunuz". İstisnası değilim.
Orospu çocuğu demişken; orospu çocukluğundan seksistlik devşirerek bir hassasiyet üretiyorsanız kendinize dikkat edin derim ben; orospu çocukluğu seksüel bir tercihe/yönelime/olmaklığa referans vermeyen bir küfürdür. Buna rağmen öyle olduğunu düşünüyorsanız sıkıntının büyüğünün kendinizde olduğunu anlamanız gerekir. Bunun yanı sıra orospu çocuğundan küfür devşirmeyi tabii ki tartışabiliriz. Birilerinin orospuluğundan, birilerinin orospuluğuna herhangi bir katkısı olmayanı suçlu bulmak acınası bir durum olsa gerek. İnsanın ebeveyenlerinin orospuluğu insanı niye ilgilendirsin ki? Orospuluğun suç olup olmadığını ayrıca, ayrı bir zamanda tartışalım.
Geçenlerde yine Zygmunt Bauman okurken denk geldim; Saramago Yoldaş terlememizle aynı sebepten mi konuştuğumuzu sorgulayarak söylemin doğadanlığına/doğallığına göndermede bulunmuş ve söylediklerinin önemsizliğinin farkında oluşuna, söylemlerinin yalnızca kendisinin var oluşuna sunduğu katkının da önemine atıfta bulunmuş. Hepsi iyi-hoş da Saramago Yoldaş; kendin yazdığını bildikten sonra, bir başkasına önem atfetmezken, kendi adınla yazmak niye? Birey anonimleşerek yazmalı, anonimleşerek salmalı bildirilerini; belki o zaman şüphe etmeyebileceğimiz bir iletişimi mümkün kılabildiğimiz ortamı tahayyül edebiliriz.
Zygmunt Bauman dedim de aklıma geldi; bir ara tıraş olmanın ne derece ustalık isteyen bir alet bakımına ve ne derece yeteneksizleştiren bir alet kullanımına dönüştüğünü ustalıkla anlatıyordu. Hemen hemen her ihtiyacımızı giderirken, en az, 2-3 aracı kişiye ihtiyaç duyar hale geldik. Onlarca yıl önce yaşamış insanlardan çok daha verimli bir tıraşı, çok daha kısa bir sürede olabiliyoruz; ancak, bu tıraşı mümkün kılan araçlar için bir tasarımcıya, bir işçiye, bir nakliyatçıya, bir tüketici hakları koruyucusuna ihtiyacımız var. Bu insanların her birinin emeğini düşündüğümüzde tıraş için harcadığımız zamanın kat ve kat attığını görebiliriz. Problem sadece emek gücümüzün ikamesinin verimsiz bir hal almasında değil; problem tek tek bireylerin kendi başlarına kendi başlarına gelen problemleri çözebilme yeteneklerinin azalıyor olmasında. Bir tıraş makinesini var etmek ya da tamir etmek için gereken teknik bilgi ile bir usturayı var etmek arasındaki teknik bilgi farkını sanırım anlatmama gerek yok. Bunların bakımı ve tamiri için gereken teknik bilgiyi de anlatmama gerek yok. Dolayısıyla, dünya nüfusu arttıkça, yeni insanlar için yeni iş imkanları türetip kendi yeterliliklerimizi de bu yeni iş kollarına devrederek şey'leşiyoruz. Şarap konulan bir bardak, şaraptan ne kadar tat alıyorsa, yakında, biz de hayattan o kadar tat alacağız gibi görünüyor.
Var olduğu halden mutlu olan kaç kişi var? Peki isyan eden, itiraz eden, değişim isteğini dile getiren kaç kişi var? Bu büyük fark neden? Korkuyor muyuz? Korkuyorsak neyden korkuyoruz? Bir tek hayatımızın olması mı bizi korkutan? Öbür tarafın varlığı mı, yoksa, yokluğu mu daha korkutucu? Tüm dinler bir isyanla mümkün olmuşken, isyanın bunca mahkum edilişi neden? Peki isyan bunca kötüleniyorken; bunca isyanın varlığını nasıl açıklayabiliriz? Savaş uçaklarının gölgesi altındaki isyansızlık ile iktidar olanın güdümündeki isyan pazarlanıyor; neyden yana olduğumuzu neye karşı olduğumuzu iyi seçmemiz gerek. Egemenin ne olduğunu iyi görmek gerek.
Bir ara Deleuze okurken dikkatimi çekmişti; "ordulaşan gerillalar"dan bahsediyordu. Gerilla birlikleriyle ordular arasında ciddi farklar vardır; bir ordu, daha çok, çoğunluğuna mensup olduğu toplumun, çoğunluğa mensup olmayanlarını kendi çoğunluk zihniyetini paylaşmaya zorlar. Gerilla birlikleri ise bu zorlamalara karşı, azınlıkların, kendi ürettikleri kültürü yaşayabilecekleri bir yaşam alanını muhafaza etmeye çalışır. Ordular kavramsal ortaya çıkışları gereği istilacı, gerilla birlikleri ise direnişçidir. Buraya kadar bir sorun görünmüyor. Ne var ki Deleuze, ilk gerilla yaratıcısı olarak gördüğü İngiliz ajan Lawrence'tan alıntı yaparken; gerilla birliklerinin başarı yakalayabilmek için "kaçınılmaz" olarak bir dönemden sonra ordulaşmaları gerektiğinden bahsettiğini anlatır ve buna da katılıyormuş gibi görünür. Rojava'da yaşananlara ne kadar da benzer değil mi? Hemen hemen her şehirde geri çekilmek zorunda kalan Kürt gerillaların yerine gelen yayılmacı Kürt orduları. Ne yapacağız? Utandığımız ordulara bir yenisinin daha eklenmesini mi selamlayacağız?
Malum; bugün-yarın "Kurban Bayram'ı". Sanıyorum ki her aklı başında insan, bunun, bir zamanlar Tanrı'ya bakire kurban etmekten çok da farklı olmadığının farkındadır. Bunun ne derece canice bir "bayram" olduğunu tekrar anlatmayacağım; ne var ki, bazı vegan arkadaşlarımızın mevzuyla alakalı olarak "mevzuyu özelleştirmek; durumun genelliğine zarar veriyor" tarzındaki söylemine de itiraz etmeden duramayacağım. Tabii ki kişilerin genel olarak ürünleştirilmesine itiraz etmek temel kaygımız haline gelmeli; ya da kaygımız kişilerin şey'leşmesiyse, bunun bu şekilde olmasını istememiz pek bir anlaşılır. Ne var ki "Kurban Bayramı" denilen hede/höde kişisel kurtuluşla birlikte toplumsal kurtuluşun da bu tarz bir hayvan katliamından geçtiğini ve dünya mutluluğunun da bu tarz bir katliamla mümkün olabileceğini anlatır bir konuma sahip. Dolayısıyla bireyin sadece sevdiği için, acıktığı için, öyle olmasının normal olduğunu düşündüğü için birini boğazlamasıyla; kişinin ve toplumun bu şekilde daha iyi olacağını düşündüğü için boğazlaması arasında küçük bir ayrımı da saklı tutmanın iyi olacağını düşünüyorum. Ne dersiniz; bu ayrımı cebimizde tutmayalım mı?
Yazmadığım çok şey var, mesela; ot. Alkol neredeyse dünyanın her yerinde serbestken; pek çok kimyasal, ilaç adı altında doktor gözetiminde alınıyorken, sigara dediğimiz illet püfür püfür içiliyorken, ot, nasıl olur da serbest olmaz? Nomsky'e danışın derim; ABD'nin ulusal çıkarları için alkolü nasıl yasaklayıp serbest bıraktığını, kokainle ne zaman mücadele edip ne zaman etmediğini, otun neden illegal olarak kalmasını istediğini çok kibarca, Bilal'in de anlayabileceği şekilde anlatıyor. Sizin neyiniz eksik?
Erken seçimlere gidiyoruz. Bir önceki seçimlerde HDP'ye o vermiş olan annem bu seçimde HDP'ye oy vermeyecek. Nedenini kendi de pek bilmiyor. Şehit haberleri gelirken Demirtaş çok ortalarda görünmemiş; öyle diyor. Ne diyeyim; ATV'yi biz satın aldık; yine de Demirtaş'ı çıkarıp da konuşturmuyoruz; zira insanların ölmesine çok seviniyoruz mu diyeyim? Annem yaşlı olduğunu düşünen bir kadın; oyuna etki etmek, reyini manipüle etmek bana düşmez. Ne var ki AKP bu konuda oldukça başarılı.
Bana da soranlar oluyor; oyun nasıl hala HDP'ye oluyor diye. Jodorowsky bir ara "vatanım; ayakkabılarımdır" demiş. Kötü mü demiş? İkbal de haccın müslümanlarda vatan mefhumunu yakacağını söylemişti ama, pek buralı olmamış gibi görünüyor müslümanlar. Duruşumun çok net bir izahı var; bir yerde, bir azınlık, örgütlü bir arzusunu dile getirdiğinde; özellikle, çoğunluğa mensup bir bireysem, bu azınlık talebini desteklemeyi zaruret olarak görüyorum. Elimde değil, zaruret. Kürdistan halkları bir Kürdistan ülkesi istiyorlarsa; bana da desteklemek düşer. Ne diyeyim; "hepiniz yanlışsınız, doğru benim" mi diyeyim?
Buradan "hepiniz orospu çocuğusunuz" desem annem alınıyor. Zira bu yazdığımı anneme aktaran orospu çocuğu akrabalarım var. Yine de; "hepiniz orospu çocuğusunuz". İstisnası değilim.
Orospu çocuğu demişken; orospu çocukluğundan seksistlik devşirerek bir hassasiyet üretiyorsanız kendinize dikkat edin derim ben; orospu çocukluğu seksüel bir tercihe/yönelime/olmaklığa referans vermeyen bir küfürdür. Buna rağmen öyle olduğunu düşünüyorsanız sıkıntının büyüğünün kendinizde olduğunu anlamanız gerekir. Bunun yanı sıra orospu çocuğundan küfür devşirmeyi tabii ki tartışabiliriz. Birilerinin orospuluğundan, birilerinin orospuluğuna herhangi bir katkısı olmayanı suçlu bulmak acınası bir durum olsa gerek. İnsanın ebeveyenlerinin orospuluğu insanı niye ilgilendirsin ki? Orospuluğun suç olup olmadığını ayrıca, ayrı bir zamanda tartışalım.
22 Ağustos 2015 Cumartesi
Hermann Hesse'nin Knulp'undan Göçebelere Dair Bir Fragman
Kimsenin ağzına bakmadan, yalnızca hava ve mevsim koşullarına bağımlı, önlerinde bir hedef, başları üstünde bir dam olmaksızın, her türlü servete sırt çevirmiş ve tüm rastlantılara kapıları açık, çocuksuluk ve gözüpeklik taşıyan yoksul ve güçlü yaşamlarını sürdüren yersiz yurtsuzlar, cennetten kovulmuş Âdem'in oğullarıdır, kimseye zararı dokunmayan hayvanlarla kardeşlerdir. Her saat başı Tanrının kendilerine sunduğu şeyleri; güneşi, yağmuru, sisi, karı, sıcağı ve soğuğu, rahatı ve sıkıntıyı onun elinden şükranla alıp kabullenirler. Onlar için ne zaman, ne tarih, ne hırs söz konusudur, ne de başlarını sokacak bir eve sahip olanların öylesine inanıp taptıkları gelişim ve "ilerleme" denen putu tanırlar. Yersiz yurtsuz göçebe biri kaba ya da ince, maharet sahibi ya da beceriksiz, yürekli ya da ürkek biri olabilir, ama her zaman bir çocuk kalbi taşır sinesinde, her zaman dünyanın yaratıldığı ilk günde, her türlü tarihin öncesinde yaşar, her zaman yalın bir nitelik taşıyan az sayıda içgüdünün kılavuzluğunda sürdürür yaşamını. Hayatın tümüyle ne çok kırılgan ve geçici olduğuna, ve tüm canlıların kendilerindeki o birazcık sıcak kanı dünyanın buzsu mekânları içinden nasıl bir sefalet ve korkuyla taşıyıp götürdüklerine varlığının derinliklerinde aşinadır. Ya da göçebe biri sadece çocuksu ve açgözlü bir davranışla zavallı midesinin buyruklarını yerine getirir. Her iki durumda da, ondan nefret eden, onu horlayan ve ondan korkan mal mülk sahiplerinin ve yerleşik düzende yaşayanların karşısında yer alır, onların azılı düşmanıdır; çünkü söz konusu kişiler tüm varoluşun geçiciliğinin, tüm yaşamın sürekli sararıp soluşunun, çevremizdeki tüm evreni dolduran o buzsu soğukluğuyla amansız ölümün kendilerine anımsatılmasını istemezler.
Hermann Hesse, Knulp, Çev: Kamuran Şipal, YKY, 7.baskı: İstanbul, Mayıs 2014, s.93-94
Hermann Hesse, Knulp, Çev: Kamuran Şipal, YKY, 7.baskı: İstanbul, Mayıs 2014, s.93-94
12 Haziran 2015 Cuma
Pablo Neruda'dan İki Şiir (Ayağın Masalı/Kötü Eğitimime Dair)
Ayağın Masalı
Çocuğun ayağı daha bilmiyor ayak olduğunu
bir kelebek olmak istiyor, bir elma.
Ama zamanla, taşlar, cam kırıkları,
sokaklar, merdivenler,
sert toprak yollar
öğretirler durmadan, uçamayacağını ayağa,
dalda yuvarlak bir meyva olamayacağını.
O zaman, yenilir
çocuğun ayağı, düşer
savaşta,
bir mahpustur artık
bir ayakkabıda yaşamaya mahkum.
Tıpış tıpış karanlıkta
öğrenir dünyayı kendi yolunda,
bilmeden öbür ayağı, kapanmış,
keşfederek yaşamı kör bir adam gibi,
Kuvarstan o yumuşak
tırnaklar, o hevenk,
sertleşir, donuk maddeler
olurlar, boynuz kadar katı,
ve minicik taçyaprakları çocuğun,
yassılıp biçimsizleşir,
gözsüz sürüngenlere benzerler,
üçgen başlarına solucanların.
Nasır bağlarlar sonra,
ve örtülürler
minik yanardağlarıyla ölümün,
kabullenmesi zor sertlikler.
Ama yürür o kör şey
ertelemeden, durmadan
saatlerce,
ayak ayak,
bir erkeğin,
derken bir kadının,
bir aşağı,
bir yukarı,
kırlar, madenler boyunca
çarşılar, bakanlıklar,
geriye,
dışarıya, içeriye,
ileriye,
çalışır ayak kunduranın içinde,
çok az vakti olur
aşkta ya da uykuda çıplak kalmaya,
yürür, yürürler,
adam durmak isteyinceye kadar.
Derken iner
yerin altına, bilinçsiz,
çünkü her şey, her şey karanlıktır orda,
hiç bilmez artık ayak olmadığını,
gömdüklerini onu uçabilsin diye
olsun diye
bir elma.
bir kelebek olmak istiyor, bir elma.
Ama zamanla, taşlar, cam kırıkları,
sokaklar, merdivenler,
sert toprak yollar
öğretirler durmadan, uçamayacağını ayağa,
dalda yuvarlak bir meyva olamayacağını.
O zaman, yenilir
çocuğun ayağı, düşer
savaşta,
bir mahpustur artık
bir ayakkabıda yaşamaya mahkum.
Tıpış tıpış karanlıkta
öğrenir dünyayı kendi yolunda,
bilmeden öbür ayağı, kapanmış,
keşfederek yaşamı kör bir adam gibi,
Kuvarstan o yumuşak
tırnaklar, o hevenk,
sertleşir, donuk maddeler
olurlar, boynuz kadar katı,
ve minicik taçyaprakları çocuğun,
yassılıp biçimsizleşir,
gözsüz sürüngenlere benzerler,
üçgen başlarına solucanların.
Nasır bağlarlar sonra,
ve örtülürler
minik yanardağlarıyla ölümün,
kabullenmesi zor sertlikler.
Ama yürür o kör şey
ertelemeden, durmadan
saatlerce,
ayak ayak,
bir erkeğin,
derken bir kadının,
bir aşağı,
bir yukarı,
kırlar, madenler boyunca
çarşılar, bakanlıklar,
geriye,
dışarıya, içeriye,
ileriye,
çalışır ayak kunduranın içinde,
çok az vakti olur
aşkta ya da uykuda çıplak kalmaya,
yürür, yürürler,
adam durmak isteyinceye kadar.
Derken iner
yerin altına, bilinçsiz,
çünkü her şey, her şey karanlıktır orda,
hiç bilmez artık ayak olmadığını,
gömdüklerini onu uçabilsin diye
olsun diye
bir elma.
s.61-62
Kötü Eğitimime Dair
Hangisi ki hangisi, hangisi nasıl?kim biliyor ne yaptığını?
Nasıl doğal balıklar!
Hiç yersiz davranmıyorlar.
Konuk gibiler denizde,
her zaman kusursuz giyiniyorlar,
bir tek pulları bile eksik değil,
su takmış madalyalarını.
Ama ben her gün
yalnız ayaklarımı değil,
dirseklerimi de koyuyorum tabağa, böbreklerimi de,
lirimi, ruhumu, çiftemi.
Bilmiyorum ne yapacağımı ellerimle,
düşündüm onlarsız görünmeyi,
peki nereye koyayim yüzüğümü?
Ne ürkünç bir belirsizlik!
Ve sonunda, kimseyi tanımıyorum.
Hatırlamıyorum adları.
-Bana yabancı gelmiyorsunuz.
-Siz kaçakçı değil misiniz?
-Ya siz, bayan, siz değil misiniz
damlarda başıboş
yürüyüp duran
alkolik şairin sevgilisi?
-Uçtu o, çünkü kanatları vardı.
-Siz devam edin dünyevî olmaya.
-Vermek isterdim ona
Yerli bir dul gibi büyük bir mangal,
şimdi yakamaz mıydık onu
soluğunu keserdi insanın.
Bir başka zaman, bir elçilikte,
sarışın bir kıza tutulmuştum,
orada soyunmuyordu,
ben de kabalık ediyordum ona:
çılgın mısın, yabanıl heykelim benim,
nasıl kımıldarsın giysilerinle?
Sertçe yasakladılar bana
her türlü toplantıyı
kazara yaklaşacak olsam
kapatırlardı pencerelerle kapıları.
Ben de çingenelere takıldım
büyücülere,
gemisiz gemicilere,
balıksız balıkçılara,
ama hepsinin kuralları vardı,
sert protokolları,
ve ağlanası eğitimim
sürükledi beni kötü bir sona.
Ne gidiyorum artık, ne geliyorum,
ne giyiniğim, ne çıplak,
kuyuya düşürdüm çatalları,
kaşıklarla bıçakları.
Yalnız kendime gülümsüyorum,
boşboğaz sorular sormadan,
ne zaman gelseler beni götürmeye
ziyafetlere büyük debdebeyle,
giysilerimi gönderiyorum, kunduralarımı,
gömleğimle şapkamı
ama bunlar da memnun etmiyor onları
kostümüm unutmuş kravatını.
Ben de kurtulmak için kuşkulardan
karar verdim onurlu bir yaşama,
olanca etkin bir tembellikle,
temizledim niyetlerimi,
yalnız çıktım akşam yemeğine,
ve ayrıldım, sessizliğimi koruyarak.
Gün oldu, dansa kaldırdım kendimi,
fazla heyecan duymadan,
yalnız yattım, istemeden
odamı şaşırmayayım diye.
Elveda, çünkü buraya geliyorum.
Günaydın, acele gidiyorum.
Şimdi biliyorlar, görmek istediklerinde:
beni olmadığım yerde aramalılar,
sesleri varsa, fazla zamanları,
portremle konuşabilirler.
s. 72-73-74
(Pablo Neruda, Kuruntular Kitabı, çev:Erdal Alova, Aralık-1999, İmge Kitabevi, özg:Estravagario)
2 Nisan 2015 Perşembe
Lyotard'ın Adil Olana-Olmayana ve Rehin Alma Eylemlerine Dair Düşünceleri
Ne zamandır DHKC militanlarının rehin alma eylemiyle ilgili bir şeyler karalayayim diyor, ancak sosyalist/komünist arkadaşların "analizcilere" olan öfkesinden çekinip vazgeçiyordum. Şimdilerde aklıma Lyotard'ın konuya dair çokça katıldığım küçük notları geldi ve bu notlar sayesinde söyleyeceklerimi Lyotard'a söyletip, mevzubahis öfkeyi de Lyotard'a havale edebileceğim ihtimali ortaya çıkmış göründü. Bu ihtimalden devam edelim;
"JFL: Mutlak adaletsizlik, mecburiyet pragmatiğinin, yani adalet Oyununu oynamaya devam etme imkânının dışlanmış olmasıdır. İşte adaletsiz olan budur, adil olanın tersi değil, adil olan ve olmayan sorusunun sorulmasını ve sorulu kalmasını yasaklayan şey. Öyleyse elbette her tür Terör, yok etme, katliam, vs. veya bunların oluşturduğu tehdit, tanım gereği adaletsizdir. Katledilen insanlar, adil olan ve olmayan oyununu oynamaya devam edemeyecektir. Ama dahası, oynama imkânının, bir mecburiyet pragmatiğini yeniden oynama imkânının, hali hazırdaki pragmatiğin taraflarından birinin elinden alındığı, elinden alınmış olduğu her tür karar, bu etkiye sahip her tür karar, zorunlu olarak adaletsiz bir karardır. Ayrıca bu etkiyi, bu etkileri düşünmek gerek...
JLT: Bana öyle geliyor ki bu pragmatik analiz, belirli bir "terörizm" tipine doğru genişletilebilir.
JFL: "Terörizm" dediğimiz şey, aslında iki çeşit işlemin üzerini örten bir şeydir. Temelde savaş oyununa ait olan bir şiddet türü vardır: bir rakiple karşı karşıyayım, bir delik açıyorum, hücum ediyorum ve güçlerinin bir kısmını yok ediyorum. Bu konuda tekrar ne denebilir, bilmiyorum. Rote Armee Fraktion [Kızıl Ordu Fraksiyonu] grubu hücum edip, Heidelberg'deki Amerikan bilgisayarını yok ettiğinde, bu savaştır, grup kendini savaşta hisseder, savaşır ve gerçekten de rakip güçlerin bir kısmını yok eder. Peki, ikili savaş denen belirli bir oyuna aittir bu. Ama aynı grup, Schleyer'i kaçırıp, üçüncü bir kişiye Schleyer'in ölümü üzerinden şantaj yaptığında bu, bir öncekiyle hiç ilgisi olmayan başka bir şiddettir; bence yalnızca bu "terörizm" adını hak eder ve Devlet tarafından kullanıldığında da, doğası aynıdır. Ve bu durumda, az önce söylemiş olduğum duruma düşmüş olur, adalet oyununu dışlar. Adalet oyununu dışlar çünkü söz konusu Schleyer, tabii ki burada bir araçtır. Ölümle tehdit edilmiştir ama bu tehdit aslında kendisine değil, üçüncü bir kişiye yöneliktir. Aynı Schleyer, elbette bir suikastta öldürülme riski de taşıyordu: bu kesinlikle aynı değil. O zaman rakip olarak kabul edilmiş olur; kaldı ki Schleyer de gerçekten kendini savaşta hisseder, etrafı silahlı korumalarla çevrilidir. Rakip olarak kabul edilir ve öyle yok edilir. İlla bunun taraftarı değilim ama diyorum ki bu savaştır. Rehin alma ise başka bir şeydir, başka bir ölümdür, argüman görevi gören bir ölüm tehdididir. Pedagojik bir politikadır bu, ('Schleyer'in işbirlikçi olduğunun ve devletin yürüttüğü polis terörünün bilincine varmanızı sağlayacağız'), pedagojik gibi görünür ama aslında olamaz. Bu politikada gerçekten hedeflenen, üçüncü kişiyi pes ettirmektir. Ve üçüncü kişi, devlet değildir sadece, onu tehdit eden pedagoglara dönüşmüşüzdür oysa, ve o aynı zamanda kamuoyudur. Kamuoyu üzerinde korkuyla baskı kurarak , onu devlete baskı yapmaya zorlarız.
Aynı şiddet grubu, Buback veya Ponto gibi birine doğrudan saldırdığında, oyun ikili oynanır, iki grup arasındaki, iki bütünlük arasındaki, bir tarafta politik-ekonomik yöneticilerin olduğu diğer tarafta 'onların adaletsiz olduğunu' ve adil olmaları sağlanamadığına göre, onları yok etmek gerektiğini düşünen bir grubun olduğu bir savaştır bu. Korkunç olan bunun kendisi değildir, çünkü olayı böyle alırsak tarihte, Yahudiler de dahil olmak üzere, bunun binlerce örneğini buluruz. Bunlar savaş halleridir. Birbirlerinin alanına giren ve aslında birbiriyle bağdaşmayan iki buyruk sistemiyle karşı karşıyayız. Bu, savaşı getirir."
JFL: Jean-François Lyotard
JLT: Jean-Loup Thebaud
(J.-F. Lyotard, J.-L. Thebaud, Hakkıyla, Çev: Emine Sarıkartal, İthaki Yayınları, Mart 2014-İstanbul, Özg: Au Juste, s.132-133-134)
"JFL: Mutlak adaletsizlik, mecburiyet pragmatiğinin, yani adalet Oyununu oynamaya devam etme imkânının dışlanmış olmasıdır. İşte adaletsiz olan budur, adil olanın tersi değil, adil olan ve olmayan sorusunun sorulmasını ve sorulu kalmasını yasaklayan şey. Öyleyse elbette her tür Terör, yok etme, katliam, vs. veya bunların oluşturduğu tehdit, tanım gereği adaletsizdir. Katledilen insanlar, adil olan ve olmayan oyununu oynamaya devam edemeyecektir. Ama dahası, oynama imkânının, bir mecburiyet pragmatiğini yeniden oynama imkânının, hali hazırdaki pragmatiğin taraflarından birinin elinden alındığı, elinden alınmış olduğu her tür karar, bu etkiye sahip her tür karar, zorunlu olarak adaletsiz bir karardır. Ayrıca bu etkiyi, bu etkileri düşünmek gerek...
JLT: Bana öyle geliyor ki bu pragmatik analiz, belirli bir "terörizm" tipine doğru genişletilebilir.
JFL: "Terörizm" dediğimiz şey, aslında iki çeşit işlemin üzerini örten bir şeydir. Temelde savaş oyununa ait olan bir şiddet türü vardır: bir rakiple karşı karşıyayım, bir delik açıyorum, hücum ediyorum ve güçlerinin bir kısmını yok ediyorum. Bu konuda tekrar ne denebilir, bilmiyorum. Rote Armee Fraktion [Kızıl Ordu Fraksiyonu] grubu hücum edip, Heidelberg'deki Amerikan bilgisayarını yok ettiğinde, bu savaştır, grup kendini savaşta hisseder, savaşır ve gerçekten de rakip güçlerin bir kısmını yok eder. Peki, ikili savaş denen belirli bir oyuna aittir bu. Ama aynı grup, Schleyer'i kaçırıp, üçüncü bir kişiye Schleyer'in ölümü üzerinden şantaj yaptığında bu, bir öncekiyle hiç ilgisi olmayan başka bir şiddettir; bence yalnızca bu "terörizm" adını hak eder ve Devlet tarafından kullanıldığında da, doğası aynıdır. Ve bu durumda, az önce söylemiş olduğum duruma düşmüş olur, adalet oyununu dışlar. Adalet oyununu dışlar çünkü söz konusu Schleyer, tabii ki burada bir araçtır. Ölümle tehdit edilmiştir ama bu tehdit aslında kendisine değil, üçüncü bir kişiye yöneliktir. Aynı Schleyer, elbette bir suikastta öldürülme riski de taşıyordu: bu kesinlikle aynı değil. O zaman rakip olarak kabul edilmiş olur; kaldı ki Schleyer de gerçekten kendini savaşta hisseder, etrafı silahlı korumalarla çevrilidir. Rakip olarak kabul edilir ve öyle yok edilir. İlla bunun taraftarı değilim ama diyorum ki bu savaştır. Rehin alma ise başka bir şeydir, başka bir ölümdür, argüman görevi gören bir ölüm tehdididir. Pedagojik bir politikadır bu, ('Schleyer'in işbirlikçi olduğunun ve devletin yürüttüğü polis terörünün bilincine varmanızı sağlayacağız'), pedagojik gibi görünür ama aslında olamaz. Bu politikada gerçekten hedeflenen, üçüncü kişiyi pes ettirmektir. Ve üçüncü kişi, devlet değildir sadece, onu tehdit eden pedagoglara dönüşmüşüzdür oysa, ve o aynı zamanda kamuoyudur. Kamuoyu üzerinde korkuyla baskı kurarak , onu devlete baskı yapmaya zorlarız.
Aynı şiddet grubu, Buback veya Ponto gibi birine doğrudan saldırdığında, oyun ikili oynanır, iki grup arasındaki, iki bütünlük arasındaki, bir tarafta politik-ekonomik yöneticilerin olduğu diğer tarafta 'onların adaletsiz olduğunu' ve adil olmaları sağlanamadığına göre, onları yok etmek gerektiğini düşünen bir grubun olduğu bir savaştır bu. Korkunç olan bunun kendisi değildir, çünkü olayı böyle alırsak tarihte, Yahudiler de dahil olmak üzere, bunun binlerce örneğini buluruz. Bunlar savaş halleridir. Birbirlerinin alanına giren ve aslında birbiriyle bağdaşmayan iki buyruk sistemiyle karşı karşıyayız. Bu, savaşı getirir."
JFL: Jean-François Lyotard
JLT: Jean-Loup Thebaud
(J.-F. Lyotard, J.-L. Thebaud, Hakkıyla, Çev: Emine Sarıkartal, İthaki Yayınları, Mart 2014-İstanbul, Özg: Au Juste, s.132-133-134)
Etiketler:
adalet oyunu,
dhkc,
Lyotard,
rehin alma,
savcı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)