Merhaba Can'lar. Ankara'daki malum patlama üzerine hiçbir şey yazmadım şu ana kadar. "Bazı şeylere yazık ediyorlar/ediyoruz" deyip, susacağım. Zira, yazık ediyorum.
"Ne ara böyle bir insan oldum?" diye sık sık sorarken buluyorum kendimi. "Ne ara?" sorusu yanlış; tarihselliği dönemsel bir eklemlenme olarak kabul eden bir soru. "Neyden sonra?" veya "Niçin?" diye sorayim diyorum; benzer nedenlerle birlikte uzaklaşıyorum. Sözün özü; dönüştüğüm kişi ve dönüşmekte olduğum kişi tiksindiriyor beni. Soramazken dahi; nasıl dönebilirim?
Geçenlerde eskilerden çıkıp gelen bir arkadaşım vesilesiyle eskilerde kaldığını düşündüğüm(bir şey eskilerde kalabilirmiş gibi) Tezer Özlü'yü yeniden karşıma çıkarıverdim. Özlü'de en sevdiğim şey, sanırım, Pavese. Özlü'nün Pavese'si, Pavese'den daha Pavese. Pavese'yi intihara yazgılayan da(evet, yazgı) buydu sanırım. Birilerinin Pavese'leri, her zaman, Pavese'den daha Pavese'ydi. Peki Pavese'yi intihara yazgıladığını düşündüğüm bir tavrı ben niye seviyorum? Bencil bir pisliğim de ondan; Özlü'nün Pavese'si muhteşem.
Sosyal fobi midir nedir; ondan var bende. Pek çoklarının bulunduğu geniş alanlar rahatsız ediyor beni, kayboluyorum. Dört duvar arasında ise kendime geliyorum; önce bir bardak şarap dolduruyor(evet, şişeden içmediğim zamanlarda bardaktan içiyorum, kadehten değil), bacak bacak üzerine atıyor, entelektüel bakışımı ve gülümsememi yüzüme oturtup pek harika olduğuna kanaat getirdiğim(harikalığı kendimden menkul. Bilim mi ne?) konuşmalar yapıyorum. Oda vekilliği, oda aydınlığı, oda entelektüelliği. Oturduğum yerden kitaplarımın da manzarası ne hoş, yeniden mastürbasyon.
Cinsiyet meselesi çetrefilli bir bahis. Bir yandan vajinalılığın ve penisliliğin farklı cinsiyetlere referans verir örüntüsüne(görüntü değil) karşı durmak ile Irigaray gibilerin "cinsiyetsizleştirme" uyarısı arasında sıkışıp kalmak pek olası. "Erkek" ve "kadın"ın toplumsal icadına mercek tutarken, "kadın"ın "erkek"leştirilmesinden nasıl kaçınabiliriz? Evet, cinsiyetler birer icat. Peki bu icatlarla ne yapacağız? Nasıl irdeleyeceğiz? Nasıl tarihin tozlu raflarına iteceğiz?
Herkes, herkesin yalan söylediğini biliyor. Ve herkes, yalan söylediğinin bilindiğinin farkında. Yine de yalan söylemeye devam ediyoruz. Kronik bir vaka; yalan, artık, gerçekliğimiz. Olmadığında/Olmazsa, simulakrlara(Oh, ömrümde cümle içerisinde bu kelimeyi de kullandım ya, gözüm açık, götüm kapalı ölmem artık) dönüşmemiz kaçınılmaz.
Hazır yalandan bahsetmişken dürüstlük meselesine(bu bir mesele miydi?) de şöyle bir uğrayayim. Yalan söylememekle dürüstlük pek sık karıştırılıyor. Kelime oyunu gibi görülebilir; "hehe, çünkü doğruyu söylemek dürüstlüktür" gibi bir algı ortaya çıkabilir. Hayır, öyle değil. Her zaman doğruyu söylüyor olmak da dürüst olduğumuzu göstermez. Örnekleyelim; bir örgütün militanı olarak yakalandığınızda, sizden örgütünüzün sırlarını açıklamanızı istediklerinde doğruları söylemek dürüst olduğunuzu değil, sahtekar olduğunuzu gösterir. Bir bağlılığın, bir "özel"liğin ifşasından dürüstlük devşirmek pek mümkün değil. Benzer bir durum "ihbar"cılık halinde de var. Komşusunun kaçak elektriğini, ebeveynlerinin çıplak münasebetlerini egemen bir kuruma şutlamak, "doğru"yu söylemek olsa dahi sahtekarca bir tutumdur. Genellikle, kendi yapamadıklarımızdan duyduğumuz öfkeyle başkasına böyle bir müdahaleyi mecbur kılarız kendimize. "Ben yapamıyorken, senin ne haddine?!" Sahtekarca bir faydalanma. Bazen de sadece bizden öyle istendiği için ihbar ederiz. İstek hafif kaçtı, emredildiği için de diyebiliriz. Emreden kim? Egemen. Neyi emrediyor? Henüz egemen olamadıklarının egemenleştirilmesini. Kimden istiyor? Egemenleştirdiklerinden. Sahekarca bir yaltaklanma değil mi? Kişisel ilişkilerimiz de bu doğruculuktan, sözde dürüstlükten müstesna değili. Bazen doğruları söylemeye pek hevesli oluruz, dürüstlük damarımız tutar; "Ahmet benimle sevişmek istedi, reddettim aşkım". Tamam da, niye söyledin ki? Hem arzulanıyor olduğumun hem de sunmuş olduğum sadakatin bilinmesi fayda sağlıyor zira. Dürüstlük mü? Zerre değil. Kısaca; fayda sağlayacağımızı bildiğimiz doğruların söylenmesinin dürüstlük ile alakası yok. Bu gibi durumlarda yalanın söylenmesi, dürüst bir konumlanış.
Bilim sizce de hızla dinleşme eğilimi göstermiyor mu? Kendi ürettiğinin dışında kalan tüm bilgiyi cehalet, bağnazlık, orta çağ zihniyeti olarak kodlayıp yüksek duvarlarla bu bilgi türlerine setler çekip yasaklaması pek bir tanıdık değil mi? Asırlar süren din heyulasından sonra bir başka bilgiye bel bağladık, o da özüne dönmeyi tercih etti/mecbur kaldı. Eski din öldü; yaşasın yeni din! Mutlak Tanrı yerine kişisel Tanrı'nın ikamesi de bilimselin tek başarısı. Bauman'a akıl verelim; "Tanrı kendini empoze ederek var olur ve davet edilmeden ve çağrılmadan aniden belirir: her boş noktadan, açıklama zinciri ve algılama dizisindeki her yersiz sözden göz kırpar; tatmin arzusunu ve beklentisini, şeylerin olduğu halinden ayırma eylemi dizisinde kendini her boşluğun içine sığdırır ve kıpırdamayı kesinlikle reddeder. İnsanın varoluşsal belirsizliği var olduğu müddetçe Tanrı var olacak, yani sonsuza kadar. Bu da şu anlama geliyor; Tanrı insan ırkıyla aynı anda ölecek, bir saniye önce bile değil." Bu da tanıdık değil mi? Dine alışmıştık, bilime de alışmamız gerek.
Sık sık şehirler arası yolculuk yapıyorum. Neredeyse hiç bir zaman uçak kullanmıyor, neredeyse tamamında otobüslerle gideceğim yere varıyorum. Gönül isterdi ki otostop çekeyim; bunu becerebilecek kadar kişi değilim. Otobüslerde sık sık yaşadığım çelişkiler var; koltuğu indirirsem arkamdaki kızar mı, okuma lambasını açarsam çevremdekiler müdahale eder mi vs. Şunu farkettim; çevremdekiler kadın olursa daha rahat bir şekilde yapacağımı yapıyorum. Zira, kadından dayak yeme ihtimalim daha düşük. Dönüştüğüm kişiden tiksindiğimi söylemiştim.
Tuborg'un "temiz kapak" girişimi başarılı bir pazarlama taktiği değil mi? Hakikaten çok temiz kapak oluyor onlardan.
Yazdıklarımı pazarlama stratejisi olarak yeni bir adım atıyorum ve her yazdığım metnin ardından bir şarkı ile bir film paylaşıyorum. Belli mi olur; artık birileri okumaya başlar belki.
Metnin şarkısı: Moğollar-Sen Varsın Orda
Metnin filmi: GrigoriyChukhray-Ballada o Soldate
14 Ekim 2015 Çarşamba
23 Eylül 2015 Çarşamba
Fazlasıyla Uzun Bir Aradan Sonra Gelen BSN
Merhabalar dostlar, canlar. Uzun zamandır "Bir Sarhoşun Notları"na katkıda bulunamıyordum. Bunun ana nedeninin "yazmak için sarhoş olmaya başlamış olmamın" farkına varmış olmam olduğunu söylemeyi ne kadar çok isterdim tahmin bile edemezsiniz. Ya da en azından; entelektüel birikimin, arttıkça, insanı daha az "söylem"i arzular hale getirdiğine yaslanabiliyor olsaydım; hoş olurdu. Muhtemelen bunların yerine söyleyebileceğim tek neden; söylediklerimin yetersizliğinin yüzüme vurulacağı korkusuyla birleşen tembelliğimden ibaret. Eksikliğini de hissetmediniz nitekim, sorun yok.
Geçenlerde yine Zygmunt Bauman okurken denk geldim; Saramago Yoldaş terlememizle aynı sebepten mi konuştuğumuzu sorgulayarak söylemin doğadanlığına/doğallığına göndermede bulunmuş ve söylediklerinin önemsizliğinin farkında oluşuna, söylemlerinin yalnızca kendisinin var oluşuna sunduğu katkının da önemine atıfta bulunmuş. Hepsi iyi-hoş da Saramago Yoldaş; kendin yazdığını bildikten sonra, bir başkasına önem atfetmezken, kendi adınla yazmak niye? Birey anonimleşerek yazmalı, anonimleşerek salmalı bildirilerini; belki o zaman şüphe etmeyebileceğimiz bir iletişimi mümkün kılabildiğimiz ortamı tahayyül edebiliriz.
Zygmunt Bauman dedim de aklıma geldi; bir ara tıraş olmanın ne derece ustalık isteyen bir alet bakımına ve ne derece yeteneksizleştiren bir alet kullanımına dönüştüğünü ustalıkla anlatıyordu. Hemen hemen her ihtiyacımızı giderirken, en az, 2-3 aracı kişiye ihtiyaç duyar hale geldik. Onlarca yıl önce yaşamış insanlardan çok daha verimli bir tıraşı, çok daha kısa bir sürede olabiliyoruz; ancak, bu tıraşı mümkün kılan araçlar için bir tasarımcıya, bir işçiye, bir nakliyatçıya, bir tüketici hakları koruyucusuna ihtiyacımız var. Bu insanların her birinin emeğini düşündüğümüzde tıraş için harcadığımız zamanın kat ve kat attığını görebiliriz. Problem sadece emek gücümüzün ikamesinin verimsiz bir hal almasında değil; problem tek tek bireylerin kendi başlarına kendi başlarına gelen problemleri çözebilme yeteneklerinin azalıyor olmasında. Bir tıraş makinesini var etmek ya da tamir etmek için gereken teknik bilgi ile bir usturayı var etmek arasındaki teknik bilgi farkını sanırım anlatmama gerek yok. Bunların bakımı ve tamiri için gereken teknik bilgiyi de anlatmama gerek yok. Dolayısıyla, dünya nüfusu arttıkça, yeni insanlar için yeni iş imkanları türetip kendi yeterliliklerimizi de bu yeni iş kollarına devrederek şey'leşiyoruz. Şarap konulan bir bardak, şaraptan ne kadar tat alıyorsa, yakında, biz de hayattan o kadar tat alacağız gibi görünüyor.
Var olduğu halden mutlu olan kaç kişi var? Peki isyan eden, itiraz eden, değişim isteğini dile getiren kaç kişi var? Bu büyük fark neden? Korkuyor muyuz? Korkuyorsak neyden korkuyoruz? Bir tek hayatımızın olması mı bizi korkutan? Öbür tarafın varlığı mı, yoksa, yokluğu mu daha korkutucu? Tüm dinler bir isyanla mümkün olmuşken, isyanın bunca mahkum edilişi neden? Peki isyan bunca kötüleniyorken; bunca isyanın varlığını nasıl açıklayabiliriz? Savaş uçaklarının gölgesi altındaki isyansızlık ile iktidar olanın güdümündeki isyan pazarlanıyor; neyden yana olduğumuzu neye karşı olduğumuzu iyi seçmemiz gerek. Egemenin ne olduğunu iyi görmek gerek.
Bir ara Deleuze okurken dikkatimi çekmişti; "ordulaşan gerillalar"dan bahsediyordu. Gerilla birlikleriyle ordular arasında ciddi farklar vardır; bir ordu, daha çok, çoğunluğuna mensup olduğu toplumun, çoğunluğa mensup olmayanlarını kendi çoğunluk zihniyetini paylaşmaya zorlar. Gerilla birlikleri ise bu zorlamalara karşı, azınlıkların, kendi ürettikleri kültürü yaşayabilecekleri bir yaşam alanını muhafaza etmeye çalışır. Ordular kavramsal ortaya çıkışları gereği istilacı, gerilla birlikleri ise direnişçidir. Buraya kadar bir sorun görünmüyor. Ne var ki Deleuze, ilk gerilla yaratıcısı olarak gördüğü İngiliz ajan Lawrence'tan alıntı yaparken; gerilla birliklerinin başarı yakalayabilmek için "kaçınılmaz" olarak bir dönemden sonra ordulaşmaları gerektiğinden bahsettiğini anlatır ve buna da katılıyormuş gibi görünür. Rojava'da yaşananlara ne kadar da benzer değil mi? Hemen hemen her şehirde geri çekilmek zorunda kalan Kürt gerillaların yerine gelen yayılmacı Kürt orduları. Ne yapacağız? Utandığımız ordulara bir yenisinin daha eklenmesini mi selamlayacağız?
Malum; bugün-yarın "Kurban Bayram'ı". Sanıyorum ki her aklı başında insan, bunun, bir zamanlar Tanrı'ya bakire kurban etmekten çok da farklı olmadığının farkındadır. Bunun ne derece canice bir "bayram" olduğunu tekrar anlatmayacağım; ne var ki, bazı vegan arkadaşlarımızın mevzuyla alakalı olarak "mevzuyu özelleştirmek; durumun genelliğine zarar veriyor" tarzındaki söylemine de itiraz etmeden duramayacağım. Tabii ki kişilerin genel olarak ürünleştirilmesine itiraz etmek temel kaygımız haline gelmeli; ya da kaygımız kişilerin şey'leşmesiyse, bunun bu şekilde olmasını istememiz pek bir anlaşılır. Ne var ki "Kurban Bayramı" denilen hede/höde kişisel kurtuluşla birlikte toplumsal kurtuluşun da bu tarz bir hayvan katliamından geçtiğini ve dünya mutluluğunun da bu tarz bir katliamla mümkün olabileceğini anlatır bir konuma sahip. Dolayısıyla bireyin sadece sevdiği için, acıktığı için, öyle olmasının normal olduğunu düşündüğü için birini boğazlamasıyla; kişinin ve toplumun bu şekilde daha iyi olacağını düşündüğü için boğazlaması arasında küçük bir ayrımı da saklı tutmanın iyi olacağını düşünüyorum. Ne dersiniz; bu ayrımı cebimizde tutmayalım mı?
Yazmadığım çok şey var, mesela; ot. Alkol neredeyse dünyanın her yerinde serbestken; pek çok kimyasal, ilaç adı altında doktor gözetiminde alınıyorken, sigara dediğimiz illet püfür püfür içiliyorken, ot, nasıl olur da serbest olmaz? Nomsky'e danışın derim; ABD'nin ulusal çıkarları için alkolü nasıl yasaklayıp serbest bıraktığını, kokainle ne zaman mücadele edip ne zaman etmediğini, otun neden illegal olarak kalmasını istediğini çok kibarca, Bilal'in de anlayabileceği şekilde anlatıyor. Sizin neyiniz eksik?
Erken seçimlere gidiyoruz. Bir önceki seçimlerde HDP'ye o vermiş olan annem bu seçimde HDP'ye oy vermeyecek. Nedenini kendi de pek bilmiyor. Şehit haberleri gelirken Demirtaş çok ortalarda görünmemiş; öyle diyor. Ne diyeyim; ATV'yi biz satın aldık; yine de Demirtaş'ı çıkarıp da konuşturmuyoruz; zira insanların ölmesine çok seviniyoruz mu diyeyim? Annem yaşlı olduğunu düşünen bir kadın; oyuna etki etmek, reyini manipüle etmek bana düşmez. Ne var ki AKP bu konuda oldukça başarılı.
Bana da soranlar oluyor; oyun nasıl hala HDP'ye oluyor diye. Jodorowsky bir ara "vatanım; ayakkabılarımdır" demiş. Kötü mü demiş? İkbal de haccın müslümanlarda vatan mefhumunu yakacağını söylemişti ama, pek buralı olmamış gibi görünüyor müslümanlar. Duruşumun çok net bir izahı var; bir yerde, bir azınlık, örgütlü bir arzusunu dile getirdiğinde; özellikle, çoğunluğa mensup bir bireysem, bu azınlık talebini desteklemeyi zaruret olarak görüyorum. Elimde değil, zaruret. Kürdistan halkları bir Kürdistan ülkesi istiyorlarsa; bana da desteklemek düşer. Ne diyeyim; "hepiniz yanlışsınız, doğru benim" mi diyeyim?
Buradan "hepiniz orospu çocuğusunuz" desem annem alınıyor. Zira bu yazdığımı anneme aktaran orospu çocuğu akrabalarım var. Yine de; "hepiniz orospu çocuğusunuz". İstisnası değilim.
Orospu çocuğu demişken; orospu çocukluğundan seksistlik devşirerek bir hassasiyet üretiyorsanız kendinize dikkat edin derim ben; orospu çocukluğu seksüel bir tercihe/yönelime/olmaklığa referans vermeyen bir küfürdür. Buna rağmen öyle olduğunu düşünüyorsanız sıkıntının büyüğünün kendinizde olduğunu anlamanız gerekir. Bunun yanı sıra orospu çocuğundan küfür devşirmeyi tabii ki tartışabiliriz. Birilerinin orospuluğundan, birilerinin orospuluğuna herhangi bir katkısı olmayanı suçlu bulmak acınası bir durum olsa gerek. İnsanın ebeveyenlerinin orospuluğu insanı niye ilgilendirsin ki? Orospuluğun suç olup olmadığını ayrıca, ayrı bir zamanda tartışalım.
Geçenlerde yine Zygmunt Bauman okurken denk geldim; Saramago Yoldaş terlememizle aynı sebepten mi konuştuğumuzu sorgulayarak söylemin doğadanlığına/doğallığına göndermede bulunmuş ve söylediklerinin önemsizliğinin farkında oluşuna, söylemlerinin yalnızca kendisinin var oluşuna sunduğu katkının da önemine atıfta bulunmuş. Hepsi iyi-hoş da Saramago Yoldaş; kendin yazdığını bildikten sonra, bir başkasına önem atfetmezken, kendi adınla yazmak niye? Birey anonimleşerek yazmalı, anonimleşerek salmalı bildirilerini; belki o zaman şüphe etmeyebileceğimiz bir iletişimi mümkün kılabildiğimiz ortamı tahayyül edebiliriz.
Zygmunt Bauman dedim de aklıma geldi; bir ara tıraş olmanın ne derece ustalık isteyen bir alet bakımına ve ne derece yeteneksizleştiren bir alet kullanımına dönüştüğünü ustalıkla anlatıyordu. Hemen hemen her ihtiyacımızı giderirken, en az, 2-3 aracı kişiye ihtiyaç duyar hale geldik. Onlarca yıl önce yaşamış insanlardan çok daha verimli bir tıraşı, çok daha kısa bir sürede olabiliyoruz; ancak, bu tıraşı mümkün kılan araçlar için bir tasarımcıya, bir işçiye, bir nakliyatçıya, bir tüketici hakları koruyucusuna ihtiyacımız var. Bu insanların her birinin emeğini düşündüğümüzde tıraş için harcadığımız zamanın kat ve kat attığını görebiliriz. Problem sadece emek gücümüzün ikamesinin verimsiz bir hal almasında değil; problem tek tek bireylerin kendi başlarına kendi başlarına gelen problemleri çözebilme yeteneklerinin azalıyor olmasında. Bir tıraş makinesini var etmek ya da tamir etmek için gereken teknik bilgi ile bir usturayı var etmek arasındaki teknik bilgi farkını sanırım anlatmama gerek yok. Bunların bakımı ve tamiri için gereken teknik bilgiyi de anlatmama gerek yok. Dolayısıyla, dünya nüfusu arttıkça, yeni insanlar için yeni iş imkanları türetip kendi yeterliliklerimizi de bu yeni iş kollarına devrederek şey'leşiyoruz. Şarap konulan bir bardak, şaraptan ne kadar tat alıyorsa, yakında, biz de hayattan o kadar tat alacağız gibi görünüyor.
Var olduğu halden mutlu olan kaç kişi var? Peki isyan eden, itiraz eden, değişim isteğini dile getiren kaç kişi var? Bu büyük fark neden? Korkuyor muyuz? Korkuyorsak neyden korkuyoruz? Bir tek hayatımızın olması mı bizi korkutan? Öbür tarafın varlığı mı, yoksa, yokluğu mu daha korkutucu? Tüm dinler bir isyanla mümkün olmuşken, isyanın bunca mahkum edilişi neden? Peki isyan bunca kötüleniyorken; bunca isyanın varlığını nasıl açıklayabiliriz? Savaş uçaklarının gölgesi altındaki isyansızlık ile iktidar olanın güdümündeki isyan pazarlanıyor; neyden yana olduğumuzu neye karşı olduğumuzu iyi seçmemiz gerek. Egemenin ne olduğunu iyi görmek gerek.
Bir ara Deleuze okurken dikkatimi çekmişti; "ordulaşan gerillalar"dan bahsediyordu. Gerilla birlikleriyle ordular arasında ciddi farklar vardır; bir ordu, daha çok, çoğunluğuna mensup olduğu toplumun, çoğunluğa mensup olmayanlarını kendi çoğunluk zihniyetini paylaşmaya zorlar. Gerilla birlikleri ise bu zorlamalara karşı, azınlıkların, kendi ürettikleri kültürü yaşayabilecekleri bir yaşam alanını muhafaza etmeye çalışır. Ordular kavramsal ortaya çıkışları gereği istilacı, gerilla birlikleri ise direnişçidir. Buraya kadar bir sorun görünmüyor. Ne var ki Deleuze, ilk gerilla yaratıcısı olarak gördüğü İngiliz ajan Lawrence'tan alıntı yaparken; gerilla birliklerinin başarı yakalayabilmek için "kaçınılmaz" olarak bir dönemden sonra ordulaşmaları gerektiğinden bahsettiğini anlatır ve buna da katılıyormuş gibi görünür. Rojava'da yaşananlara ne kadar da benzer değil mi? Hemen hemen her şehirde geri çekilmek zorunda kalan Kürt gerillaların yerine gelen yayılmacı Kürt orduları. Ne yapacağız? Utandığımız ordulara bir yenisinin daha eklenmesini mi selamlayacağız?
Malum; bugün-yarın "Kurban Bayram'ı". Sanıyorum ki her aklı başında insan, bunun, bir zamanlar Tanrı'ya bakire kurban etmekten çok da farklı olmadığının farkındadır. Bunun ne derece canice bir "bayram" olduğunu tekrar anlatmayacağım; ne var ki, bazı vegan arkadaşlarımızın mevzuyla alakalı olarak "mevzuyu özelleştirmek; durumun genelliğine zarar veriyor" tarzındaki söylemine de itiraz etmeden duramayacağım. Tabii ki kişilerin genel olarak ürünleştirilmesine itiraz etmek temel kaygımız haline gelmeli; ya da kaygımız kişilerin şey'leşmesiyse, bunun bu şekilde olmasını istememiz pek bir anlaşılır. Ne var ki "Kurban Bayramı" denilen hede/höde kişisel kurtuluşla birlikte toplumsal kurtuluşun da bu tarz bir hayvan katliamından geçtiğini ve dünya mutluluğunun da bu tarz bir katliamla mümkün olabileceğini anlatır bir konuma sahip. Dolayısıyla bireyin sadece sevdiği için, acıktığı için, öyle olmasının normal olduğunu düşündüğü için birini boğazlamasıyla; kişinin ve toplumun bu şekilde daha iyi olacağını düşündüğü için boğazlaması arasında küçük bir ayrımı da saklı tutmanın iyi olacağını düşünüyorum. Ne dersiniz; bu ayrımı cebimizde tutmayalım mı?
Yazmadığım çok şey var, mesela; ot. Alkol neredeyse dünyanın her yerinde serbestken; pek çok kimyasal, ilaç adı altında doktor gözetiminde alınıyorken, sigara dediğimiz illet püfür püfür içiliyorken, ot, nasıl olur da serbest olmaz? Nomsky'e danışın derim; ABD'nin ulusal çıkarları için alkolü nasıl yasaklayıp serbest bıraktığını, kokainle ne zaman mücadele edip ne zaman etmediğini, otun neden illegal olarak kalmasını istediğini çok kibarca, Bilal'in de anlayabileceği şekilde anlatıyor. Sizin neyiniz eksik?
Erken seçimlere gidiyoruz. Bir önceki seçimlerde HDP'ye o vermiş olan annem bu seçimde HDP'ye oy vermeyecek. Nedenini kendi de pek bilmiyor. Şehit haberleri gelirken Demirtaş çok ortalarda görünmemiş; öyle diyor. Ne diyeyim; ATV'yi biz satın aldık; yine de Demirtaş'ı çıkarıp da konuşturmuyoruz; zira insanların ölmesine çok seviniyoruz mu diyeyim? Annem yaşlı olduğunu düşünen bir kadın; oyuna etki etmek, reyini manipüle etmek bana düşmez. Ne var ki AKP bu konuda oldukça başarılı.
Bana da soranlar oluyor; oyun nasıl hala HDP'ye oluyor diye. Jodorowsky bir ara "vatanım; ayakkabılarımdır" demiş. Kötü mü demiş? İkbal de haccın müslümanlarda vatan mefhumunu yakacağını söylemişti ama, pek buralı olmamış gibi görünüyor müslümanlar. Duruşumun çok net bir izahı var; bir yerde, bir azınlık, örgütlü bir arzusunu dile getirdiğinde; özellikle, çoğunluğa mensup bir bireysem, bu azınlık talebini desteklemeyi zaruret olarak görüyorum. Elimde değil, zaruret. Kürdistan halkları bir Kürdistan ülkesi istiyorlarsa; bana da desteklemek düşer. Ne diyeyim; "hepiniz yanlışsınız, doğru benim" mi diyeyim?
Buradan "hepiniz orospu çocuğusunuz" desem annem alınıyor. Zira bu yazdığımı anneme aktaran orospu çocuğu akrabalarım var. Yine de; "hepiniz orospu çocuğusunuz". İstisnası değilim.
Orospu çocuğu demişken; orospu çocukluğundan seksistlik devşirerek bir hassasiyet üretiyorsanız kendinize dikkat edin derim ben; orospu çocukluğu seksüel bir tercihe/yönelime/olmaklığa referans vermeyen bir küfürdür. Buna rağmen öyle olduğunu düşünüyorsanız sıkıntının büyüğünün kendinizde olduğunu anlamanız gerekir. Bunun yanı sıra orospu çocuğundan küfür devşirmeyi tabii ki tartışabiliriz. Birilerinin orospuluğundan, birilerinin orospuluğuna herhangi bir katkısı olmayanı suçlu bulmak acınası bir durum olsa gerek. İnsanın ebeveyenlerinin orospuluğu insanı niye ilgilendirsin ki? Orospuluğun suç olup olmadığını ayrıca, ayrı bir zamanda tartışalım.
22 Ağustos 2015 Cumartesi
Hermann Hesse'nin Knulp'undan Göçebelere Dair Bir Fragman
Kimsenin ağzına bakmadan, yalnızca hava ve mevsim koşullarına bağımlı, önlerinde bir hedef, başları üstünde bir dam olmaksızın, her türlü servete sırt çevirmiş ve tüm rastlantılara kapıları açık, çocuksuluk ve gözüpeklik taşıyan yoksul ve güçlü yaşamlarını sürdüren yersiz yurtsuzlar, cennetten kovulmuş Âdem'in oğullarıdır, kimseye zararı dokunmayan hayvanlarla kardeşlerdir. Her saat başı Tanrının kendilerine sunduğu şeyleri; güneşi, yağmuru, sisi, karı, sıcağı ve soğuğu, rahatı ve sıkıntıyı onun elinden şükranla alıp kabullenirler. Onlar için ne zaman, ne tarih, ne hırs söz konusudur, ne de başlarını sokacak bir eve sahip olanların öylesine inanıp taptıkları gelişim ve "ilerleme" denen putu tanırlar. Yersiz yurtsuz göçebe biri kaba ya da ince, maharet sahibi ya da beceriksiz, yürekli ya da ürkek biri olabilir, ama her zaman bir çocuk kalbi taşır sinesinde, her zaman dünyanın yaratıldığı ilk günde, her türlü tarihin öncesinde yaşar, her zaman yalın bir nitelik taşıyan az sayıda içgüdünün kılavuzluğunda sürdürür yaşamını. Hayatın tümüyle ne çok kırılgan ve geçici olduğuna, ve tüm canlıların kendilerindeki o birazcık sıcak kanı dünyanın buzsu mekânları içinden nasıl bir sefalet ve korkuyla taşıyıp götürdüklerine varlığının derinliklerinde aşinadır. Ya da göçebe biri sadece çocuksu ve açgözlü bir davranışla zavallı midesinin buyruklarını yerine getirir. Her iki durumda da, ondan nefret eden, onu horlayan ve ondan korkan mal mülk sahiplerinin ve yerleşik düzende yaşayanların karşısında yer alır, onların azılı düşmanıdır; çünkü söz konusu kişiler tüm varoluşun geçiciliğinin, tüm yaşamın sürekli sararıp soluşunun, çevremizdeki tüm evreni dolduran o buzsu soğukluğuyla amansız ölümün kendilerine anımsatılmasını istemezler.
Hermann Hesse, Knulp, Çev: Kamuran Şipal, YKY, 7.baskı: İstanbul, Mayıs 2014, s.93-94
Hermann Hesse, Knulp, Çev: Kamuran Şipal, YKY, 7.baskı: İstanbul, Mayıs 2014, s.93-94
12 Haziran 2015 Cuma
Pablo Neruda'dan İki Şiir (Ayağın Masalı/Kötü Eğitimime Dair)
Ayağın Masalı
Çocuğun ayağı daha bilmiyor ayak olduğunu
bir kelebek olmak istiyor, bir elma.
Ama zamanla, taşlar, cam kırıkları,
sokaklar, merdivenler,
sert toprak yollar
öğretirler durmadan, uçamayacağını ayağa,
dalda yuvarlak bir meyva olamayacağını.
O zaman, yenilir
çocuğun ayağı, düşer
savaşta,
bir mahpustur artık
bir ayakkabıda yaşamaya mahkum.
Tıpış tıpış karanlıkta
öğrenir dünyayı kendi yolunda,
bilmeden öbür ayağı, kapanmış,
keşfederek yaşamı kör bir adam gibi,
Kuvarstan o yumuşak
tırnaklar, o hevenk,
sertleşir, donuk maddeler
olurlar, boynuz kadar katı,
ve minicik taçyaprakları çocuğun,
yassılıp biçimsizleşir,
gözsüz sürüngenlere benzerler,
üçgen başlarına solucanların.
Nasır bağlarlar sonra,
ve örtülürler
minik yanardağlarıyla ölümün,
kabullenmesi zor sertlikler.
Ama yürür o kör şey
ertelemeden, durmadan
saatlerce,
ayak ayak,
bir erkeğin,
derken bir kadının,
bir aşağı,
bir yukarı,
kırlar, madenler boyunca
çarşılar, bakanlıklar,
geriye,
dışarıya, içeriye,
ileriye,
çalışır ayak kunduranın içinde,
çok az vakti olur
aşkta ya da uykuda çıplak kalmaya,
yürür, yürürler,
adam durmak isteyinceye kadar.
Derken iner
yerin altına, bilinçsiz,
çünkü her şey, her şey karanlıktır orda,
hiç bilmez artık ayak olmadığını,
gömdüklerini onu uçabilsin diye
olsun diye
bir elma.
bir kelebek olmak istiyor, bir elma.
Ama zamanla, taşlar, cam kırıkları,
sokaklar, merdivenler,
sert toprak yollar
öğretirler durmadan, uçamayacağını ayağa,
dalda yuvarlak bir meyva olamayacağını.
O zaman, yenilir
çocuğun ayağı, düşer
savaşta,
bir mahpustur artık
bir ayakkabıda yaşamaya mahkum.
Tıpış tıpış karanlıkta
öğrenir dünyayı kendi yolunda,
bilmeden öbür ayağı, kapanmış,
keşfederek yaşamı kör bir adam gibi,
Kuvarstan o yumuşak
tırnaklar, o hevenk,
sertleşir, donuk maddeler
olurlar, boynuz kadar katı,
ve minicik taçyaprakları çocuğun,
yassılıp biçimsizleşir,
gözsüz sürüngenlere benzerler,
üçgen başlarına solucanların.
Nasır bağlarlar sonra,
ve örtülürler
minik yanardağlarıyla ölümün,
kabullenmesi zor sertlikler.
Ama yürür o kör şey
ertelemeden, durmadan
saatlerce,
ayak ayak,
bir erkeğin,
derken bir kadının,
bir aşağı,
bir yukarı,
kırlar, madenler boyunca
çarşılar, bakanlıklar,
geriye,
dışarıya, içeriye,
ileriye,
çalışır ayak kunduranın içinde,
çok az vakti olur
aşkta ya da uykuda çıplak kalmaya,
yürür, yürürler,
adam durmak isteyinceye kadar.
Derken iner
yerin altına, bilinçsiz,
çünkü her şey, her şey karanlıktır orda,
hiç bilmez artık ayak olmadığını,
gömdüklerini onu uçabilsin diye
olsun diye
bir elma.
s.61-62
Kötü Eğitimime Dair
Hangisi ki hangisi, hangisi nasıl?kim biliyor ne yaptığını?
Nasıl doğal balıklar!
Hiç yersiz davranmıyorlar.
Konuk gibiler denizde,
her zaman kusursuz giyiniyorlar,
bir tek pulları bile eksik değil,
su takmış madalyalarını.
Ama ben her gün
yalnız ayaklarımı değil,
dirseklerimi de koyuyorum tabağa, böbreklerimi de,
lirimi, ruhumu, çiftemi.
Bilmiyorum ne yapacağımı ellerimle,
düşündüm onlarsız görünmeyi,
peki nereye koyayim yüzüğümü?
Ne ürkünç bir belirsizlik!
Ve sonunda, kimseyi tanımıyorum.
Hatırlamıyorum adları.
-Bana yabancı gelmiyorsunuz.
-Siz kaçakçı değil misiniz?
-Ya siz, bayan, siz değil misiniz
damlarda başıboş
yürüyüp duran
alkolik şairin sevgilisi?
-Uçtu o, çünkü kanatları vardı.
-Siz devam edin dünyevî olmaya.
-Vermek isterdim ona
Yerli bir dul gibi büyük bir mangal,
şimdi yakamaz mıydık onu
soluğunu keserdi insanın.
Bir başka zaman, bir elçilikte,
sarışın bir kıza tutulmuştum,
orada soyunmuyordu,
ben de kabalık ediyordum ona:
çılgın mısın, yabanıl heykelim benim,
nasıl kımıldarsın giysilerinle?
Sertçe yasakladılar bana
her türlü toplantıyı
kazara yaklaşacak olsam
kapatırlardı pencerelerle kapıları.
Ben de çingenelere takıldım
büyücülere,
gemisiz gemicilere,
balıksız balıkçılara,
ama hepsinin kuralları vardı,
sert protokolları,
ve ağlanası eğitimim
sürükledi beni kötü bir sona.
Ne gidiyorum artık, ne geliyorum,
ne giyiniğim, ne çıplak,
kuyuya düşürdüm çatalları,
kaşıklarla bıçakları.
Yalnız kendime gülümsüyorum,
boşboğaz sorular sormadan,
ne zaman gelseler beni götürmeye
ziyafetlere büyük debdebeyle,
giysilerimi gönderiyorum, kunduralarımı,
gömleğimle şapkamı
ama bunlar da memnun etmiyor onları
kostümüm unutmuş kravatını.
Ben de kurtulmak için kuşkulardan
karar verdim onurlu bir yaşama,
olanca etkin bir tembellikle,
temizledim niyetlerimi,
yalnız çıktım akşam yemeğine,
ve ayrıldım, sessizliğimi koruyarak.
Gün oldu, dansa kaldırdım kendimi,
fazla heyecan duymadan,
yalnız yattım, istemeden
odamı şaşırmayayım diye.
Elveda, çünkü buraya geliyorum.
Günaydın, acele gidiyorum.
Şimdi biliyorlar, görmek istediklerinde:
beni olmadığım yerde aramalılar,
sesleri varsa, fazla zamanları,
portremle konuşabilirler.
s. 72-73-74
(Pablo Neruda, Kuruntular Kitabı, çev:Erdal Alova, Aralık-1999, İmge Kitabevi, özg:Estravagario)
2 Nisan 2015 Perşembe
Lyotard'ın Adil Olana-Olmayana ve Rehin Alma Eylemlerine Dair Düşünceleri
Ne zamandır DHKC militanlarının rehin alma eylemiyle ilgili bir şeyler karalayayim diyor, ancak sosyalist/komünist arkadaşların "analizcilere" olan öfkesinden çekinip vazgeçiyordum. Şimdilerde aklıma Lyotard'ın konuya dair çokça katıldığım küçük notları geldi ve bu notlar sayesinde söyleyeceklerimi Lyotard'a söyletip, mevzubahis öfkeyi de Lyotard'a havale edebileceğim ihtimali ortaya çıkmış göründü. Bu ihtimalden devam edelim;
"JFL: Mutlak adaletsizlik, mecburiyet pragmatiğinin, yani adalet Oyununu oynamaya devam etme imkânının dışlanmış olmasıdır. İşte adaletsiz olan budur, adil olanın tersi değil, adil olan ve olmayan sorusunun sorulmasını ve sorulu kalmasını yasaklayan şey. Öyleyse elbette her tür Terör, yok etme, katliam, vs. veya bunların oluşturduğu tehdit, tanım gereği adaletsizdir. Katledilen insanlar, adil olan ve olmayan oyununu oynamaya devam edemeyecektir. Ama dahası, oynama imkânının, bir mecburiyet pragmatiğini yeniden oynama imkânının, hali hazırdaki pragmatiğin taraflarından birinin elinden alındığı, elinden alınmış olduğu her tür karar, bu etkiye sahip her tür karar, zorunlu olarak adaletsiz bir karardır. Ayrıca bu etkiyi, bu etkileri düşünmek gerek...
JLT: Bana öyle geliyor ki bu pragmatik analiz, belirli bir "terörizm" tipine doğru genişletilebilir.
JFL: "Terörizm" dediğimiz şey, aslında iki çeşit işlemin üzerini örten bir şeydir. Temelde savaş oyununa ait olan bir şiddet türü vardır: bir rakiple karşı karşıyayım, bir delik açıyorum, hücum ediyorum ve güçlerinin bir kısmını yok ediyorum. Bu konuda tekrar ne denebilir, bilmiyorum. Rote Armee Fraktion [Kızıl Ordu Fraksiyonu] grubu hücum edip, Heidelberg'deki Amerikan bilgisayarını yok ettiğinde, bu savaştır, grup kendini savaşta hisseder, savaşır ve gerçekten de rakip güçlerin bir kısmını yok eder. Peki, ikili savaş denen belirli bir oyuna aittir bu. Ama aynı grup, Schleyer'i kaçırıp, üçüncü bir kişiye Schleyer'in ölümü üzerinden şantaj yaptığında bu, bir öncekiyle hiç ilgisi olmayan başka bir şiddettir; bence yalnızca bu "terörizm" adını hak eder ve Devlet tarafından kullanıldığında da, doğası aynıdır. Ve bu durumda, az önce söylemiş olduğum duruma düşmüş olur, adalet oyununu dışlar. Adalet oyununu dışlar çünkü söz konusu Schleyer, tabii ki burada bir araçtır. Ölümle tehdit edilmiştir ama bu tehdit aslında kendisine değil, üçüncü bir kişiye yöneliktir. Aynı Schleyer, elbette bir suikastta öldürülme riski de taşıyordu: bu kesinlikle aynı değil. O zaman rakip olarak kabul edilmiş olur; kaldı ki Schleyer de gerçekten kendini savaşta hisseder, etrafı silahlı korumalarla çevrilidir. Rakip olarak kabul edilir ve öyle yok edilir. İlla bunun taraftarı değilim ama diyorum ki bu savaştır. Rehin alma ise başka bir şeydir, başka bir ölümdür, argüman görevi gören bir ölüm tehdididir. Pedagojik bir politikadır bu, ('Schleyer'in işbirlikçi olduğunun ve devletin yürüttüğü polis terörünün bilincine varmanızı sağlayacağız'), pedagojik gibi görünür ama aslında olamaz. Bu politikada gerçekten hedeflenen, üçüncü kişiyi pes ettirmektir. Ve üçüncü kişi, devlet değildir sadece, onu tehdit eden pedagoglara dönüşmüşüzdür oysa, ve o aynı zamanda kamuoyudur. Kamuoyu üzerinde korkuyla baskı kurarak , onu devlete baskı yapmaya zorlarız.
Aynı şiddet grubu, Buback veya Ponto gibi birine doğrudan saldırdığında, oyun ikili oynanır, iki grup arasındaki, iki bütünlük arasındaki, bir tarafta politik-ekonomik yöneticilerin olduğu diğer tarafta 'onların adaletsiz olduğunu' ve adil olmaları sağlanamadığına göre, onları yok etmek gerektiğini düşünen bir grubun olduğu bir savaştır bu. Korkunç olan bunun kendisi değildir, çünkü olayı böyle alırsak tarihte, Yahudiler de dahil olmak üzere, bunun binlerce örneğini buluruz. Bunlar savaş halleridir. Birbirlerinin alanına giren ve aslında birbiriyle bağdaşmayan iki buyruk sistemiyle karşı karşıyayız. Bu, savaşı getirir."
JFL: Jean-François Lyotard
JLT: Jean-Loup Thebaud
(J.-F. Lyotard, J.-L. Thebaud, Hakkıyla, Çev: Emine Sarıkartal, İthaki Yayınları, Mart 2014-İstanbul, Özg: Au Juste, s.132-133-134)
"JFL: Mutlak adaletsizlik, mecburiyet pragmatiğinin, yani adalet Oyununu oynamaya devam etme imkânının dışlanmış olmasıdır. İşte adaletsiz olan budur, adil olanın tersi değil, adil olan ve olmayan sorusunun sorulmasını ve sorulu kalmasını yasaklayan şey. Öyleyse elbette her tür Terör, yok etme, katliam, vs. veya bunların oluşturduğu tehdit, tanım gereği adaletsizdir. Katledilen insanlar, adil olan ve olmayan oyununu oynamaya devam edemeyecektir. Ama dahası, oynama imkânının, bir mecburiyet pragmatiğini yeniden oynama imkânının, hali hazırdaki pragmatiğin taraflarından birinin elinden alındığı, elinden alınmış olduğu her tür karar, bu etkiye sahip her tür karar, zorunlu olarak adaletsiz bir karardır. Ayrıca bu etkiyi, bu etkileri düşünmek gerek...
JLT: Bana öyle geliyor ki bu pragmatik analiz, belirli bir "terörizm" tipine doğru genişletilebilir.
JFL: "Terörizm" dediğimiz şey, aslında iki çeşit işlemin üzerini örten bir şeydir. Temelde savaş oyununa ait olan bir şiddet türü vardır: bir rakiple karşı karşıyayım, bir delik açıyorum, hücum ediyorum ve güçlerinin bir kısmını yok ediyorum. Bu konuda tekrar ne denebilir, bilmiyorum. Rote Armee Fraktion [Kızıl Ordu Fraksiyonu] grubu hücum edip, Heidelberg'deki Amerikan bilgisayarını yok ettiğinde, bu savaştır, grup kendini savaşta hisseder, savaşır ve gerçekten de rakip güçlerin bir kısmını yok eder. Peki, ikili savaş denen belirli bir oyuna aittir bu. Ama aynı grup, Schleyer'i kaçırıp, üçüncü bir kişiye Schleyer'in ölümü üzerinden şantaj yaptığında bu, bir öncekiyle hiç ilgisi olmayan başka bir şiddettir; bence yalnızca bu "terörizm" adını hak eder ve Devlet tarafından kullanıldığında da, doğası aynıdır. Ve bu durumda, az önce söylemiş olduğum duruma düşmüş olur, adalet oyununu dışlar. Adalet oyununu dışlar çünkü söz konusu Schleyer, tabii ki burada bir araçtır. Ölümle tehdit edilmiştir ama bu tehdit aslında kendisine değil, üçüncü bir kişiye yöneliktir. Aynı Schleyer, elbette bir suikastta öldürülme riski de taşıyordu: bu kesinlikle aynı değil. O zaman rakip olarak kabul edilmiş olur; kaldı ki Schleyer de gerçekten kendini savaşta hisseder, etrafı silahlı korumalarla çevrilidir. Rakip olarak kabul edilir ve öyle yok edilir. İlla bunun taraftarı değilim ama diyorum ki bu savaştır. Rehin alma ise başka bir şeydir, başka bir ölümdür, argüman görevi gören bir ölüm tehdididir. Pedagojik bir politikadır bu, ('Schleyer'in işbirlikçi olduğunun ve devletin yürüttüğü polis terörünün bilincine varmanızı sağlayacağız'), pedagojik gibi görünür ama aslında olamaz. Bu politikada gerçekten hedeflenen, üçüncü kişiyi pes ettirmektir. Ve üçüncü kişi, devlet değildir sadece, onu tehdit eden pedagoglara dönüşmüşüzdür oysa, ve o aynı zamanda kamuoyudur. Kamuoyu üzerinde korkuyla baskı kurarak , onu devlete baskı yapmaya zorlarız.
Aynı şiddet grubu, Buback veya Ponto gibi birine doğrudan saldırdığında, oyun ikili oynanır, iki grup arasındaki, iki bütünlük arasındaki, bir tarafta politik-ekonomik yöneticilerin olduğu diğer tarafta 'onların adaletsiz olduğunu' ve adil olmaları sağlanamadığına göre, onları yok etmek gerektiğini düşünen bir grubun olduğu bir savaştır bu. Korkunç olan bunun kendisi değildir, çünkü olayı böyle alırsak tarihte, Yahudiler de dahil olmak üzere, bunun binlerce örneğini buluruz. Bunlar savaş halleridir. Birbirlerinin alanına giren ve aslında birbiriyle bağdaşmayan iki buyruk sistemiyle karşı karşıyayız. Bu, savaşı getirir."
JFL: Jean-François Lyotard
JLT: Jean-Loup Thebaud
(J.-F. Lyotard, J.-L. Thebaud, Hakkıyla, Çev: Emine Sarıkartal, İthaki Yayınları, Mart 2014-İstanbul, Özg: Au Juste, s.132-133-134)
Etiketler:
adalet oyunu,
dhkc,
Lyotard,
rehin alma,
savcı
21 Şubat 2015 Cumartesi
Lem'in Solaris'inde Yetkin Olmayan Tanrıya Dair Konuşma
..."Söyle bana, Tanrı'ya inanır mısın?"
Snow kaygı dolu bir bakış çevirdi bana:
"Yo, o kadar basit değil. Yer'deki dinin geleneksel Tanrı'sını amaçlamıyorum ben. Dinler tarihinde uzman değilim, belki düşündüğüm yeni de değil ama - duyduğun oldu mu insanların hiç...yetkin olmayan bir tanrıya inandıklarını?"
"Yetkin olmayanla neyi kastediyorsun?" diye kaşlarını çattı. "Bir bakıma eski dinlerin tanrılarının hiçbiri tam yetkin değildi, çünkü özniteliklerinin tümü insan özelliklerinin ululaştırılmış biçimiydi. Tevrat'ın Tanrısı, insanlardan alçalırcasına bir boyun eğiş ister, takdimler beklerdi örneğin ve başka tanrıları da kıskanırdı. Yunan tanrıları da küskünlük nöbetleri geçirir, aile kavgalarına tutuşurlardı, hiçbiri insanlardan daha yetkin değildi..."
"Yo," diye sözünü kestim. "Yetkin olmayışı onu yaratan insanların doğru sözlülüğünden gelen bir tanrıdan söz etmiyorum, yetkin olmayışı özsel niteliği olan bir tanrıdan söz ediyorum: Tüm bilirliğinde ve gücünde sınırlı, yanılabilir, edimlerinin sonucunu önceden göremeyen, dehşet uyandıran şeyler yaratan bir tanrı... Hasta bir tanrı, tutkuları güçlerini aşan ve bunu da hemen sezemeyen bir tanrı. Saatleri yaratan, ama saatlerin ölçtüğü zamanı yaratamayan bir tanrı. O tanrı ki özel amaçlara yarayan dizgeleri, düzenekleri yaratmış, ama bu araçlar artık amaçlarını aşmış, amaçlarına ihanet etmiş. O tanrı ki ilksizliği sonsuzluğu yaratmış, onunla kendi gücünü ölçmeyi ummuş, ama ilksizlik sonsuzluk şimdi onun sonu gelmez bozgununun ölçüsü olmuş."
Snow duraksadı, ama davranışında son haftaların o hep tetikte duran sakınganlığı yoktu artık:
"Mani dini vardı..."
"İyi ve kötü ilkesiyle de ilgisi yok," diye kestim hemen. "Sözünü ettiğim tanrının maddenin dışında bir varoluşu yok. Kendini maddeden kurtarmak istiyor ama boşuna..."
Snow bir süre düşündü:
"Senin betimlemene uygun bir din bilmiyorum. Böyle bir din hiç...gerekmemiştir herhalde. Doğru anlıyorsam eğer, ki korkarım anlıyorum, evrimleşen bir tanrı senin düşündüğün, zamanın akışı içinde gelişen, büyüyen, gücü durmadan artan, ama yine de güçsüzlüğünün ayrımında olan bir tanrı. Senin tanrın için tanrılık, bir ereksizlik durumu gerçekte. Bunun için de karamsarlığa gömülüyor. Ama o karamsar tanrı sizin şu insanoğlunuz değil mi, Kelvin? İnsandan söz ediyorsun sen, bir yanıltmaca bu, üstelik yalnız felsefi bakımdan değil gizemci açıdan da bir yanıltmaca."
Sözü ben aldım:
"Yo, insanla da ilgisi yok. Yaptığım geçici tanımla insan bazı bakımlardan çakışıyor ama tanımın pek çok açık noktası olmasından bu. Görünenin tersine insan yaratmaz tanrıları. Dönem ya da çağ dayatır tanrıları insanlara. İnsan çağına ister kulluk etsin ister başkaldırsın, katkısının da başkaldırısının da ereği ona dışardan verilir. Yalnız tek bir insan var olsaydı, eksiksiz bir özgürlük içinde kendi ereklerini kendi başına yaratma deneyine girişebilirdi sanırsın ama, bu da yalnızca görüntü, çünkü başka insanlar arasında yetişmemiş biri de insan olamaz. Benim sözünü ettiğim varlıksa ancak tekil var olabilir, anlıyor musun?"
"Oo, öyleyse..." Pencereyi gösterdi.
"Yo, okyanus da değil. Gelişmesinin belki bir yerinde tanrılık durumuna yaklaşmış olabilir, ama o da hemen kendine dönmüş olmalı. Daha çok köşesine çekilmişin biri o, kozmosun münzevisi, ama tanrı değil. Kendini yineliyor, Snow, benim düşündüğüm varlıksa asla yapmaz bunu. Belki de şimdiden doğmuştur bir yerlerde, samanyolunun bir köşesinde, ve yakında da çocukça bir hevesle bir yıldızı söndürüp ötekini yakmaya başlayacaktır. Ve birazdan göreceğizdir ki..."
"Şimdiden görüyoruz," dedi Snow alaylı alaylı. "İşte novalar, süpernovalar. Sana göre hepsi onun sunağında birer mum."
"Eğer söylediklerimi sözlük anlamıyla alırsan..."
"Ve Solaris de belki senin tanrısal çocuğunun beşiği," diye sürdürdü Snow, yüzündeki acı gülümseme genişliyor, gözlerinin çevresindeki çizgileri çoğaltıyordu. "Solaris karamsar Tanrı'nın ilk aşaması olabilir. Belki de akıl düzeyi olağanüstü yükselecek. Solarisçi kitaplıklarımızı dolduran her şey belki de onun diş çıkarma sancılarının bir tutanağı yalnızca..."
"...ve belki biz de bir süre bu bebeğin oyuncağı olduk. Olur a. Böylece ne yaptın biliyor musun, Snow? Solaris'e ilişkin baştan sona yeni bir varsayım geliştirmiş oldun - tebrikler! Her şey yerli yerine oturuyor birden: İletişimi başaramayışımız, karşılık alamayışımız, çeşidi...çeşitli özellikleri, diyelim, bize karşı tutumunun. Her şey küçük bir çocuğun davranışıyla açıklanabiliyor."
"Kuramın babalığı sıfatını yadsıyorum," diye homurdandı Snow. Pencerenin önünde duruyordu. Uzun süre karanlık dalgalara gözümüzü dikerek öylece durduk. Ufku bulandıran sisin arasından, batı yönünden soluk bir ipek parçası belirmişti.
Parıldayan çölden gözlerini ayırmaksızın Snow birden sordu:
"Bu yetkin olmayan tanrı düşüncesi nasıl uyandı sende?"
"Bilmiyorum. Çok olası geliyor bana. İnanabileceğimi düşünebildiğim tek tanrı bu benim, tutkusu kimsenin tutsaklığına son vermek olmayan, hiçbir şeyi kurtarmayan, hiçbir ereği yerine getirmeyen bir tanrı - yalnızca var olan bir tanrı."
"Bir öykünce," diye soludu Snow.
"O da ne? Oo, evet, farkındayım. Pek kocamış bir öykünce."
(Stanislav Lem, Solaris, Çev: Mehmet Aközer, Kavram Yayınları, Ekim-1995, s.220-1-2-3)
Snow kaygı dolu bir bakış çevirdi bana:
"Yo, o kadar basit değil. Yer'deki dinin geleneksel Tanrı'sını amaçlamıyorum ben. Dinler tarihinde uzman değilim, belki düşündüğüm yeni de değil ama - duyduğun oldu mu insanların hiç...yetkin olmayan bir tanrıya inandıklarını?"
"Yetkin olmayanla neyi kastediyorsun?" diye kaşlarını çattı. "Bir bakıma eski dinlerin tanrılarının hiçbiri tam yetkin değildi, çünkü özniteliklerinin tümü insan özelliklerinin ululaştırılmış biçimiydi. Tevrat'ın Tanrısı, insanlardan alçalırcasına bir boyun eğiş ister, takdimler beklerdi örneğin ve başka tanrıları da kıskanırdı. Yunan tanrıları da küskünlük nöbetleri geçirir, aile kavgalarına tutuşurlardı, hiçbiri insanlardan daha yetkin değildi..."
"Yo," diye sözünü kestim. "Yetkin olmayışı onu yaratan insanların doğru sözlülüğünden gelen bir tanrıdan söz etmiyorum, yetkin olmayışı özsel niteliği olan bir tanrıdan söz ediyorum: Tüm bilirliğinde ve gücünde sınırlı, yanılabilir, edimlerinin sonucunu önceden göremeyen, dehşet uyandıran şeyler yaratan bir tanrı... Hasta bir tanrı, tutkuları güçlerini aşan ve bunu da hemen sezemeyen bir tanrı. Saatleri yaratan, ama saatlerin ölçtüğü zamanı yaratamayan bir tanrı. O tanrı ki özel amaçlara yarayan dizgeleri, düzenekleri yaratmış, ama bu araçlar artık amaçlarını aşmış, amaçlarına ihanet etmiş. O tanrı ki ilksizliği sonsuzluğu yaratmış, onunla kendi gücünü ölçmeyi ummuş, ama ilksizlik sonsuzluk şimdi onun sonu gelmez bozgununun ölçüsü olmuş."
Snow duraksadı, ama davranışında son haftaların o hep tetikte duran sakınganlığı yoktu artık:
"Mani dini vardı..."
"İyi ve kötü ilkesiyle de ilgisi yok," diye kestim hemen. "Sözünü ettiğim tanrının maddenin dışında bir varoluşu yok. Kendini maddeden kurtarmak istiyor ama boşuna..."
Snow bir süre düşündü:
"Senin betimlemene uygun bir din bilmiyorum. Böyle bir din hiç...gerekmemiştir herhalde. Doğru anlıyorsam eğer, ki korkarım anlıyorum, evrimleşen bir tanrı senin düşündüğün, zamanın akışı içinde gelişen, büyüyen, gücü durmadan artan, ama yine de güçsüzlüğünün ayrımında olan bir tanrı. Senin tanrın için tanrılık, bir ereksizlik durumu gerçekte. Bunun için de karamsarlığa gömülüyor. Ama o karamsar tanrı sizin şu insanoğlunuz değil mi, Kelvin? İnsandan söz ediyorsun sen, bir yanıltmaca bu, üstelik yalnız felsefi bakımdan değil gizemci açıdan da bir yanıltmaca."
Sözü ben aldım:
"Yo, insanla da ilgisi yok. Yaptığım geçici tanımla insan bazı bakımlardan çakışıyor ama tanımın pek çok açık noktası olmasından bu. Görünenin tersine insan yaratmaz tanrıları. Dönem ya da çağ dayatır tanrıları insanlara. İnsan çağına ister kulluk etsin ister başkaldırsın, katkısının da başkaldırısının da ereği ona dışardan verilir. Yalnız tek bir insan var olsaydı, eksiksiz bir özgürlük içinde kendi ereklerini kendi başına yaratma deneyine girişebilirdi sanırsın ama, bu da yalnızca görüntü, çünkü başka insanlar arasında yetişmemiş biri de insan olamaz. Benim sözünü ettiğim varlıksa ancak tekil var olabilir, anlıyor musun?"
"Oo, öyleyse..." Pencereyi gösterdi.
"Yo, okyanus da değil. Gelişmesinin belki bir yerinde tanrılık durumuna yaklaşmış olabilir, ama o da hemen kendine dönmüş olmalı. Daha çok köşesine çekilmişin biri o, kozmosun münzevisi, ama tanrı değil. Kendini yineliyor, Snow, benim düşündüğüm varlıksa asla yapmaz bunu. Belki de şimdiden doğmuştur bir yerlerde, samanyolunun bir köşesinde, ve yakında da çocukça bir hevesle bir yıldızı söndürüp ötekini yakmaya başlayacaktır. Ve birazdan göreceğizdir ki..."
"Şimdiden görüyoruz," dedi Snow alaylı alaylı. "İşte novalar, süpernovalar. Sana göre hepsi onun sunağında birer mum."
"Eğer söylediklerimi sözlük anlamıyla alırsan..."
"Ve Solaris de belki senin tanrısal çocuğunun beşiği," diye sürdürdü Snow, yüzündeki acı gülümseme genişliyor, gözlerinin çevresindeki çizgileri çoğaltıyordu. "Solaris karamsar Tanrı'nın ilk aşaması olabilir. Belki de akıl düzeyi olağanüstü yükselecek. Solarisçi kitaplıklarımızı dolduran her şey belki de onun diş çıkarma sancılarının bir tutanağı yalnızca..."
"...ve belki biz de bir süre bu bebeğin oyuncağı olduk. Olur a. Böylece ne yaptın biliyor musun, Snow? Solaris'e ilişkin baştan sona yeni bir varsayım geliştirmiş oldun - tebrikler! Her şey yerli yerine oturuyor birden: İletişimi başaramayışımız, karşılık alamayışımız, çeşidi...çeşitli özellikleri, diyelim, bize karşı tutumunun. Her şey küçük bir çocuğun davranışıyla açıklanabiliyor."
"Kuramın babalığı sıfatını yadsıyorum," diye homurdandı Snow. Pencerenin önünde duruyordu. Uzun süre karanlık dalgalara gözümüzü dikerek öylece durduk. Ufku bulandıran sisin arasından, batı yönünden soluk bir ipek parçası belirmişti.
Parıldayan çölden gözlerini ayırmaksızın Snow birden sordu:
"Bu yetkin olmayan tanrı düşüncesi nasıl uyandı sende?"
"Bilmiyorum. Çok olası geliyor bana. İnanabileceğimi düşünebildiğim tek tanrı bu benim, tutkusu kimsenin tutsaklığına son vermek olmayan, hiçbir şeyi kurtarmayan, hiçbir ereği yerine getirmeyen bir tanrı - yalnızca var olan bir tanrı."
"Bir öykünce," diye soludu Snow.
"O da ne? Oo, evet, farkındayım. Pek kocamış bir öykünce."
(Stanislav Lem, Solaris, Çev: Mehmet Aközer, Kavram Yayınları, Ekim-1995, s.220-1-2-3)
18 Kasım 2014 Salı
DVD Filmlerimin Önemli Bir Kısmını ve Mesnevimi "Satıyorum"-Tezgâh Bu Başlığın Altında
Filmin Adı Yönetmenin Adı Fiyat IMDB Link/Puan
2- 21 Grams Alejandro Gonzalez Inarritu 5 IMDB-7.7
3- Adaptation. Spike Jonze 7 IMDB-7.7
4- All Quiet on the Western Front Lewis Milestone 10 IMDB-8.1
5- American History X Tony Kaye 8 IMDB-8.6
6- August Rush Kirsten Sheridan 7 IMDB-7.6
7- Bal-Can-Can Darko Mitrevski 4 IMDB-7.7
8- Barton Fink Coen Brothers 6 IMDB-7.7
9- Başka Semtin Çocukları Aydın Bulut 5 IMDB-6.7
10- Beat the Drum David Hickson 15 IMDB-7.3
11- Before Night Falls Julian Schnabel 5 IMDB-7.3
12- Bikur Ha-Tizmoret Eran Kolirin 5 IMDB-7.6
13- Bin-Jip Kim Ki-Duk 4 IMDB-8.1
14- Bluff Felipe Martinez 3 IMDB-7
15- Burn After Reading Coen Brothers 4 IMDB-7
16- Charlie Wilson's War Mike Nichols 4 IMDB-7.1
17- Children of Men Alfonso Cuaron 4 IMDB-7.9
18- Code 46 Michael Winterbottom 5 IMDB-6.3
19- Confessions of a Dangerous Mind George Clooney 4 IMDB-7.1
20- Crank 1-2 M.Neveldine-B.Taylor 10 IMDB-7-6.2
21- Das Leben der Anderen F. H. von Donnersmarck 8 IMDB-8.5
22- Death Race Paul W. S. Anderson 5 IMDB-6.4
23- Der Baader Meinhof Komplex Uli Edel 8 IMDB-7.4
24- Dirty Dancing Emile Ardolino 4 IMDB-6.8
25- Duvar Yılmaz Güney 40 IMDB-8.1
26- Frost/Nixon Ron Howard 7 IMDB-7.7
27- Fuk Sau Johnnie To 8 IMDB-6.6
28- Good Bye Lenin! Wolfgang Becker 5 IMDB-7.8
29- Hudutların Kanunu Lütfi Ö. Akad 20 IMDB-7.1
30- It's a Free World Ken Loach 4 IMDB-7
31- John Q Nick Cassavetes 4 IMDB-7
32- Ju Dou Y. Zhang-F.Yang 8 IMDB-7.8
33- Kabadayı Ömer Vargı 9 IMDB-7.9
34- K-PAX Iain Softley 7 IMDB-7.4
35- La Finestra di fronte Ferzan Özpetek 4 IMDB-7.4
36- La Tigre e la neve Roberto Benigni 3 IMDB-7.2
37- Le Fate ignoranti Ferzan Özpetek 5 IMDB-7.4
38- Le scaphandre et le papillon Julian Schnabel 8 IMDB-8.1
39- Lucia y el sexo Julio Medem 4 IMDB-7.3
40- Man of the Year Barry Levinson 4 IMDB-6.2
41- Meet Joe Black Martin Brest 4 IMDB-7.1
42- Mr. Brooks Bruce A. Evans 4 IMDB-7.4
43- Paranoid Park Gus Van Sant 4 IMDB-6.7
44- Reservoir Dogs Quentin Tarantino 4 IMDB-8.4
45- Revolver Guy Ritchie 4 IMDB-6.5
46- Scent of a Woman Martin Brest 7 IMDB-8
47- Se7en David Fincher 6 IMDB-8.7
48- Sicko Michael Moore 8 IMDB-8.1
49- Sleuth Kenneth Branagh 3 IMDB-6.5
50- Sonbahar Özcan Alper 15 IMDB-7.9
51- Subway Luc Besson 8 IMDB-6.5
52- Sweet Sixteen Ken Loach 6 IMDB-7.5
53- Sukkar Banat Nadine Labaki 5 IMDB-7.2
54- Sürü Zeki Ökten 7 IMDB-8.3
55- The Children Of Huang Shi Roger Spottiswoode 5 IMDB-7.1
56- The Hawk is Dying Julian Goldberger 6 IMDB-6
57- The Killing Fields Roland Joffe 8 IMDB-7.9
58- The Limits of Control Jim Jarmusch 6 IMDB-6.3
59- The Punisher Jonathan Hensleigh 5 IMDB-6.5
60- The Skeleton Key Iain Softley 7 IMDB-6.5
61- The Straight Story David Lynch 11 IMDB-8
62- Todo sobre mi madre Pedro Almodovar 8 IMDB-7.9
63- Twelve Monkeys Terry Gilliam 7 IMDB-8.1
64- Umut Yılmaz Güney 5 IMDB-8.1
65- Unleashed Louis Leterrier 7 IMDB-7
66- Vals Im Bashir Ari Folman 4 IMDB-8
67- Vera Drake Mike Leigh 13 IMDB-7.7
68- Wag the Dog Barry Levinson 12 IMDB-7.1
69- Wristcutters: A Love Story Goran Dukic 4 IMDB-7.4
70- Yol Yılmaz Güney 60 IMDB-8.2
71- Yumurta Semih Kaplanoğlu 5 IMDB-6.6
72- Zavet Emir Kusturica 5 IMDB-7
İletişim için: caninanirr@gmail.com
DVD Kondisyonu ve Satışına İlişkin Notlar;
1- Tüm DVD'ler orjinaldir.
2- 5 numaralı filmin kutusunda, kutunun açılıp-kapanmasına engel olmayan büyükçe bir kırık vardır. 17 numaralı filmin DVD kutusunun üst tarafında, kutunun açılıp-kapanmasına engel olmayan bir kırık mevcuttur. 30 numaralı filmin kutusunun üst klipsinde kapanma sorunu vardır, alt klips düzgün çalışmaktadır, kırık yoktur. 39 numaralı filmin kutusunun alt tarafında küçük bir kırık vardır, kutunun açılıp-kapanmasına etkisi yoktur.
3- 17-21-24-36 numaralı filmlerin DVD'leri Hürriyet Film Kulübü aracılığıyla alınmış olup, görüntü ve ses kalitelerinde diğer DVD versiyonlarına oranla eksiklik olabilir. Ancak DVD'ler orjinaldir.
4- Yukarıda bahsi geçen 5-17-30-39 numaralı filmlerin kutuları, istenmesi halinde, tarafımca değiştirilebilir. Ancak bandroller kutuların üzerinde bulunduğundan, filmin DVD'si için verilmiş bandrolün üzerindeki tarihler, başka bir filmin "orjinal" DVD kutusunun üzerinde bulunan bandrolün üzerindeki tarihlerle uyuşmazlık gösterebilir.
5- DVD'lerin büyük bir çoğunluğunu koleksiyon amacıyla almış olduğumdan, DVD'ler, hiç-bir DVD-Player yüzü görmemiş, dolayısıyla herhangi bir çizik-örselenme vb. gibi fiziksel darbelenmelere maruz kalmamıştır. (DVD'lerin %90 civarında bir çokluğunun bu durumda olduğunu kabaca söyleyebilirim)
6- 8 liranın üzerindeki alımlarda alt tarafta isimlerini vereceğim 26 DVD film içerisinden istediğiniz herhangi bir DVD'yi hediye edeceğim. Her 8 lirada bir DVD hediye olarak eklenmeye devam edecek.
7- Öğrenciye, işsize, asgari ücretle çalışana, istemesi halinde, indirim uygulayacağım.
8- Burada adı geçen filmlerin orjinal DVD'lerini bir başka yerde daha ucuza bulan/gören/duyan arkadaşların durumu bana iletmesi halinde, DVD'lerin fiyatlarını direkt olarak bulunan/görülen/duyulan fiyatın aşağısına çekeceğim. Her DVD film için internette elimden geldiğince gezindim, bulduğum en düşük fiyatların da altında fiyatlar belirledim.
9- Kargo ücretlerinin ne durumda olduğunu bilmiyorum. Ancak İstanbul, Ankara ve Adana'da ikamet edenlere, benim için makul olabilecek lokasyonlarda bulunabilme ihtimalleri olması durumunda elden de filmleri teslim edebilirim.
İletişim için: caninanirr@gmail.com
Hediye DVD'ler;
Zwartboek(7.8), Zivot je cudo(7.7), We Own the Night(6.9), Trade(7.5), The Number 23(6.4), The Little Shop of Horrors(6.3), The Interpreter(6.4), The Good Shepherd(6.7), The Contract(5.7), The Bank Job(7.3), Spy Game(7), Shine(7.7), The Pianist(8.5), El labirento del fauno(8.3), Night of the Living Dead(8), My Dog Tulip(6.9), Mr.&Mrs. Smith(6.5), Mongol(7.3), Million Dollar Baby(8.1), Little Children(7.6), Jeux d'enfants(7.8), Home of the Brave(5.6), Havar(4.7), Chevolution(5.9), Bandidas(5.7), Amen.(7.3)*
*= Pek çoğunuzun tahmin edeceği gibi parantez içerisindeki sayılar filmin IMDB notunu gösteriyor.
İletişim için: caninanirr@gmail.com
Dipnot: Doğan Kitap'ın çıkartmış olduğu 6 ciltlik Mesnevi setimi de -başlıkla çok alakalı tabii- 40 liraya satacağım. Hala kutusuyla birlikte duran setin sadece ilk cildinin 6-7 yerinde kurşun kalemle satırların altı çizilmiş durumda. Bunun dışında herhangi bir akarı-kokarı yoktur; yeni gibidir. İlgilenenler elleşebilir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)