tsk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tsk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2011 Cuma

Uludere'de Birlikte Yaşam Bombalandı

Haftalardır, haberlerde şu kadar PKK'lı öldürdük gibilerinden haberler yapılıyordu. Gerçi öldürdükten ziyade, etkisiz hale getirildi deniliyor, öylesi daha makbül oluyor sanırım. Bizde bağırdıkça bağırdık, öldürmek çözüm değil paşam dedik, öldürmek çözüm değil ağam dedik, yapmayın, etmeyin dedik. Oturup konuşun dedik, dinletemedik.

Peki neden oturulup konuşulmak istenmedi? Sebebi silah bırakıp gelen PKK'lıları karşılayan halkın, silah bırakılmasına, barışa yaklaşılmasına karşı duyduğu aşırı mutluluk, aşırı sevinç haliydi. Bir nevi, halka, barışa çok seviniyonuz, o halde bunu elinizden almalıyız denildi. Açılım için vatan hainliği denildi. Açılım oldu bir fırtına öncesi sessizlik, sonrası malum. Haftalardır devam eden operasyonlar, hareket edene karşı açılan ateşler, yağan bombalar.

Sonra bir gece haberiyle öğrendik ki, otuz beş insanımız, sivil-kaçakçı otuzbeş insanımız terörist zannedilerek bombalanmış, katledilmiş. Haber aldığımda, gece yarısı 4 civarı felandı. Uyumadan önce son kez twitter'a gireyim dedim, baktım ki Hasip Kaplan ölümlerden bahsediyor, hemen televizyonu açtım, tek bir haber yok. Doğal olarak internetten haber kanalları olduğunu düşündüğüm kanalların sitelerine baktım, tek bir haber, tek bir başlık yok. Fırat Haber Ajansı'na bakayim dedim, bir sürü haber, tek tek okudum. Sonrasında tekrar televizyonu açtım, yine tek bir haber yok, internetten Roj Tv'yi bulup izlemeye başladım, Kürtçe yayın olduğundan dolayı, tek kelimesini bile anlamadım, aşağıda zaman zaman yenilenen Türkçe altyazılar vardı. Sonra twitter yazarları devreye girdi ve haberler peşi sıra gelmeye başladı, sabah 7'ye kadar hiçbir Türk haber sitesi, meseleyi duyurmadı. İlk duyuran haber7 oldu. Olaydan yaklaşık 9 saat sonra. Televizyon kanalları uzunca bir süre üç maymunu oynadı. Haber kanallarını kim engelledi, kim sansürledi bilemiyorum. Ancak bir sansür olduğu açıkça belliydi. Valiliğin açıklaması geldiği halde,tv kanalları açıklama yapmamakta direndi. Genelkurmay Başkanlığı'nın açıklamasından sonra, tv kanalları bu açıklama üzerinden tek tük haberler yapmaya başladılar, CHP hiç beklemediğim kadar duyarlı davrandı, hiç beklemediğim kadar eleştirel bir tavır takındı. BDP zaten ilk saatlerden beri hareket halindeydi. AKP ise ilk açıklamasını akşamüstü 5 civarında yaptı. Yani olaydan yaklaşık 19 saat sonra. İşte bu saatten sonra, tv kanalları çok daha fazla haber yapmaya başladılar. Ancak yine de, olması gerekenin yanında çok çok daha az bir tepki vardı medyada. Yazık ettiler, ayıp ettiler. Haberciliğin tamamen öldüğünü bize gösterdiler.

Genelkurmay Başkanlığı'nın açıklaması, tamam hata yaptık, ama sor bakalım neden yaptık, minvalindeydi. O yolu daha önce PKK'lılar kullanıyordu denildi, PKK'lıların intikam almak için eylemler yapacağı istihbaratı geldi denildi, daha önce PKK'lılar katırlarla silah taşıyordu denildi, bölge PKK'nın ana kamplarına yakındı denildi. Denildi de denildi; bir, öldürülenlerden özür bekliyoruz denilmedi. AKP cephesi, olayın yanlışlığına dikat çekti, BDP'ye halkı gaza getirmeyin diyerek yüklendi, olayın üstü kapanmayacak, hata varsa sorumlular cezasını çekecek dedi. CHP'li vekiller açık bir şekilde, olayın hata olduğu konusunda birleşip, sorumluların bulunması konusunda hemfikirlerdi. CHP'nin bu tavrına şaşırmadım desem yalan olur. MHP'den ise yapılan bir açıklamaya rastlamadım.

Maalesef olay insanlıktan çıktığını bize kanıtlayan insanları görmemizi de sağladı. Zaten kaçakçılarmış, kaçakçılığın parası PKK'ya gidiyor, orada geziyorsan ölmeyi de göze alacaksın diyen aklıevveller ortalıkta dolanmaya başladı. Öncelikle birkaç söz söyleyelim; bombardımanda ölen kaçakçıların bir çoğu korucu ailesinden. Yani PKK sempatizanı bile değiller. Yaşları genelde yirmiisnden küçük, oniki yaşında olan bile var. Yıllardır bu işi yapıyorlar, askerin haberi var, devletin haberi var. Gittikleri yol belli geldikleri yol belli. E kaçakçının hiç mi suçu yok? Kaçakçının suçu Türk değil de Kürt olması. Önce misak-ı milli de yemein edip, sonra da Lozan'da yeminini bozanların Kürdistan'ı bölmelerine karşı ses çıkarmamış olmları, suçları. Yazıklar olsun önce aileleri bölüp, sonra da onlar kaçakçılık yapsın biz vergi verelim yok ya diyenlere, yazıklar olsun insanların topraklarını ikiye bölüp, araya da mayınlar döşeyip dikenli teller çekenlere. Yazıklar olsun garibanın yanında duramayanlara.

PKK olmasaydı, bu bombalamalar da olmazdı, o insanlar da ölmezdi diyenler var. Analara, bacılara tecavüz edilmeseydi, babanın makatınsa okulan cop, çocuğun ağzına sokulmasaydı, bok yedirilmeseydi insanlara, faili meçhuller yaşanmasaydı binlerce, Türk olmamak yasaklanmasaydı, Kürtçe konuşmak, şarkı söylemek, ıslık çalmak yasaklanmasaydı, PKK'da olmazdı. Hatta daha öncesine gidelim, Allah yaratmasaydı insanları ya da inanmayanlar için söyleyelim, ilk madde evrimleşmeseydi insana doğru, tüm bunlar yaşanmazdı. Bu kadar da mantıksız, bu kadar da akılsız bir savunmadır işte, PKK olmasaydı, bu saldırılar da olmazdı demek.  O yüzden suçu PKK'ya atıp, "oh lan tertemiziz" ayaklarına yatmanın manası yok, aksine mide bulandırıcı.

Bazı insanlar, ama onlar terörist de olabilirdi, insansız hava araçları, termal kameralar bunları nasıl tespit etsin diyenler var. Biz de tam da bu yüzden diyoruz ki, sırf kamerada insan gördün diye, elli kişinin üzerine bomba atılır mı? Madem tespit ettin, takip et, pusu at, bak bakalım kimdir nedir,necidir? Tespit edip takip ettiğin grubun, karakol basma ihtimali var mıdır? Bu kadar da akılsızlık olur mu? Belli ki bizim bir askerimiz öleceğine, bizim bir askerimizin hayatı riske edileceğine, burdaki kaçakçı, terörist, çoban kimse ölsün denmiştir. Bunun başka açıklaması olamaz.

Bir çok Kürt, Uludere katliamından sonra, medyanın taakındığı tavır, halkın takındığı tavır karşısında, bağımsız Kürdistan istencine angaje olmuştur. Milletin birlik ve beraberliğine indirilmiş en büyük darbelerden birisi, Uludere'de yaşananlardır. Bazı vekillerin 33 kurşun benzetmesi, hiçte küçümsenmeyecek, hiçte göz ardı edilmeyecek bir benzetmedir.

Uludere'de belki de bu vatanın bütünlüğü çöpe atıldı, belkide milletin birliği ve beraberliği artık sağlanamayacak kadar yara aldı. Beraber yaşamanın, birlikte yaşamın ipinin çekildiği, boğazlandığı bir olay yaşadık. Ve bunun nedeni sadece insanların terörist zannedilerek bombalanması değil, medyanın suskunluğu, halkın küfredercesine tavrı ve hükümetin vurdumduymazlığıydı. Yazık ettik umutlara, yazık ettik çocuklarımıza, yazık ettik yarınlara.

20 Aralık 2011 Salı

İTİRAZLAR

Hepimizin bildiği gibi, son zamanlarda Fransa sık sık haberlere konu oluyor. Daha önce Ermeni Soykırımı'nı kabul eden Fransa, şimdilerde de Ermeni Soykırımı'nın varlığını reddedenlerin bir yıl hapse atılabileceği ya da 45 bin euro para cezasına çarptırılabileceği bir yasa tasarısını oylayacak. Bir devletin soykırımları kabul edip etmemesi, devletin kendi tarihçilerinin araştırmalarıyla ya da tamamiyle siyasi ayak oyunları için verebileceği bir karar. Bu karara katılmıyorsanız, kendi tarihçilerinizin, bilim insanlarınızın araştırmalarını ya da devlet arşivlerinizde var olan belgeleri ilgili ülkelere yollayıp, kararlarını gözden geçirmelerini isteyebilirsiniz. Yani Fransa'da daha önce kabul edilen Ermeni Soykırımı kararının insani bir yanlışlığı yok. Karara katılırsınız, katılmazsınız; itiraz edersiniz, etmezsiniz orası ayrı bir konu. Ancak en azından kararın düşünce ve ifade özgürlüğü gibi temel özgürlük alanlarında ihlal ihtiva eden bir durumu yoktur. Bugünlerde tartışılan, muhtemelen kanunlaşacak tasarı ise apaçık bir şekilde düşünce ve ifade özgürlüğüne darbe vurur niteliktedir. Lakin bugüne kadar, en ilerici olduğunu düşündüğümüz devletlerde dahi, hükümetlerin ya da egemenlerin canları istediklerinde bu özgürlükleri ihlal eden davranışlarına sık sık rastladığımızdan dolayı, her hangi bir şaşkınlık içerisine de girmedim. Türkiye hükümetinin büyük bir ikiyüzlülük örneği sergileyerek, Fransa'ya düşünce ve ifade özgürlüğü konularında ders verme işine girişmesine de şaşırmadım. Zira, bu hükümetin yüzsüzlüğüne de fazlasıyla alışkınız. Mecliste Dersim, Maraş, Çorum, Sivas olaylarına katliam diyenlere bir tek taş atmadığınız kalırken, parasız eğitim istedi diye öğrencileri içeriye atıyorken, militarizmin zararlarından bahsedeni, halkı askerliğe karşı soğutmaktan içeriye alıyorken, mustafa kemal'i eleştirmek bile suç kapsamına giriyorken, hangi ifade özgürlüğünden, hangi düşünce özgürlüğünden bahsediyoruz, bilemiyorum.

Dün yirmi civarı PKK'lının öldürüldüğü haberleri vardı her kanalda. Hep beraber halaya durup arkasından iki göbek atma işine giriştik. Savaş böyle bir şeydir işte, en masumumuza bile unutturur insanlığı. TSK'nın operasyonlara girişmesini haklı bulabilirsiniz, gördüğü yerde PKK'lı avına çıkmasını doğru bulabilirsiniz, bunlar siyasi, sosyolojik, felsefi bazda tartışılabilecek mevzular. Ancak öldürülen insanlar üzerinden bir sevinç içerisine girmek, öldürmelerin üzerinden, kan dökmelerin üzerinden bir zafer çılığı yükseltmekte nedir? Bu kazananı olmayan bir savaş. Her ölen, öldürülen insanda bir kez daha kaybettiğimiz bir savaş. Kim ölürse ölsün, hangi taraftan olursa olsun, bir insan ölüyor. PKK'lıları kandırılmışlar olarak görüp, sonra da onlara insan değil diyenlerin, kendi içerisinde düşmüş oldukları çelişkiyi görmekle birlikte, PKK'lıların kandırılmış cahiller olarak görmeyerek insan olmadıklarını söyleyenlerin de insanlıklarını kaybettiklerini gördüğümü söyleyebilirim. Yazıklar olsun ölümler üzerinden sevinenlere, yazıklar olsun insanlığı ayaklar altına alanlara.

Seks işçilerinden genellikle tiksintiyle bahsedilir. Bu insanlarla komşu olunmak istenmez, aynı apartmanda, aynı otobüste, aynı barda, aynı cafede, aynı sırada olunmak bile istenmez. Bu insanların çocukları da bu ayrımcı, aşağılayıcı tutumdan nasiplerini alır, yakayı kurtaramazlar. Peki seks işçisine para verecek kadar cebinde parası olan insanlar? İşte o insanlarla komşu olunmak istenir, arkadaş olunmak istenir, dost olunmak istenir, iş ortağı olunmak istenir. Bunları istemeseniz bile, en azından var olan durum yüzünden bir aşağılayıcı tutum içerisine girmez, bir vebalıdan kaçar gibi kaçmazsınız bu insanlardan. Genel mantık, seks işçileri olmasaydı, bu insanları kiralayan insanlar da olmazdı şeklinde çalıştığından dolayı, suç seks işçilerine atılır. En azından benim anlayabildiğim kadarıyla olsa olsa bundan dolayı seks işçileri bu denli aşağılık yaratıklar olarak kabul edilirken, bu insanları paralarıyla kiralayanlar, en ufak bir toplumsal itirazla karşılaşmazlar. Nitekim seks işçiliği, bu işten para kazanılabileceğinin farkına varan pezevenkler tarafından mı icat edilmiştir, yoksa seks işçiliği durduk yere ortaya çıkmış, sonra da insanlar, "enee seks diye bir şey var, böyle para veriyon, sonra da boşalıyon çok güzel bişey" diyerek bu insanları kiralamaya mı başlamışlardır? Muhtemelen seks işçiliğinin ilk önermede olduğu gibi ortaya çıktığını herkes kabul edecektir. Bir toplumdaki, bir çok sosyolojik, psikolojik nedenden ötürü, seks işçilerine ihtiyaç duyulur. Bunların başında evliliğin kutsallaştırılması, cinselliğe ulaşılabilirliğin zorlaştırılması, cinsellik eğitiminin verilmemesi, paranın değerinin diğer tüm değerlerden daha üst bir seviyeye çıkarılması, cinselliğin kapalı kapılar ardına hapsedilmesi, kadınların seksten uzaklaştırılması, sekssever kadınların aşağılanması gibi bir çok durum, mevzu gelir. Bunların hiçbirinin çözümüne dair kafa yormadan, esas mağdur durumdaki seks işçilerine karşı sözde ahlaki duruş sergilenmesinin elle tutulur hiçbir yanı yoktur. Haksıza karşı haklının, ezene karşı ezilenin yanında durmak, durabilmek insanlık görevidir.

20 Ekim 2011 Perşembe

PKK SALDIRISININ GÖSTERDİKLERİ

19 Ekim'in ilk saatlerinde başlayan PKK saldırısı sonucu, sayısını hala bilmediğimiz kadar insanımızı daha öldürdük. Öldürdüler ya da katlettiler filan değil, öldürdük, katlettik. Aklı başında her insan bu ölümlerden sorumlu tutulmalı, aklı başında her insandan hesap sorulmalı. Dün neredeydik, ondan önceki gün peki? 1984'den beri nerdeyiz?

Günlerdir günde 3-5 insanımız hayatını kaybederken, sessiz kalmayı tercih eden, sanki ortada yanlış bir şey yokmuşçasına yaşayan bir halk vardı. Sonra bir gün en az otuz insanımızın öldüğü bir güne uyandılar ve "aaa. ülkede savaş varmış" diyiverdiler. Cem Yılmaz'ın bir oyununda söylediği gibi, sanki donun icadından haberleri yoktu bu insanların. Öylesine bir şaşırmışlık.

Halklar, yüksek bir bilinç düzeyiyle, sadece bugün değil, her gün ölümleri kendisine dert edinmezse, bu savaş bitmez. Bu savaşın bitmesi için, barışın, barış isteminin halklar tarafından yüksek sesle söylenmesi gerekir. Ne demiş George Bernard Shaw; "Barışı sağlamak isterseniz politikacıları öldürün yeter, halklar birbirleriyle anlaşır" Politikacıları siktir edin, politikacıların ne dediğini de siktir edin. Bir ülkeyi politikacılar değil, halklar yönetir. Kirli savaşın tarafı değil, barışın tarafı olun.

Bugün büyük bir kara harekatı başlatıldı. Yanlış bilmiyorsam 27. kez düzenleniyor. 26 defa denenmiş bir yöntem, 27. defa tekrar deneniyor. Sırrı Süreyya Önder'in Einstein'den alıntı yaptığı bir söz vardı; "yalnızca ahmaklar, aynı şeyleri yapıp, farklı bir sonuç vermesini beklerler" diye. Gerçekten 27. operasyondan ne bekliyoruz? Kara harekatının tek bir iyi yanı var, o da, kendini bilmezlerin salakça bir şeyler yapmasını engelleyebilecek olmasıdır. Faşist, ırkçı tiplerin iç savaş çıkartabilecek hareketlerini engelleyebilecek olmasıdır. O kadar. Kan kanla yunmaz, suyla yunur. Bunu unutmayalım. Einstein'ın da dediği gibi; "Savaş cinayetten başka bir şey değildir. Aynı zamanda hem savaşa hazırlanıp, hem de savaşı bitiremezsiniz." Savaşı mı bitirmek istiyoruz, Kürtler'i mi sindirmek istiyoruz?

Saldırıdan sonra, halkımızın vermiş olduğu tepki, bana Mavi Marmara'yı anımsattı. O zaman da bir çok eşimizin, dostumuzun Hitlerci olduğunu görmüştük. Yahudileri asalım, yahudileri keselimci oluvermişti herkes. Savaşlar orospudur, buna diyecek sözüm yok. Ancak savaşın bile göstermiş olduğu iyi şeyler var. Mesela gerçekte kimin içi kin dolu, kim insan ölümlerinden zevk alıyor, kim ırkçı, kim sahtekar, kim yalancı daha net görebiliyorsunuz. Mavi Marmara'dan sonra Adolfçu olanlar, şimdi de Atsızcı olmuş, Kürtleri yakalım, Kürtler'i asalım diye dolanıyorlar. Güzel bir kürt atasözü vardır; "tenlerimiz ve gözlerimiz farklı renkte olsa da, gözyaşlarımızın rengi aynıdır". Zannediyor musunuz ki, öldürülen askerlerin acısını Kürtler paylaşmıyor? Zannediyor musunuz ki, Kürtler de ölmüyor?

PKK'nın silah bırakması gerektiğini her zaman söylüyorum. Günümüz konjönktüründe, silahlı mücadele en çok Kürt halkına zarar veriyor. Bunu hemen hemen bütün Kürt aydınları dile getiriyor zaten. Ancak demokrasinin ortadan kaldırıldığı, düşünceye, dile kilit vurulduğu, ağzını açanın bölücülükle suçlanıp zindanlara atıldığı bir ülkede, elinde silahı olan insan, o silahı nasıl bıraksın? Behiç Pek'in güzel bir çizimi var. Oldukça anlamlı, oldukça gerçek. Bunu kavrayabildiğimiz zaman, gerçekten de barışa çok yaklaşmış olacaz. Aksi halde ırkçılığa bulanmış aklımızın, faşistliğe teslim olmuş vicdansızlığımızın gölgesi altında küfreder dururuz sabaha kadar. Hiçbir şey değişmez. İki gün sonra da biz unuturuz, ama analar unutmaz. Savaş en fazla anaları vurur. En fazla anaları ağlatır. İşte bu yüzden Türk ve Kürt anaları, barış için omuz omuza sokağa çıktığı zaman, savaşın çığırtkanlığını yapanlar, silahların bayraktarlığını yapanlar, kaçacak delik arayacaklardır.

Ve son olarak, Altın Portakal Film Festivali'nde ülke meselelerine değinme yarışı içine giren sanatçılarımıza da çok iş düştüğünü söylemek gerek. Sanatçılarımızın samimiyetini, ellerini taşın altına koyup koymayacaklarını göreceğimiz günlerdeyiz. Aram Tigran'ın dediği gibi; "Dünyaya bir daha gelirsem; ne kadar tank, tüfek ve silah varsa hepsini eritip; saz, cümbüş ve zurna yapacağım." diyebilecekler mi, yoksa popülist söylemler, konformist açıklamalar mı gelecek? Bekleyip, göreceğiz.

25 Ağustos 2011 Perşembe

IŞIK KOŞANER'DEN İNCİLER

Koşaner Paşa'nın itiraf gibi açıklamaları internette gezinip duruyor bu aralar. Koşaner Paşa'ya ait olduğunu biliyor muyduk? Bilmiyorduk. Herhangi bir yalanlama gelmediği gibi, bu bilgiyi doğrulayacak bir çok açıklama geldi. Hilmi Özkök, dinleme hukuksuzdur dedi. Yani, konuşan Koşaner ama dinleme şekli doğru değil.

İşin hukuki kısmından ben anlamam, vatandaşın da büyük bir kısmının anlayacağını sanmıyorum. Ortada bir dinleme var, bir de dinletme. Buna göre bir kaç şey söylemekte fayda var.

Konuşmanın ne zaman yapıldığı tam olarak belli değil. Muhtemelen Işık Koşaner bu konuşma esnasında kara kuvvetleri komutanı. Muhtemelen, kapalı kapılar arkasında generalleriyle, subaylarıyla yaptığı bir bilgilendirme toplantısı. Yani, kaydi yapan kişi, muhtemelen üst düzey bir askeri personel. Daha zaten bu veriye dayanarak, askeriyedeki yozlaşmanın farkına varabiliriz. Kendi içerisindeki dinlemelere bile çare bulamayan bir ordunun, koskoca bir ülkeyi koruma işini nasıl becerebileceği büyük bir muallak.

Hala okumamış, hala dinlememiş ilgisiz ve bilgisiz vatandaş için, kayıttaki bir kaç noktayı özellikle belirtmekte fayda var.

Koşaner Paşa diyor ki; "on yıl önce, yirmi yıl önce rastgele mayın döşemişiz, sonra da terkedip gitmişiz. Ne yeri belli, ne kimin yerleştirdiği. Sonra gidiyor bizim askerimiz basıyor mayına." Durumun vehametini kavrayabiliyorsunuz değil mi? Önce mayın döşüyoruz, sonra yerini unutuyoruz, sonra da askerimizi mayınların arasına yolluyoruz. Bu kez de mi vatan sağolsun, bence artık insan sağ olsun demenin vakti geldi.

Koşaner Paşa devam ediyor; "İHA diye bir nimet var elimizde.Ama koordinesizlik yüzünden kullanamıyoruz. Hantepe'ye baskın yapılıyor, yarım saat sonra anca gönderiyoruz İHA'ları. Neden, sahada görev yapanla, cihazların başında görev yapanlar arasında iletişimsizlik var." Bu kadar harcanan paraya, bu kadar gelişen teknolojiye rağmen, hala sahadakiyle, cihaz başındaki iletişimini tam kuramıyorsa, hala ast-üst ilişkisini, doğru düzgün kuramıyorsanız, burdan tek bir sonuç çıkar. O da asker ölümlerinin sizin için bir şey ifade etmediğidir, er ve erbaşlar ölür, kalan sağlar sizindir.

Daha sonraki söylemler daha da vahim bir durumu gösteriyor. Koşaner Paşa; "biz tim komutanı olarak atıyoruz adamı başlarına, çatışma çıkıyor, pırrr, tim komutanı silahı atıp kaçıyor. Ertesi gün Roj Tv'de, silah numarasını veriyorlar kaçan komutanların. Bu insan daha sonra hiçbir şey olmamış gibi geliyor, görevine devam ediyor. Böyle rezillik olmaz." diyor. Demek ki neymiş, "Her Türk asker doğmazmış.". Komutanlar da insanmış, onlar da korkarmış. Can her şeyden tatlıymış. Bu itiraf, en temel noktalardan birini kavramamız için yeterince açık. İnsan mesleği gereği asker de olsa, önce insandır. Ölmek ve öldürmekle hiçbir sorun çözülmez. Tim komutanının silahını atıp kaçtığı yerde, gencecik askerlerin, eğitimsiz askerlerin, ömrü hayatında, askerlik dışında silah görmemişlerin, kahramanca çarpışmasını düşünmek ve beklemek, insanlık onuruna aykırı bir beklentidir.

Işık Koşaner, konuşmanın sonarki kısımlarında kendi erimizi, kendimizin vurduğu durumların yaşandığını da kabul ediyor. Yani savaş, her şekilde can alıyor. Silahlanma ve silahlı insana korku pompalama sonucundaki histeriksel tepkilenmeler, kendi askerimizin, yine asker tarafından vurulmasına neden oluyor. Başka ne olacaktı ki? Ne bekliyorduk ki?

Ses kaydının bana göre en önemli kısmı, Koşaner'in, PKK'nın eylemsizlik kararıyla alakalı söyledikleri. Koşaner diyor ki; "PKK eylemsizlik kararı alıyor, ve gerçekten de, kırsaldaki eylemlerini azaltıyor. Ama bu eylemsizlik kararları bizi ilgilendirmez, biz kararlılıklar bu işin üstesinden gelecez". Yani yıllardır PKK'nın iddia ettiği şeyi, Koşaner kabul ediyor. PKK ne diyordu; "Biz eylemsizlik kararı alıyoruz, aylarca, hatta belki yıllarca savunma pozisyonuna geçiyoruz, ancak TSK operasyonlara, öldürmeye devam ediyor. Biz de kitlemize, tabanımıza, ancak bir müddet hakim olabiliriz. Sonrasında karşılık vermek zorundayız." Yani barışı istemeyenin TSK olduğu açıkça görülüyor. TSK için çözüm dağdakilerin hepsini öldürmek.

Koşaner'in ikinci ses kaydında, herkesçe kabul edilen mantıksızlıklarla alakalı söyledikleri yer alıyor. Erlerin subayların özel işlerinde kullanılmasının önüne geçilmesi isteniyor. Subayların, köpeklerini gezdirenler, evlerini boyayanlar, karısını, kızını götürüp getirenler. Ya siz bunları bitirin ya da zaten bitirecekler diyor. Yani, zorunluluk hali olmasa, muhtemelen aynı tas aynı hamam, erlerin emeklerinin sömürüsüne devam edilecekti.

Koşaner Paşa, en çok ses kayıtlarının bile devletin elinde olmasından, bunların bile çalınmasından, dışarıya sızmasından duyduğu üzüntüyü dile getiriyor. Yani, konuştukları şeylerin, yasalara aykırı olması, ülkeyi kaosa sürükleyecek olması felan önemli değil, önemli olan bunların dışarıya sızmış olmasıymış gibi. Siz bazı konulara karışmamanız gerktiğinin bilincinde olsaydınız, o zaman dışarıya sızdırılacak bir şey de olmazdı, olmayan şey sızıdrılsa bile, suçlu siz değil tamamiyle sızdıran kişi olurdu. Hata yapılabilir, yanlış yapılabilir. Ama önemli olan hatadan, yanlışlardan ders çıkarabilmektir. Neden yanlış yaptım demek yerine, yanlışını ortaya çıkaranları suçlamak, kendini bilmezliktir.

Sonuç olarak, madem, ordu kepazelik içerisinde, tüm o milliyetçi, militarist, kana susamış vatandaşlarımızın da, savaşta ısrar etmesinin anlamı yok. Belli ki bu savaş, bir çok askerimizin öldürülmesine sebebiyet verecek. Hani zaten dağdakilere insan gözüyle bakmıyorsunuz, hani zaten Kürt sivillerinin öldürülmesine de bıyık altından gülüyorsunuz. Bari kendi askerinizin, pisi pisine ölmesini kabullenmeyin. Bari sadece, bu iğrenç, bu dar bakış açısıyla savaşa karşı çıkın.

Yeter artık!
Edi Bes e!
Ya Basta!

meraklısına ses kayıtları;

1.ses kaydı =>> http://www.youtube.com/watch?v=eVc53yv7exw
2.ses kaydı =>> http://www.youtube.com/watch?v=elmlrpmmrkU

21 Temmuz 2011 Perşembe

Onaltı Yaşındaydı

Dün akşam saatlerinde ajanslara bir haber düştü. Samsun-Amasya hattında iki PKK'lı öldürülmüş, bir PKK'lı da yaralı bir şekilde kaçmıştı. Saatler biraz ilerlediğinde durum, 1 PKK'lı öldü biri sağ ele geçirildi olarak değiştirildi. Sabaha doğru ise acı gerçek ortaya çıktı. Öldürülen PKK'lı değil onaltı yaşındaki Gökhan Çetintaş'tı.

Yıllardır bu kayıpları kanıksamış bir toplumuz. Birileri polisin, askerin kaza kurşunuyla ölüyor, halkın buna en ufak bir reaksiyonu oluşmuyor. Başbakanın ifadesiyle bir kaç "marjinal" grup sokağa çıkıp haykırıyor, medyada yer almadığı gibi üstüne bir de dayak yiyip evlerine dönebilen evine dönüyor. Yirmi gencimizin öldüğü çatışmadan daha vahim bir olay varsa eğer o da dün gece ki olaydır. Bu askerin ne kadar panik içerisinde, ne kadar korku içerisinde olduğunu gösteren, özrü olamayacak bir basiretsizlik örneğidir. Bu ülkenin çocukları bu ülkenin askerinin kurşunlarıyla ölüyorsa eğer, var olan yöntemin, ne denli büyük bir yanlışlık içerdiğini görmemek, ancak kör olmakla açıklanabilir.

Bir gencimiz, bir çocuğumuz daha, bu savaşa kurban edildi. Halkın barış için birlik olma zamanıdır. Barış için silahları susturmanın zamanıdır. Birbirimize taş atmanın, birbirimize molotof atmanın, birbirimizi bıçaklamanın değil, birbirimizi kucaklamanın zamanıdır. Yoksa, geri dönülmez eşiği geçmemize çok az kaldı. Ya hemen şimdi, ya da hiç bir zaman. İnsiyatifi PKK, TSK, AKP, BDP, CHP ya da MHP'ye bırakmanın değil, bizim yani halkın eline almasının vaktidir. Yüzlerce, binlerce can daha kaybetmeden önce, bitirelim artık şu kan davasını.

Yaşasın Barış! Biji Aşiti!
Yaşasın Halkların Kardeşliği! Biji Bratiya Gelan!

20 Temmuz 2011 Çarşamba

20 Ölüm, Faşist Saldırılar ve Aynur Doğan

Yazlıkta rahat rahat güneşlenip denizime girerken, okuduğum gazeteyle birlikte sinirlerime hakim olmakta oldukça zorlandım. İsimleri bir kaç hafta içerisinde unutulacak yirmi insanımız daha siyasilerin, kaçakçıların, yöneticilerin, vicdansızların aymazlıkları yüzünden gencecik yaşta toprağa düştü.

Adana'ya gelir gelmez Fırat Haber Ajansı'nı kontrol ettim. Kürt cephesinin açıklamalarını tek tek okudum. TSK'nın kendi askerlerini vurduğu iddiaları var, doğruluğu-yanlışlığı elbette soruşturulacaktır, soruşturma sonucunda bir şey çıkar mı, emin değilim. Öldürülen Türkiye askerlerinin bir kısmının TSK bombalarıyla öldüğü ortaya çıksa bile, bu var olan büyük sorunu ortadan kaldırmaz. Sonuçta yirmi insanımız ölmüş, onlarcası yaralanmış, barış umudunun kökü kazınmaya çalışılmıştır. PKK'nın içerisinde bulunduğu durumu da bu sebepten dolayı anlayamamaktayım, Kürt siyasi hareketi bu kadar güçlenmişken gelen bu eylemin, bu çatışmanın Kürt halkına ne denli zararlı olacağını gör(e)memek, ancak zeka yoksunluğuyla açıklanabilir. Elbette Kürt siyasi hareketi zor bir dönemeçten geçiyordu, elbette seçilmiş vekiller, hakkı olanı alamadılar, elbette Kürt tabanı belli bir tepki beklentisi içerisindeydi. Ancak bu tepkinin verilebileceği en kötü yöntem, silahlı yöntemdi. Maalesef seçilen yöntem bu oldu.

Bu çatışmanın hemen arkasından ise, siyasilerin tefekkür etmeden, büyük bir gaflet  içerisindeki milliyetçi, içerisinde bolca nefret suçu barındıran açıklamaları geldi. Astılar, kestiler, hedef gösterdiler. Kürt sorunu yoktura kadar getirdiler vaziyeti. Bizden iyi niyet beklenmesin denildi. Kılıçlar çekildi. Zaten tetikte olan halka yol gösterildi. Arkasından sivil Kürtlere karşı bir linç kültürü hızla yayıldı. Bu noktada sormak istediğim esas soruyu sorabilirim. Bu çatışmadan kimler karlı çıktı? Gerçekten bu işin kaymağını yiyenler Kürt gençleri mi, BDP liler mi? Yoksa yirmi insanın ölümünden nemalanıp, Kürt sorununu biz çözecez derken birden bire Kürt sorunu yoktur PKK sorunu vardır söylemine dönenler mi? Dağa çıkıp ölecek olanlar mı, yoksa dağdaki varlıklarını çözümsüzlük sayesinde sürdüren güç ağaları mı? 3-5 aylık eğitimin ardından dağa bizi koruyun diye gönderilen, ancak olay onları korumak olduğunda gözden çıkarılabilir kayıplar olarak adlandırılan, gariban çocukları mı, yoksa çözümsüzlük sayesinde itibarını, gücünü, maddi kaynaklarını koruyacak olan TSK ileri gelenleri mi? Siyasetin odak noktasındaki parti yöneticileri mi, yoksa siyasetle alakası oy vermekten ibaret olanlar mı? Savaştan nemalanan kaçakçılar mı, yoksa küçük esnaf mı? Bunca yapılan basiretsizlikten, bu kadar insanımızı kaybettikten sonra, bir tek kişinin çıkıp da suçlu benim, istifa ediyorum dediğini görüyor muyuz? Bu da yetmezmiş gibi garibanı garibana kırdırılmaya çalışılıyor. Bu kadar mı düşünceden, bu kadar mı irfandan, kendini bilmekten bihaber hale geldik. Hak, hakkı olanın olmadıkça, birileri savaş çığırtkanlığı yapmaya devam ettikçe, aptallar gibi birbirimizi öldürmeye devam edeceğiz. Bu topraklar üzerinde kalacak olan son kişi de,  kanla sulanmış arazilerde ne bok yediklerinin farkına varmaya çalışacak.

Tüm bunların yanında Aynur Doğan ablamızın, sanatçımızın yaşamış oldukları bir kez daha gösterdi ki, bu ülkede Ahmet Kaya'ya yapılanlardan bu yana hiç bir şey değişmemiş. Faşizm, Kürtçe'ye olan tahammülsüzlük, tüm yoğunluğyla devam etmekte. Bunun yanı sıra Şivan Perwer'e ya da Grup Yorum'a Kürt gruplar tarafından reva görülen faşist baskılara değinmekte fayda var. Bir santçının sanatına, zırlayarak, bağırarak, şişe fırlatarak, susturarak düşüncelerinden, sesinden, kaleminden vaz geçirmeye çalışmak faşizmin en temel özelliklerindendir. Bre Aynur Doğan'dan hassasiyet bekleyen, bre Aynur Doğan'dan o gün Kürtçe okumamasını bekleyen, faşist olmadığını iddia eden elitist insan, sen niye o gece ordaydın peki demezler mi insana. Madem Kürtçe yerine Türkçe okumak gibi bir hassasiyet bekliyordun, sen niye konsere gitmemek gibi bir hassasiyette bulunmadın demezler mi? Aaa pardon, yoksa biletler parayla satıldı da, paranın yanmasını mı istemedin? Yoksa bunu bir hassasiyet konusu olarak mı görmedin? Durum birincisi gibiyse riyakarlığının var etmiş olduğu yüzsüzlüğünle Aynur Doğan'ı yuhlamanı anlarım. İkincisi gibiyse, akılsızlığına bir kılıf bulmakta zorlanırım. Yani güzel kardeşim, demem o ki, Aynur Doğan'a yapılan düpedüz faşistliktir, düpedüz bir insana Kürtçe okuduğu için, tahammül edememektir. Bunun üzerine hala çıkıp Kürtler ve Türkler eşit yalanını kendinize söylemiyin.

Her şeye rağmen;

Yaşasın barış! Biji aşiti!
Yaşasın halkların kardeşliği! Biji bratiya gelan!

Dipnot: Yazdıklarımı anlamak istemeyenlere, şimdiden küçük bir dipnot. PKK'nın atmış olduğu pusuyu tüm kalbimle, aklımla, vicdanımla kınıyorum.